Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İİN KOŞANLARIN YERİ***
  BŞK. Numan KURTULMUŞ
 





İŞGALE VİCDANI İLE DİRENEN LEYDİ
 
 

“Rachel CORRİE; insanlık suskunken, fıtratının / vicdanının zorlamasından da kurtulmak istemeyen, gür bir sedayla bağıran Amerikalı bir kız… Öyle yürekli ki; mazlum ve onurlu Filistinlilerin evlerini yıkmak isteyen dev askeri buldozerin karşısına dikilecek kadar…

16 Mart 2003'te 23 yaşındaki Amerikalı, İnsan Hakları aktivisti Rachel Corrie, İsrail ordusunun Filistin Gazze Şeridi'nde bir doktorun evini ve ailesini yok etmesini engellemeye çalışırken, bir askeri buldozer tarafından ezilerek yaşamını yitirdi.”

 
Rachel CORIE (1979–2003)

Rachel CORIE, 1979 yılında ABD'nin Washington eyaletine bağlı Olympia kentinde doğdu ve büyüdü. Evergreen Devlet Koleji'nde eğitiminin son dönemine gelen Corrie, mezun olduktan sonra yazar ve aktris olmak istiyordu...

 

Oldukça mütevazı ve sorumluluk duygusuyla yüklü bir hayat yaşayan Rachel, Olympia Adalet ve Barış Hareketi'nin de aktif bir üyesiydi. Sadece bir aksiyon insanı değildi. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında insan hakları aktivisti ve insani yardım gönüllüsü olarak faaliyette bulundu.

 

İsrail işgaline karşı olan Rachel her ferdin yapabileceği en düşük katkının 'içten içe hissetmek' olduğunu düşündüğü bir işgal karşıtı kampanyaya katılmak kararındaydı. ABD'de iken Arapça çalışmıştı. ABD'nin Irak operasyonu başladığında İsrail'in özellikle Gazze Şeridi'nde büyük katliamlara kalkışabileceğinden endişe ediyordu ve bunu durdurmanın tek yolunun bölgeye uluslararası gözlemciler yollamak olduğunu düşünüyordu. 20 Ocak'ta Olympia'dan ayrılarak önce Batı Şeria'ya, daha sonra da Gazze Şeridi'ne geçen Rachel bahar döneminde eğitimine devam etmek üzere ülkesine geri dönmeyi planlıyordu.

 

Pasifik okyanusu kenarında ormanlarla kaplı olan Washington eyaleti, dünyada refahın en yüksek olduğu bölgelerden birisidir. Oysa Rachel'in öldürüldüğü Refah kampı daha o günlerde dünyanın en yoksul yeri ilan edilmişti!

 

Rachel, Amerika'daki rahatını bozup barış savunuculuğu yapmak, İsrail hükümetinin insafsız katliamlarına karşı kalkan olmak üzere Filistin'e gelmiş olmasa, rahat yaşamını sürdürecek, büyük bahçeli evlerde oturup, 'Amerikan tarzı hayat'tan payını alacaktı. Ama o bunu yapmak yerine, kalkıp refah kampının sefaletine ve çocukların İsrailli askerler tarafından acımasızca vurulduğuna şahit olacağını bile bile geldi.

 

Rachel Corrie'nin Filistin'de geçen 7 haftalık hayatı boyunca annesine gönderdiği e-postaları, onun duygu dünyasını analiz etme imkânı tanıyor. Bu mektuplarda korkularını, rüyalarını, hayallerini, iç çelişkilerini dile getiren Corrie 'ideal insanının' kendini adamışlığının; 'kandan, irinden deryalar geçmeye' azmetmişliğin en güzel örneklerini bırakmış geride.

 

Daha Olympia'dayken öğrenmeye başladığı Arapçasını geliştirmekte olduğunu anlatır annesine. Genelde Gazze Şeridi, özelde gönüllü olduğu Refah Şehri hakkında ayrıntılı ve tutarlı istatistikler verecek kadar konusuna hakimdir.

 

Rachel sadece o insanları tanımak değil onların hissettiklerini hissetmek noktasında da özdeşleşmek gerektiğine inanır ve o toplumun derdini dert edinmiştir. 7 Şubat günü “Gazze her gün yeniden işgal ediliyor. Ancak korkulan o ki tanklar eskiden olduğu gibi ayrılmak üzere gelmeyecekler bu defa...” diyordu.

 

16 Mart 2003'te Gazze'deki Refah mülteci kampında bir Filistinli doktorun evinin yıkılmasına engel olmaya çalışıyordu. İsrailli buldozer şoförü herkesin gözleri önünde çelikten canavarı üzerine sürdü, önce ileri, sonra geriye üzerinden geçti. Arkadaşları tarafından hastaneye ulaştırıldığında Rachel ölmüştü.

 

Mensubu bulunduğu ülkenin başkanı Bush, Rachel'in katilini istemek yerine; ordusunu Irak'ı yıkmak ve kendi katilleri olan İsrail'i Ortadoğu'nun üstün gücü haline getirmek için gönderiyordu.

 
Rachel Corrie’nin Filisitin’den Ailesine Mektupları
7 Şubat 2003
Merhaba arkadaşlarım, ailem ve diğerleri,
Filistin'e geleli yalnızca iki hafta oldu. Buna rağmen gördüklerimi anlatmakta kelime bulamıyorum.

Benim için en zoru; ABD'ye mektup yazmak için oturduğum zaman, burada olup bitenler hakkında düşünmek… Buradaki çocuklar, evlerinin duvarlarındaki tank mermisi delikleri ve bir işgal kuvvetinin onları sürekli izleyen kuleleri olmadan bir gün yaşamış mıdır? Bilmiyorum.

Her neyse, burada küresel hiyerarşinin işleyişinin, benim yalnızca iki yıl öncesine kadar olduğumdan çok daha iyi farkında olan sekiz yaşında çocuklar var /en azından İsrail konusunda.

 

Gene de, hiçbir okuma, konferanslara katılma, belgesel izleme ve kulaktan dolma bilginin beni buradaki durumun gerçekliğine hazırlayamayacağı düşüncesindeyim. Görmeden bunu hayal edemiyorsun ve gördükten sonra bile, bu deneyiminin hiç de o gerçekliği bütünüyle yansıtmadığının farkındasın…

 

Benim ailemden hiç kimse, memleketimde, bir ana caddenin sonundaki bir kuleden bir roketatar tarafından, arabamızla giderken vurulmadı... Bir evim var. Gidip okyanusu görme hakkım var.

 
Eğer evinizin duvarlarının aniden içeriye yıkılmasıyla uyanma korkusu içinde bir gece geçirseniz,
Eğer hiç kimsesini kaybetmemiş insanlarla karşılaşamasanız,

Eğer ölüm saçan kuleler, tanklar, silahlı “yerleşimler” ve bu şimdiki dev metal duvar ile çevrelenmiş bir dünyanın gerçekliğini yaşasanız,

 

Dünyanın süper gücü tarafından desteklenen, dördüncü büyük ordusunun, sizi vatanınızdan silmek için yaptığı baskıya karşı direniş içinde, sağ kalma mücadelesiyle geçen tüm çocukluk yıllarınız için dünyayı affedebilir miydiniz? Merak ediyorum.

 
8 Şubat 2003

İsrail'deki Yahudi halkın işgale direnişi ve İsrail ordusunda görev reddedenlerin üzerlerine aldıkları olağanüstü büyük tehlike, özellikle ABD'de yaşayan bizler için, bizim adımıza zulümler işlendiğinin farkına vardığımızda nasıl davranmamız gerektiği konusunda bir örnek arz etmektedir. Teşekkür ediyorum.

 
20 Şubat 2003
Anneciğim,

Bana bakmakta olan birçok iyi Filistinli olduğunu bilin. Biraz grip mikrobu kaptım, onlar da bana iyileşmem için çok hoş, limonlu içecekler verdiler. Ayrıca, halen yattığımız kuyunun anahtarlarını saklayan kadın bana durmadan seni soruyor. Zerre kadar İngilizce bilmiyor, fakat çok sık senin hakkında soru soruyor, seni aradığımdan emin olmak istiyor.

 
27 Şubat 2003
Anneciğim,

Seni seviyorum. İnan, çok özlüyorum. Kâbuslar görüyorum, rüyalarımda siz ve ben içeride, dışarıda tanklar ve buldozerler evimizi çevirmiş görüyorum.

Eğer içimizden birinin tüm yaşamı ve huzuru tamamıyla altüst edilseydi, Eğer askerler, tanklar ve buldozerlerin her an geleceklerini ve uzun zamandır yetiştirdiğimiz bütün seralarımızı yıkacaklarını bilseydik,

Eğer çocuklarımızla beraber, her an daralan bir yerde yaşasaydık ve bunu bazılarımızın dövülmesine, 149 kişiyle beraber saatlerce bir yere kapatılmasına katlanarak gene yaşamak zorunda olsaydık, geri kalan neyimiz varsa korumak için sence biraz kaba kuvvete dayanan yöntemlere başvurmayı deneyebilir miydik? Bu özellikle, yıkılmış meyve bahçeleri, seralar ve meyve ağaçları gördüğümde aklıma geliyor, nice zahmetle, yıllarca bakımı ve işlemesi yapılmış. (…) Bence Craig amcam bunu yapardı. Bence büyük olasılıkla büyükannem de yapardı. Bence ben de yapardım.

Bana pasif direnişi sormuştun.

Dün o patlayıcı, havaya uçuruldu¤unda ailenin evinin tüm camları kırıldı. O sırada bana çay ikram ediyorlardı, ben ise iki küçük bebekle oynuyordum. Şuan o kadar zor bir durumdayım ki, acı çeken insanların sürekli, tatlılıkla, üzerime titremeleri beni tam anlamıyla hasta ediyor. ABD'de böyle bir şeyin size çok abartılı geleceğini biliyorum.

Filistin'den döndüğümde muhtemelen kâbuslar görüp burada olmadığım için sürekli suçluluk hissedeceğim. Ama bu duygu bana dahasını yapma gücü verebilir. Buraya gelmek, hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biriydi. Dolayısıyla ola ki saçmalıyorsam ya da İsrail ordusu beyazlara zarar vermemek gibi ırkçı temayüllerini kaybederse, nolur hiç çekinmeden bunun nedenini dolaysız olarak desteklediğim ve devletimin büyük oranda sorumlu olduğu bir jenosidin ortasında olmamla açıklayın...

 
28 Şubat 2003
Anneciğim,

Bu sabahtan sonra kendimi çok daha iyi hissediyorum. Oturup uzun uzun, ne kadar büyük kötülüklere muktedir olduğumuzu ilk elden keşfedişimin verdiği düş kırıklığı üstüne yazdım. Oysa en ağır koşullarda bile insan kalabilme gücü ve yeteneğini keşfetmiş olduğumu da yazmalıydım ki bunu daha önce bilmezdim. Galiba aslolan, onur.

Ömrümün bir Filistin devleti yahut demokratik bir İsrail-Filistin devleti kuruluşunu görmeme yeteceğine inanıyorum. Filistin'e özgürlük bana göre, tüm dünyada mücadele veren halklar için çok büyük bir umut kaynağı olacaktır. Bana göre bu aynı zamanda, ABD'nin desteklediği, antidemokratik rejimler altında mücadele veren Arap halklarına da büyük ilham kaynağı olabilir.

Buradaki insanların, bizim onlar adına hayatımızı tehlikeye atışımızdan daha çok, öncelikle rahatımız ve sağlığımızla ilgilendiğini hissediyorum. En azından bu benim için böyle. Silah sesleri ve bomba patlamaları ortasında, insanlar bana bir dolu çay ve yiyecek vermeye çabalıyor. Sizi seviyorum.

 
Rachel'in son e-postası
Merhaba Baba,

Buradaki insanlar burayı terk edemezler, dolayısıyla bu her şeyi karmaşıklaştırıyor. Onlar, bizim buraya tekrar gelişimizde kendilerinin hayatta olup olmayacaklarını bilmeyişleri gerçeğinin de çok iyi farkındalar.

Burası hakkında büyük suçluluk duygusuyla yaşamayı gerçekten istemiyorum / bu kadar kolay gelebilmek, gidebilmek ve geri gitmemek. Bana göre bir yerlere bağlılık duymak kıymetli bir şeydir, bunun için bir yıl içinde buraya geri dönmeyi planlayabilmeyi istiyorum.

Burada hayatı kolaylaştırabilmek için yaptığım işlerde düşler âlemine dalıp bir Hollywood filminde veya Michael J Fox'un oynadığı bir komedi dramasında olduğumu hayal ediyorum. Sen de bir şeyler düşünüp tasarlayabilirsin, ben de katılmaktan memnun olurum. Kocaman sevgiler babacığım. Rachel



















Kurtulmuş'un babası böyle bir adamdı
Yardımseverliğiyle, edebiyle tevazusuyla ve samimiyetiyle bir neslin yetişmesine büyük emeği geçen Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş'u oğlu Numan Kurtulmuş anlattı.
 




Yardımseverliğiyle, edebiyle tevazusuyla ve samimiyetiyle bir neslin yetişmesine büyük emeği geçen Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş, İlim Yayma Cemiyeti'nin önde gelen isimlerinden biriydi. Tıp doktoruydu ve hayatı boyunca Perşembe günleri muayene ettiği hastalardan ücret almadı. Gece yarılarında kapısını çalan hastaları geri çevirmezdi. Kalp krizi geçirdiğini anlamasına rağmen bir arkadaşının annesinin hastalığını tedavi etmeye gidecek kadar diğergamdı. Numan Kurtulmuş babası Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş'u anlattı.

‘O bir devrin sembol isimlerindendi'

İlim Yayma Cemiyeti, hayırseverliği ve örnek kişiliğiyle binlerce öğrencinin yetişmesine vesile olan Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş'u anma ve anlama konulu bir program düzenledi. Saadet Partisi Lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, babası Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş'u anlattığı programa İlim Yayma Cemiyet'ine emeği geçmiş önemli isimlerin yanı sıra çok sayıda öğrenci katıldı. "Bir Sosyal Tabip Dr. İsmail Niyazi Bey ve Dönemi" konulu program İstanbul Fatih'te Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş'un ismini taşıyan yurtta gerçekleştirildi.

Programda, Prof. Dr. Mahmut Kaya, Doç. Dr. Nedim Urhan, Asım Taşer, Yrd. Doç . Dr. Zülfikar Tüccar, Av. Fehim Çelikkol gibi isimler Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş ile olan anılarını paylaştılar.

Programda babasını anlatan Saadet Partisi Lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, programa katılanlar tarafından ilgiyle dinlendi. Başta babası Dr. Niyazi Kurtulmuş olmak üzere İlim Yayma Cemiyeti'ne hizmet eden herkesin hayırla yad edilmesi gerektiğini dile getiren Kurtulmuş, "Çünkü onlar korkusuzca bu dava için mücadele etmişlerdir. İlim Yayma Cemiyeti Türkiye'deki bütün hayır kurumlarının öncüsüdür. Herkesin gerici ve irticacı diye dalga geçtiği bir dönemde bu cemiyet İmam Hatip Okulları'na sahip çıkarak yeni bir neslin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Başta rahmetli babam olmak üzere İlim Yayma Cemiyeti'ne hizmeti geçen herkesten Allah razı olsun" dedi.

"Babamı nasıl anlatabilirim diye düşündüğümde benim açımdan 'yetişme tarzı, kişiliği, aile içindeki ilişkileri ve sosyal ilişkileri" olmak üzere 4 ana başlık ortaya çıktı" diyen Kurtulmuş babasını şöyle anlattı:
Nasıl yetişti?

Babamın yetişme tarzında "Amentü Şerhi"nin yazarı Dedem Numan Kurtulmuş beyin çok büyük emeği var. Babama, amcalarıma ve halama hayatlarında hem dünyalarını hem de dinini öğretmeyi başarmış. Küçük yaşlardan itibaren hem dünyayı iyi okuyabilme kabiliyetini kazanmaları için ne gerekiyorsa yapmış hem de dinlerini anlamak ve yaşamak noktasında çok büyük etkisi olmuş. Ayrıca kişiliklerinin oluşmasında da İslami hassasiyetlerinin kişiliklerinin baskın vasıfları haline gelmesinde de, rahmetli dedemin hem öğretici hem de mürebbi vasfıyla çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca babaannem de, dedemin tamamlayıcısı olmuştur.

Tevazusu sahibiydi: Kişiliğinde 7 vasfı öne çıkıyor. Bunlardan en önemlisi gerçekten artık şahsiyetine yansımış olan tevazusuydu. Olağanüstü bir mütevazılığı vardı. Kendi sosyal konumu ne olursa olsun hiçbir zaman asla o konumunun tevazusunu bozacak bir davranışı olmadı. Özellikle de toplumsal statü olarak kendisinden aşağıda olan insanlara karşı daha dikkatli davranırdı. Dolmabahçe Sarayı'nda doktor iken beni defalarca uyarmıştır. Kapıcılara ve odacılara efendi diye hitap edildiği bir zamanda o özellikle onlara 'bey' derdi. Müdürlere gösterdiği saygıdan daha fazlasını bahçıvanlara ve kapıcılara gösterirdi. Apartmanımızın kapıcısı vardı ve ona her zaman bey derdi ve bunu yaparken de asla mübalağa yapmaz içselleştirilmiş bir davranış olarak yapardı.

Edepliydi: Kendisi tam bir edep abidesiydi. 100 metrekare bir evde biz 5 kardeş annem, babam hep birlikte yaşadık. Ama hayatımız boyunca biz babamı atletle dahi görmedik. Edebini göstermek bakımından bunu ifade etmek isterim. 6 ay komada yattı bu dönemde bile edebine çok dikkat etti.

Diğergamdı: Üçüncü bir özelliği diğergamlığıydı. 1974 yılında babamın yakın dostu Adalettin Bey'in annesi hasta olmuş, o dönemde kendisinde de kalp krizi başlangıcı var. O halde gidip hastayı tedavi ediyor ve eve geldiğinde ağır bir kalp krizi geçiriyor. Sonradan bize anlattı ki, hastaya gitmeden önce bir şeyler hissetmiş. Ona rağmen çok yakın bir arkadaşının annesini tedavi etmekten geri kalmıyor ve o diğergamlığı ortaya koyuyor.

Yardımseverdi: Bir başka hasleti, yardımseverleğiydi. Tabelasında Perşembe günleri muayene ücretsiz yazardı. Ha Perşembe günleri almazdı da, diğer günleri alır mıydı o da şüphelidir. Gece üçte birisi telefon ederdi hiç tereddüt etmeden kalkar, gider ve yardımını gösterirdi. Son hastalğına kadar sürekli Perşembe günleri ücret almazdı. Onun her zaman 'karz-ı hasen' kesesi vardı. O kesede sürekli altınları bulunurdu ve sürekli ihtiyacı olanlara altın verirdi, o kesede altınlar hiç eksilmezdi. Bu halka ve kendi vicdanına karşı yaptığı bir şeydi.

Samimiydi: Biz sürekli başkalarının çocuklarını İmam Hatip Liselerine gitmelerini teşvik ediyoruz ama biz neden İmam Hatip bitirmedik diyerek bir tıp doktoru olarak 51 yaşında İHL diploması almış bir insan. Bu onun samimiyetinin en açık örneklerinden biridir. O dönemde hocalardan Arapça, Farsça ve kıraat dersleri aldığını ben biliyorum. Ayrıca biz herkesin çocuğunu İHL'lere davet ediyoruz kendi çocuğumuzu da buraya göndermeliyiz diye düşünerek evin tek erkek çocuğu olan beni de İmam Hatip'e göndermiştir. Bu da onun samimiyetini gösteriyor.

Aile içi ilişkileri: Aile içi ilişkiler açısından bizlere her zaman örnek olmuştur. Bizler namazı anlayana kadar da cemaatle kendi evde kıldırdı. Ne zaman ki, biz büyüdük ondan sonra tamam artık ben cemaate gidebilirim diyerek, Sanki Yedim Camii'ne cemaate başlamıştır. Kendisi "sahib-i tertip" birisiydi. Hiçbir vakit namazını kaçırmamış bir insandı. Vasiyetinde iki tane sabah namazında güneşin doğup doğmadığı konusunda şüphesi olduğunu ve yine iki tane de orucunu erken açmış olabileceğini belirtmiş ve bunun için sadaka vermemizi istemiştir. Okumayı teşvik etmiştir. O dönemlerde kız çocuklarının okutulmadığı dönemlerde kız çocuklarının eğitim alması gerektiğini savunmuş ve bütün kardeşlerimi okutmuştur. Bizim sosyalleşmemiz için önemli çaba harcardı beni ve bütün kardeşlerimi bütün açılışlara, panellere, konferanslara, tiyatrolara ve seminerlere götürürdü. Bir anımı paylaşayım: "İstanbul Valisi Vefa Poyraz Bey bir açılışa gelecek ve babam beni o açılışa götürmek istiyor. Ben de gitmek istemiyorum. Babam da bana 'oğlum bak vali bey de gelecek' diyor. Ben de, 'baba ben valiyi görmek istemiyorum. Bıktım valiyi görmekten' dediğimi hatırlıyorum" Yani sürekli sosyalleşmemizi teşvik ederdi. Geniş ailenin birlik ve berberlik içinde olmasına dikkat ederdi.

Sosyal ilişkileri: Babamın önemli bir özelliği de sosyal ilişkileriydi. Babam doktordu ve bu mesleğini hiçbir zaman para kazanma ve sosyal statü sağlama aracı olarak değil, doktorluğun bir sosyal hizmetin aracı olarak kullanmıştır. 'Biz çok zor şartlarda dinimizi yaşadık. Ama diplomalarımız ve kariyerlerimizi bu medeniyetin değerlerini korumak için bir balyoz gibi kullandık' derdi. Bizim evde paraya hiç önem verildiğini hatırlamıyorum ve doktorluğunu da bu yönde kullanmıştır. Herkesle çok iyi ilişki kurabiliyor, ama kişiliğinden de asla taviz vermiyordu. Son derece disiplinliydi. İş hayatında her zaman mesaisine dikkat ederdi. Yaşantısını kimliğini ve fikirlerini gizlemiyordu ve herkesten saygı görüyordu. Kur'an öğrettiği yüzlerce insan vardır. Kendine özel yöntemleriyle Kur'an dersleri verirdi.
İlim Yayma Cemiyeti onun birinci çocuğuydu

Sosyal ilişkileri açısından hayatında en önemli yeri İlim Yayma Cemiyeti tutuyordu. Biz 5 kardeştik ilim yayma cemiyeti 6'ncı kardeşimizdi. Ama babamın zihninde her zaman birinci sırada İlim Yayma Cemiyeti vardı. Gece yarılarına kadar neler yapılması gerektiğini düşünürdü. Kurban faaliyetleri, çocukların yurda yerleştirilmesi faaliyetleri ve para toplama faaliyetleri onun zamanın önemli bir bölümünü alırdı. Kurban Bayramı'nda bizi unuturdu. Biz babamla bayramın birinci günü akşamı bayram yaptığımızı çok hatırlıyorum. Bizim ev bu işlerin merkeziydi. Bu işlere o kadar yürekten sarılmıştı ki, o zaman yeni bir araba aldık. Bir şey oldu ve bana 'git şurada bu kadar deri var o dereleri al gel' dedi. Benim derdim arabaya deri koyacağız ve araba deri kokacak. Hayatında o kadar kızdığı anlar çok azdı ve en fazla kızdığı anlardan biri de o zaman oldu. Ayrıca İlim Yayma Cemiyeti'nin bütün yönetim kurulu toplantılarına katılmıştır. İlim Yayma Cemiyeti'nin sosyalleşmesinde ve farklı çevrelerle ilişki kurmasında da önemli bir fonksiyon icra ettiğini biliyorum. Hasan Sağlam Paşa 12 Eylül'den sonra Cemiyeti tavsiye etmek üzere Kayyum olarak atanmış ama iyi ilişkiler sayesinde daha sonra kendisinin de önemli faydaları olmuştur. Yine Dr. Cavit Aydın Beyin de önemli hizmetleri olmuştur. Tabi burada bütün isimleri sayma imkanımız yok ama çok sayıda insanın bu davaya emeği geçmiştir.

Bu neslin hayırla yad edilmesi lazım. Çünkü onlar korkusuzca bu dava için mücadele etmişlerdir. İlim Yayma Cemiyeti Türkiye'deki bütün hayır kurumlarının öncüsüdür. Herkesin gerici ve irticacı diye dalga geçtiği bir dönemde bu cemiyet İmam Hatip Okulları'na sahip çıkarak yeni bir neslin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Başta rahmetli babam olmak üzere İlim Yayma Cemiyeti'ne hizmeti geçen herkesten Allah razı olsun.


















Kurtulmuş'tan Gül ve Erdoğan'a ilginç çağrı
Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında Meclis'te görüşülmekte olan mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin yasa tasarısı ilgili çok önemli açıklamalarda bulundu.
 

Toplantıda, bugüne kadar yaşanan süreç, tarihi çelişkiler, ortaya çıkacak sakıncalar ve bundan sonrasına ilişkin tekliflerini dile getiren Kurtulmuş, mayınların temizlenmesi ile organik tarıma açılması işinin birlikte yapılmasının ne kadar sakıncalı ve tehlikeli olduğunu anlattı.
‘Ottowa Sözleşmesi olmasaydı bile, sınırlarımızın tamamındaki mayınların temizlenmesini arzu ederdik' diye söze başlayan Kurtulmuş,  “Bizim siyasi anlayışımızda mayınların kullanılması yoktur. Türkiye, bir an evvel bu mayınları temizlemek zorundadır” dedi.

MAYIN ÇAĞDIŞI BİR SİLAH
Mayın kullanılmasının iki açıdan kriterlerine uymadığını vurgulayan Kurtulmuş, “Birincisi, savaşın da bir ahlakı vardır. Savaş meydanında kendisine kılıç çekenlerin dışında hiç kimseye dokunmayan, hatta savaş meydanında dinlenen askerleri rahatsız etmeyen bir medeniyetin mensuplarıyız. Mayınla, güvenlik oluşturma endişesi, doğrudan, suçsuz, masum insanları hedef alan ve onların imhasına yönelik bir savaş taktiğidir. Bu anlamda mayın, çağdışı bir savaş aracıdır. Savaş ahlakına uymayan bir insanlık suçudur” diye konuştu.

İkincisi mayınla sağlanmak istenen ulusal güvenlik anlayışının soğuk savaş dönemiyle birlikte geçmişte kaldığını kaydeden Kurtulmuş, “Böylesine diktatörce, insanlık dışı uygulamalarla sınırların korunabilmesi fikri artık çok geride kalmıştır” diye konuştu. 55 yıl önce Suriye sınırı mayınlanırken esas amacın hayvan kaçakçılığı olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, “Bu gerekçe, artık ortadan kalkmıştır” dedi.
Mayın temizlenmesine ilişkin süreç hakkında bilgi veren Kurtulmuş, mayın döşeli arazilerin haritalarının olup olmadığına ilişkin çelişkili açıklamalara dikkat çekerek, “Şu andaki ihale yasaları çerçevelerinde, normal yolla bir kamu hizmet alımı şeklinde sürdürülmesi mümkünken, ısrarla bu mesele bir yasa tasarısı ile Parlamentoya sevk ediliyor” dedi. Kurtulmuş, bu süreçte birbiriyle çelişkili sözlerin ve ifadelerin yer aldığını, TSK'nın ısrarla bu sürecin dışında bırakılmaya çalışıldığını kaydederek, özellikle yap-işlet- devret modelinin sadece Özelleştirme idaresi tarafından gerçekleştirilmesi mümkünken Maliye Bakanlığı'na devredilmesini de eleştirdi.

GAZZE ŞERİDİ'NİN 6 KATI
Mayınlı arazilerin büyüklüğüne ilişkin tartışmalara da değinen Numan Kurtulmuş, tasarının 2. maddesindeki ‘mevcut mayın alanlarına birleşik olan hazine arazilerinin bu kapsamda yüklenici firmaya devredilmesi' ifadesine dikkat çekti.

Kurtulmuş, mayınlı alanın 190 bin dönüm olduğunu ancak yanındaki hazine alanlarıyla birlikte 650 bin dönümlük büyüklüğe ulaştığını vurguladı. Bu arazilerin de mayınlar temizlendikten sonra yüklenici firmaya teslim edileceğini kaydeden Kurtulmuş, “Bu alan, bütün dünyanın Gazze şeridi diye üzerinde sıkça konuştuğu, Ortadoğu'nun politik tartışmalarının en önemli kırılma noktalarından birisi olan alanın tam 6 katı büyüklüğündedir. Dolayısıyla, sıradan birkaç yeri temizlemek üzere, birtakım yüklenici firmalara devrediyor değiliz” dedi.

SÜREÇTEKİ ÇELİŞKİLER
Bu süreçte yaşanan çelişkilere de dikkat çeken Saadet Lideri Numan Kurtulmuş, bu çelişkilerin kamuoyu önünde izah edilmesi gerektiğini söyleyerek, çelişkileri şöyle sıraladı;
*Danıştay'ın kararına rağmen bu iş, niçin ısrarla kanunla düzenlenmek istenmektedir? Bunun mantıki ve kamuoyu tarafından kabul edilebilir bir izahın yapılması gerekir. Bu işin kanunla yapılmak istenmesi; akıllara bir gece yarısı alakasız bir yasanın arkasına eklenerek yasalaştırılan ve faaliyetleri bütün hukuk yolları tarafından kapanmış olan Cargill'in önünün açılmasını akıllara getiriyor.
*Eğer bu ihale ısrarla kanunla yapılmak isteniyorsa, bizim ve kamuoyunun bilmediği Cargill de olduğu gibi verilmiş bir takım sözler mi var? Yoksa hükümet bu işi niçin kanunla yapmak mecburiyetinde hissetmektedir?

* Bu süreçte, ısrarla TSK devredışı bırakılmaktadır? Türkiye'nin elindeki imkanlar, teknoloji ve yetişmiş insanlar; bu arazilerdeki mayınların temizleneceğini gösteriyor. NATO'nun bir kuruluşu olan NAMSA bu işi yapabilir. TSK da biz bu işi yapamayız demiyor.

* Niçin bu araziler, mayınlar temizlendikten sonra arazi sahiplerinin varislerine geri verilmiyor? Bu arazilerin önemli bir kısmı istimlak edilmiştir. Büyük bir bölümü de, mahkemeliktir. Hukuka göre, bir yerin istimlak gerekçesi ortadan kalktığında, istimlak edilen yerler ve taşınmaz sahiplerine geri verilir.

* Sayın başbakana soruyoruz, niçin bu kadar önemli bir konuyu Türkiye'de kamuoyunun önünde tartışmıyorsunuz? Süreç, 1 Mart tezkeresini hatırlatıyor. Sayın Başbakan o zamanda aynı davranış içine girmişti. Şimdi ısrarla grubunu kapalı kapılar ardında ikna etmeye çalışıyor. Sevinerek gördüğümüz bir hususu kamuoyu paylaşmak istiyorum. Ak Parti grubundaki arkadaşlarımızın büyük çoğunluğunun bu yasa tasarısı ile ilgili bir takım çekinceleri olduğu sözlerinden, tavırlarından anlaşılmaktadır. Zannediyorum Sayın Başbakan 1 Mart tezkeresinde yaşadığı sendromu bir daha yaşamamak için anlaşılmaz bir şeklide, ısrarla grubunu bu yasa hakkında ikna etmeye çalışıyor.

*Türkiye'nin sınırlarında şu anda 900 bin mayın var. Bunların bir kısmı da Bulgaristan, Gürcistan sınırında. Biz niçin sadece Suriye sınırındakileri konuşuyoruz? Hiç kimse, niçin diğer sınırlarımızdaki mayınlardan bahsetmiyor?

*Bu ihale, sadece özelleştirme idaresi tarafından yap-işlet-devret modeliyle yapılabilecekken, neden ısrarla bu konu Maliye Bakanlığı bünyesine devrediliyor?

*Elimizdeki en azami hesaplamaya göre, bu işin maliyeti 500 milyon dolardır. Öyle anlaşılıyor ki, hükümet bu 500 milyon doları bulamadığı ve bütçe disiplinine zarar vereceği gerekçesiyle bu işi yap-işlet-devret modeliyle verdiğini söylüyor. Güzel de, aynı hükümet GAP'a 12 milyar dolarlık ilave yatırım imkanı sunuyor. Bu alan GAP'ın en önemli merkezidir. 50 yıldır işlenmemiş bu kadar verimli bir alanı da gaz, tuz parasına başkasına 49 yıllığına verilecek . Bunun izahı, asla maliyet hesaplamalarıyla yapılamayacak kadar büyük bir çelişkiyi barındırmaktadır.

SAKINCALAR
Mayın temizleme işindeki sakıncalara ayrı bir başlık altında değinen Kurtulmuş, bunları da 8 madde halinde dile getirdi. Ceylanpınar arazileri de ilave edildiği takdirde yaklaşık 650 bin dönümlük araziden bahsedildiğini kaydeden Kurtulmuş, “Bu arazi, maalesef önümüzdeki 50 yıllığına, yarım asırlığına başkalarının kullanımına açılacaktır. Üsluptan ve tartışmalardan anlaşılan, yabancı firmaların ilgilendiği bir alandır. Öyle görünüyor ki, çoğu İsrailli firmaların ilgilendiği bir ihaledir. Türk ortaklığı gibi görünen ortaklıkların arkasında İsrail ortaklıkları mevcuttur. Biz bu kadar verimli arazileri, başka bir ülkeye, başka bir gruba devrediyoruz” diye konuştu.

İkinci sakıncanın su kaynaklarıyla ilgili olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, “GAP, Türkiye'nin uzun yıllardır yatırım yaptığı bölgedir. Sulama kanalları, barajlar ve diğer imkanlarıyla, önemli merhaleler katedildi. Önümüzdeki dönemde dünya sağlık örgütünün raporlarına göre, su ve gıda krizi olacak. Su kaynakları kıtlaşacak. Ciddi gıda açığı olacak. Türkiye son 50 yılını yoğunlaştırdığı bu bölgedeki su kaynaklarını da, yabancı konsorsiyumlara vererek kontrolünü elimizden çıkarmış olacağız” diye konuştu.
2004 yılında AB ilerleme raporunda yer alan su havzalarının İsrail ve komşuları tarafından adil bir şekilde kullanmasını sağlayacak uluslar arası bir su idaresinden bahsedildiğini hatırlatan Kurtulmuş, “GAP bölgesinin su imkanlarının bu şekilde elden çıkarılması, bizim AB ilerleme raporlarındaki kimsenin konuşmadığı bu maddeye dikkati çekmemizi zorunlu kılmaktadır” dedi.

Üçüncü büyük sakıncanın istimlak konusundaki sürecin olduğunu kaydeden Kurtulmuş, “İstimlak konusundaki mahkemeler hala devam ediyor. Devlet, bu ihaleyle toprakları bir yabancı firmaya 49 yıllığına devrederse, devletle ilgili hukuki sıkıntıların çoğu da kamuya yük olarak kalacak” dedi.
Dördüncü sakıncanın ise bu arazilerde Kibutz adı altında kurulacak tarımsal çiftlikler olduğuna dikkat çeken Kurtulmuş, daha önce İsrail'in Türkiye'den bu konuda istekte bulunduğunu hatırlatarak, “Yaklaşık 10 dönüme bir kibutz kurulacağını ve her kibutz da 15 aile kurulacağını düşünürsek, bütün mayınlı arazilerde 500 bin ilave vatandaşın gelip çalışma imkanı ortaya çıkacak. Aileleriyle birlikte bu, 2 milyona yakın insan demektir. Diyelim ki, İsrailli firmalara verirsek bu arazileri, bu kibutzlarda kimler çalışacak? Hangi milletin çocukları olacak? Dışarıdan gelecek işgücünün sakıncaları neler olacaktır?” diye sordu.
Tasarının beşinci sakıncasının yer altı zenginlikleri olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, “Bu bölgede, petrol ve doğalgaz rezervi açısından oldukça geniş imkanlara sahip. Dolayısıyla Türkiye devleti, petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini bu bölgede nasıl sürdürecektir?” dedi.

Suriye ile ilişkilerin sıkıntıya girmesinin de başka bir sakınca olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, “Bu süreç, Suriye ile ilişkileri ciddi şekilde sıkıntıya sokacaktır. Golan Tepelerindeki su kaynakları İsrail'in kontrolünde. Türkiye tarafındaki kaynaklar da İsrailli firmaların eline geçerse, bütün su kaynakları sıkıntıya girecektir. Bu şekildeki Suriye, Türkiye ile ilişkilerini nasıl sürdürecektir? ” diye konuştu.
Yedinci sakıncayı Gazze topraklarının kaybedilmesiyle açıklayan Numan Kurtulmuş, “Gazze'deki, Batı Şeriadaki topraklar da benzer şekilde kaybedilmişti. Bunları söylediğimiz zaman, komplo diyenlere; Gazze lafından hoşlanmıyorlarsa; Kıbrıs'ı hatırlatmak isteriz. Kıbrıs'ın bizim elimizden çıkması, İngiliz gemilerinin ikbal ihtiyaçları dolayısıyla adada kendilerine belli süreyle belli haklar verilmesiyle başladı. Ama ondan sonra baktık ki, Kıbrıs diye bir yer kalmamış. Türkiye bu topraklarını bu şekilde ihale ederse, kaybetme riskiyle karşı karşıyadır” diye konuştu.

Sekizinci sakıncayı Sevr haritasında gösteren Numan Kurtulmuş, “Bu harita sevr haritasıdır. Bu haritada ısrarla söylenilen, gösterilen yerlerden birisi de burasıdır. Bu alan, şimdi ısrarla ihale çıkarılmak istenen alandır” dedir.

SAADET'İN TEKLİFİ
Saadet Partisi'nin bu konudaki önerilerini dile getiren Numan Kurtulmuş, ilk olarak Türkiye'nin Suriye sınırı dahil bütün sınırlarındaki mayınları temizlemesi gerektiğine işaret etti. Ottowa Sözleşmesi olmasa dahi Türkiye'nin bunu mutlaka yapması gerektiğini belirten Kurtulmuş, “Türkiye'nin bütün komşularıyla sınırlarının açılmasını, açılan sınırlardan sivil geçişlerin sonuna kadar gerçekleştirilmesini savunuyoruz” dedi.
Mayın temizleme ile bu alanların tarıma açılması işinin iki farklı proje olarak ele alınıp iki ihale gerçekleştirilmesini teklif eden Kurtulmuş, “Biz topraklarımızda gerekçesi ne olursa olsun, yabancıların bu şekilde rahat bir şekilde hareket etmelerini uygun görmüyoruz. Çünkü Türkiye de dahil olmak üzere, bölge ülkelerinin tamamının yakın siyasi tarihindeki tecrübesi şudur ki, yabancı istihbarat elemanları ve misyonerler cirit atmaktadır. Sadece Irak'ın işgalinden sonra bu ülkeye giren istihbaratçı ve misyonerin sayısının 100 bini aştığı tahmin edilmektedir. Dolayısıyla bu kadar geniş bir alandaki topraklarımızın sorgusuz sualsiz yabancılara verilmesine asla razı olmayız” diye konuştu.

Bu topraklarda yaşayan halkın yüzde 87'sinin topraksız olduğunu kaydeden Kurtulmuş, “Bu topraklar 50 yıldır ekilemediği için organik tarıma fevkalade elverişlidir. Bu nedenle bu proje, en az GAP projesi kadar getirisi yüksek olan bir projedir. Bu alanlar mayınlardan temizlensin. TSK bu işi yapabilir. Ama gerekirse hizmet alımı yapılabilir. Ama bu alan, topraksız olan vatandaşlarımıza verilebilir” diye konuştu.
TSK'nın mayın temizleme işini yapabileceğini vurgulayan Kurtulmuş, “TSK'nin bu işi yapabileceğini biliyoruz. Türkiye firmaların bu işi yapabileceğini biliyoruz. Özellikle ekonomik krizin olduğu bu dönemde, Türkiye'nin kendi kaynaklarıyla mayın temizleme işi yapılabilirse, asgari 500 bin kişiye 3 yıl süreyle istihdam imkanı sağlamış olacağız” dedi.
 
İKİ ÇAĞRI
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Ak Parti Grubuna ayrı ayrı seslenen Saadet Lideri Numan Kurtulmuş, Ak Partili milletvekillerine şöyle konuştu:

“Böylesi önemli yasalar, Parlamentoların önüne çok sık gelmez. Bunlar turnosal gibi olan yasa teklifleridir. Aynen 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi, Ak Parti'de olan çok değerli arkadaşlarımız, millet ve tarih önünde bir kez daha büyük bir sınav ile karşı karşıyadır. İki gündür, görüyorsunuz yasanın görüşülmesi için Meclis'i toparlayamıyorlar. Belli ki, bir rahatsızlık var. AKP ‘deki arkadaşların rahatsızlığını, kamuoyu önünde rahatlatacak şekilde paylaşmalarını tavsiye ediyorum. Kendilerine, asıllarına ve millete dönmelerini tavsiye ediyorum. Üzerilerine tarihi bir sorumluluk düştüğüne inanıyorum. Bu vebalin altında kalmamaya davet ediyorum”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e ayrıca seslenen Kurtulmuş, Gül'den veto isteğini şu şekilde dile getirdi:
“Ben Sayın Cumhurbaşkanın da önünde, eğer bu tasarı bu haliyle yasalaşırsa, tarihi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Zaten kendi geçmiş konuşmalarından da bu konuda farklı kanaatlerde ve şekillerde bilgilendirildiği ortadadır. Sayın Cumhurbaşkanının bu yasayı veto etmesini teklif ediyorum. Çünkü Cumhurbaşkanın önündeki en önemle meselelerden birisi budur. Cumhurbaşkanlığı seçiminin 5 yılda mı yoksa 7 yılda mı yapılacağı tartışmasından bin kere daha önemli olan, hükümet tarafından muhtemelen önümüzdeki hafta yasalaştırılarak Cumhurbaşkanına sunulacak olan bu yasanın veto edilmesidir. Eğer bu yasa veto edilirse, Sayın Cumhurbaşkanı milletin gönlünde; Türkiye'nin mille hassasiyetlerini korumuş bir cumhurbaşkanı olarak yer eder. Ve kendisi de şahsi hizmetleri noktasında, milletin nezdinde önemli bir puan almış olur” diye konuştu.

habervaktim.co






















































<script type="text/javascript">
 
  var _gaq = _gaq || [];
  _gaq.push(['_setAccount', 'UA-35901013-1']);
  _gaq.push(['_trackPageview']);
 
  (function() {
    var ga = document.createElement('script'); ga.type = 'text/javascript'; ga.async = true;
    ga.src = ('https:' == document.location.protocol ? 'https://' : 'http://') + 'stats.g.doubleclick.net/dc.js';
    var s = document.getElementsByTagName('script')[0]; s.parentNode.insertBefore(ga, s);
  })();
 
</script>

 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ,,, 890993 ziyaretçi.mizsiniz***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc