Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İÇİN KOŞANLARIN YERİ***
  TÜRKİYE ENGELİ -BÜROKRASİ
 






Click on the slide!











???????
OЗГУР kullanıcının avatarı

*TÜRKİYENİN  ENGELENMESİ*
- BÜROKRASİ.*




--o. Felçli mucit kendi elektriğini üretti Lise mezunu bedensel engelli Raşit Kalaycı, kendi imkanlarıyla yaptığı cihazdan elektrik enerjisi elde etti. 31 Ocak 2008 Perşembe 16:07 Düzce'nin Akçakoca ilçesinde lise mezunu bedensel engelli Raşit Kalaycı, kendi imkanlarıyla yaptığı cihazdan elektrik enerjisi elde etti. Çocuk felci geçirmesi nedeniyle iki ayağını kullanamayan Raşit Kalaycı (45), Alman bir ailenin desteğiyle ilk, orta ve lise eğitimini Almanya'da tamamladı. Daha sonra memleketi Akçakoca'ya dönerek Akçakoca Belediyesinde çalışmaya başlayan Kalaycı, yaklaşık 14 yıldır belediyede görev yapıyor. Evli ve bir çocuk babası Kalaycı, çok iyi derecede İngilizce ve Almanca bildiğini söyledi. Boş vakitlerinde elektrik ve elektronik sistemler üzerine araştırmalar yaptığını ve bu konuda projeler hazırladığını ifade eden Kalaycı, son olarak evde kendi imkanlarıyla yaptığı cihazla elektrik enerjisi ürettiğini belirtti. Eski bir bisiklet jantı, merdaneli çamaşır makinesi çarkı ve demir kesme testeresi ile oluşturduğu düzeneğe, iç içe geçmiş borulardan oluşan sistem monte eden Kalaycı, sistemle ilgili şu bilgileri verdi: ''3 yıl süren çalışmalarımın sonunda yaptığım düzenek, tamamen yer çekimi esaslarına göre çalışıyor. Elle sağladığım ilk hareketin ardından devreye giren sistem, kendi kendine işliyor. Düzenekteki hareketle elde ettiğim enerji, şu an da bir ampulü aydınlatıyor.'' Maddi destek sağlandığı takdirde projesinin dev bir modelini yaparak, daha fazla enerji üretmeyi hedeflediğini bildiren Kalaycı, ''Yaptığım sistemin patentini almak istiyorum'' dedi. SESLE KOMUT EDİLEN SANTRAL Bir süre önce de Akçakoca Belediyesinin telefon santraline bir sistem yaptığını söyleyen Raşit Kalaycı, tamamını kendisinin programladığı yazılımla, telefonları sesle yönlendirdiğini bildirdi. Sistemin yıllardır düzenli çalıştığını kaydeden Kalaycı, bilgisayara kayıtlı telefon listesine de ses komutuyla ulaştığını söyledi. Kalaycı, ''Engelli olmam hayata daha sıkı bağlanmamı sağladı. Çok okuyor ve projeler planlıyorum. İmkan verilmesi halinde projelerimi geliştirmek istiyorum'' diye konuştu. AA Cegiz Gültekin [ 31 Ocak 2008 Perşembe 18:26 ] Allah yardımcısı olsun ama pişman olacak.... Arkadaşımızı canı gönülden kutluyorum, başarısı konumu ve durumu açısından da değerlendirilince kendisini ne kadar tebrik etsek te az olduğuna inanıyorum. Bir taraftan Allah'tan başarısının devamını diliyorum. Diğer taraftan kendisine bu başarısını hayata geçirmek için teşebbüste bulunmamasını tavsiye ediyorum. Çünkü başarısını hayata geçirme uğraşına girdiği anda karşılaşacağı zorluklar, buna bağlı olarak karşılaşacağı engelleri burada yazmak dahi istemiyorum. Arkadaşımızın kendisini yenmiş bedensen engelini aşmış bir kişi olduğunu sanıyorum. Ama başarısını hayata geçirmek istediğinde karşılaşacağı engellerin onu hayattan bezdirmesi endişe yaratıyor. Çünkü Maliye ile ayrı uğraşacak, ürettiği elektrikten kullandığı miktarı tespit ederek rayiç bedel üzerinden vergi almak isteyecekler, Enerji Piyasası Denetleme Kurulu ile ayrı uğraşacak kendilerinden izin alınmasını isteyecekler ve bu izni vermemek için büyük çaba sar edecekler, Emniyet ile ayrı uğraşacak, Kaçakçılık ile Mücadele ekipleri "Kaçak elektrik ürettiği ve kullandığı" gerekçesi ile hakkında işlem yapıp göz altına alacaklar, bir sürü sorgu sual göz altı işlemleri sonrası savcılığa sevk edecekler, Adalet Bakanlığı hakkında "Kaçakçılık" yaptığı için dava açılmasını isteyecek, davaya bakan mahkeme uzun süren duruşmalar sonrası kendisine para cezası verecek, bu para cezasını ödeyemez ise sanırım günlüğü 20 ytl den hesaplanıp uzun süre hapis yatacak. Ne diyeyim Allah yardımcısı olsun.





Vecihi HÜRKUŞ

TÜRKİYENİN  ENGELLENEN  HAVACISI

Vecihi Hürkuş, İstanbul, Arnavutköy Akıntıburnu'ndaki yalıda 6 Ocak 1896 (1311) tarihinde doğdu. Babası İstanbul'lu bir aileden Gümrük Müfettişi Faham Bey, annesi Vidin'de doğmuş, üç yaşında İstanbul'a gelmiş Zeliha Niyir Hanım'dır. Üç yaşında iken babası ölmüş. Çok genç yaşta dul kalan annesi ile geniş bir ailenin içinde amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve ablalar ile birlikte büyümüş. Bir süre sonra Harbiye'de eskrim ve resim hocası olan amcası Şekür Bey'in yanına sığınmışlar, sonra da annesi ve kardeşleriyle Üsküdar'a yerleşmişler.
Üç kardeşin ortancası olan Vecihi çok canlı ve hareketli bir çocuktu. İlkokulu Bebek'te okudu, Üsküdar'da Füyuzati Osmaniye Rüştiye'sinde ve Üsküdar Paşakapısı İdadi'sinde okudu, sanata olan ilgisinden Tophane Sanat Okulu'na geçti ve bu mektebi bitirdi.
1912'de Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katıldı. Edirne'ye giren kuvvetler içinde yer aldı. Balkan Harbi sonunda İstanbul Ordu Kumandanlığı tarafından Beykoz Serviburun'daki esir kampına kumandan oldu. Tayyareci olmak istiyordu. Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine aldılar. Makinist olarak Birinci Dünya Savaşı'na girerek Bağdat cephesine uçak makinisti olarak gönderildi. Orada bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a döndü. Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci oldu. 
1917 sonbaharında Kafkas cephesine, 7. Tayyare Bölüğü'ne atandı. Orada bir uçak düşürerek Kafkas Cephesinde uçak düşüren ilk Türk tayyarecisi oldu. Bir hava savaşında yaralanarak düşünce uçağını yakarak Rus'lara esir oldu. Esir olarak Hazar Denizi'ndeki Nargin adasına gönderildi. Azeri Türklerinin yardımı ile adadan yüzerek kaçtı. Birlikte kaçtığı bir arkadaşıyla Erzurum'a kadar yaya olarak geldiler. 
İstanbul'a geldiğinde savaşın sonları idi. Başkent İstanbul Hava Müdafaa Bölüğü'ne tayin oldu. İstanbul işgal edilince esaretten dönen askerlerin arasında gizlice Harem'den kalkan bir gemiyle Mudanya'ya, Bursa'ya ve Eskişehir'e giderek Kurtuluş Savaşı'na katılmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan, İzmir hava alanını işgal eden tayyareci olmuş, üç defa takdirname alarak kırmızı şeritli İstiklal Madalyası kazanmıştır. Kurtuluş Savaşı içinde Akşehir'de Jandarma Komutanı Ratip Bey'in kızı Hadiye Hanım'la evlendi. İzmir'de Gönül, İstanbul'a döndüklerinde de Sevim isimli iki kızı olmuştur. Savaş sonrası İzmir'de Seydiköy'de açılan tayyare okulunda yeni tayyarecileri eğitime başlamış, tam o sırada 1923 yılı başlarında İzmit mıntıkası Tayyare bölüğüne atanmış. Üç ay sonra İzmir'de Binbaşı Fazıl'ın eğitim uçuşu sırasında düşüp ölmesiyle yeniden İzmir'e çağrılmış, kara ve deniz okulunda öğretmenliğinden başka fen işleri ile de uğraşmış. Savaşta çekilen yoklukların giderilmesi amacıyla havacılığı millileştirme düşünceleri başlamıştı. Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu tayyaresini almaya memur edilmiş. 
Hizmet karşılığı bu uçağa adının verilmesi, 1919'dan beri uçak projeleri yapan Hürkuş'ta uçak inşa etmek düşüncesini yeniden canlandırmış. Ganimet olarak Yunan'lılardan ellerine geçen pek çok motordan yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI' yı imal etmiştir. Uçağı için uçuş müsaadesi istemiş, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet oluşturulmuş, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol edecek personel bulunmadığından gecikmiştir. Sonunda teknik heyetten birinin 'Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, "uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar' sözü üzerine Hürkuş, 28 Ocak 1925'de yaptığı uçağı Vecihi K IV ile ilk uçuşunu yapar. İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek Hava Kuvvetlerinden ayrılıp Ankara'ya gider ve kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti'ne (T.T.C.) katılır. T.T.C. Fen şubesini organize etmekle görevlendirilir. 
Atatürk'ün 'İstikbal göklerdedir' yönermesiyle havacı bir kuşak yetiştirmek için kurulan Türk Tayyare Cemiyeti, halkın bağışları ile yaşayan bir kuruluş olacaktı. Bunun için bir okul açmak, milli bir hava sanayi kurmak amacındaydı. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.'nin bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak istiyordu ama, uçağını geri almayı başaramadı. Bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlandı. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, 10.000 TL. bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak verilecekti. T.T.C'ne ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000 TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı verilmiştir. Hürkuş'un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlamış. bakınız: Bağış Uçaklar 
Bu arada Avrupa havacılığının tetkiki için bir heyetle Hürkuş, ikinci kez Avrupa'ya gider. Almanya'da Junkers ve Rohrbach fabrikalarını ziyaret ederler. Bu fabrikalar Türkiye'de anonim şirket halinde tayyare fabrikası kurmak fikrindeydiler. Fransa'da da Breguet, Potez, Henriot gibi birçok fabrikaları ziyaret etmişler, Hürkuş da bu fabrikaların uçaklarıyla tecrübe uçuşları yapmış. Potez 25 tipindeki rekor tayyaresiyle akrobasi uçuşundan sonra fabrika tarafından Atlantik uçuşu yapması için teklif yapılmış, fakat Fransız Aero kulübünün baskısı ile teklif suya düşmüş.
Türkiye'ye dönüşte 19 Ekim 1925'de Tayyare Cemiyeti idare kurulu istifa etmiş, cemiyetin tasarı ve projeleri suya düşmüş, elindeki tayyare, vasıta ve elemanları hava kuvvetlerine verilerek havacılıkla ilgisi kesilmiş oluyordu. Hürkuş'un da tekrar hava kuvvetlerinde görev alması istenince istifa etmiştir. Milli Savunma Bakanlığı Kayseri'de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için anlaşır. Hürkuş Tomtaş'ın teklifini kabul ederek Almanya'ya gider. Hürkuş Almanya'da Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulur, onların düzeltilmesi ile Ju A-35 'lerin yapımını da üstlenir. 18 Temmuz 1926'da telgrafla memlekete çağrılır, Ju A-35'in satın alınması için tecrübe uçuşu istenir. Junkers bu uçuşun özellikle Hürkuş tarafından yapılmasını, uçağının zamanın en modern ve yüksek ateş kudretinde iki kişilik av tayyaresi, savaşta her tarafa ateş saçabilme gücü olduğunun kanıtlanması için Fransızların gözde uçağı Newport De Large'la savaşını ister. 1 Ağustos 1926 da temsili savaş yapılarak Ju A-35 ile Hürkuş kazanır. 
Hürkuş yurda döndükten sonra, Tomtaş emrinde biri 14 kişilik 3 motorlu Ju-23, diğeri altı kişilik tek motorlu Ju F-13 yolcu tayyareleriyle Ankara - Kayseri arasında ulaşım uçuşları yapar. Tarih 1927'dir. Hürkuş'un bu uçuşlarının, yurdumuzda ilk hava yolları uçuşları olduğu düşünülebilir 
Hürkuş, Tomtaş'a, Ju A-35'in kanatlarına benzin depoları ilavesi ile havada kalma süresini uzatarak Ankara ' Tahran uçuşunu direkt yaparak, İran devletine uçağı göstermek ve hükümetimizin rızasıyla devletimizin ihtiyacından fazlasının yabancı devletlere de satılabilmesi fikrini açmış. Bu yapılırsa hem devletimiz şereflenecek, hem de Tomtaş'a büyük faydası sağlayacaktı. O sırada henüz Tomtaş fabrikası teşekkül etmemiş ve Ju A-35 tayyaresi de Tomtaş'a devredilmemiş olduğundan bu uçuşu reddedilmişti.
Milli havacılığımız için güzel bir başlangıç olan Tomtaş ne yazık ki 1928 yılına kadar çalışmalarına devam edebildi. Kötü yönetimi yüzünden 1928'de iflas etmiş, daha doğrusu iflas ettirilmiştir. 
Hürkuş 1925'de Kurtuluş Savaşı öncesi İstanbul'da iken sevdiği fakat Anadolu'ya geçtiği için ailesi tarafından kendisine verilmeyen İhsan Hanım'la anlaşmış, eşinden ayrılarak onunla evlenmiş ve 1927'de Perran isimli bir kızı daha doğmuştur.
Bir yıllık aradan sonra Hürkuş Türk Hava Kurumundaki eski görev yeri olan Teknik şubeye döner. 1930 yılı sanayi kongresi Ankara'da toplanmış, Halkevi'nde de yerli mallar sergisi açılmıştır. Hürkuş burada yerli malı uçaklarının resim ve maketleri ile Vecihi K-XI uçak modelinin minyatürünü sergiler ve büyük ilgi görür. Kurumda boş durmaz, yeni model ve tiplerini tasarlamaya devam eder. 
1930 yılı yıllık iznini 2 ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy'de bir keresteci dükkanını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi K-XIV uçağını inşa etmiştir. İlk uçuşunu 16 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmış. Uçak iki kişilik, tek motorlu spor ve eğitim uçağıdır. Uçağı ile birlikte uçarak Ankara'ya dönmüş, Ankara üzerinde bir gösteri yapmış, Başbakan İsmet İnönü ve bazı komutanlar tarafından uçağı incelenerek tebrik edilmiş. Uçabilirlik sertifikası verilmesi için İktisat Bakanlığına müracaat ederek müsaade istemiş. 14 Ekim 1930'da, 'Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir' cevabını almış. 
Bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla Çekoslovakya'ya gönderilmesi kararı alınmış. Hürkuş, 6 Aralık 1930'da Prag'a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait bütün resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince de tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolu yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolu tamamlanmış. Hürkuş 23 Nisan 1931'de Çekoslovakya'lı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, baş köşesinde 'Yaşasın Türk Tayyareciliği' yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931'de Çekoslovakya'dan uçarak Türkiye'ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931'de Türkiye'ye gelmiştir. 
Hürkuş uçağının atıl kalmaması için Posta idaresi ile çeşitli görüşmelerde bulunur. İlk kurulmak istenen posta hattı Ankara-Erzurum ile Ankara-İstanbul arasında düşünülür. Bu arada Türk Hava Kurumu yeni bir turne planlar. Ankara'dan başlayan uçuş Aksaray, Konya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Muğla, Aydın, Denizli, Uşak, Eskişehir, Adapazarı, İzmit ve Yeşilköy'de tamamlanır. Uçuş büyük bir başarıyla tamamlanmıştır. Kurum şubeleri bağışlarla zenginleşmiştir, ama 3 Kasım 1931 tarihli telgrafta büyük yardımcısı makinisti Hamit'in işine son verilir Hürkuş'a ödenen uçuş tazminatı kesilerek Vecihi XIV uçağı uçuştan men edilir. Bundan sonraki uçuşların Milli Müdafaa Vekaleti tarafından verilecek uçakla gerçekleştirileceği bildirilir. Bu durum Hürkuş'un Kurum'dan tekrar ayrılmasına neden olur. Gezileri sırasında gençlikte oluşturduğu uçma sevgisi ile bir havacılık okulu açmayı düşünür.
21 Nisan 1932'de İlk Türk Sivil Tayyare Mektebi'ni kurar. İkisi kız olmak üzere 12 öğrenci kaydolur. 27 Eylül 1932'de eğitim ve öğretime başlanır. Okulun gayesi Türk gençliğini havacılığa alıştırmak, tayyareci kuşaklar yetiştirerek Türkiye Cumhuriyeti hava ordusunun yedek gücü olmaktı. Okulun motorlu ve motorsuz iki şubesi olacaktı. Eğitim teorik ve uygulamalı olarak yapılıyordu. Büyük bir atölyesi vardı. Kalamış'ta bir hangar ve uçuş alanı olarak kullandıkları küçük bir sahası, bir de Fikirtepesi'nde uçuş alanları vardı. İlk 12 öğrenci Sait, Tevfik, Muammer, Abdurrahman, Salih, Osman, Rıza, Hikmet, Hüseyin, Kenan, Bedriye ve Eribe idi. Öğrencilerin eğitim sırasında hiçbir kazası olmamıştır. Zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin Tekel İdaresi'nin ve İş Bankası'nın reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları olmuştur. 
Nuri Demirağ Bey, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933'de adı Nuri Bey olan Vecihi K-XVI kabin uçağı yapılmıştır. Aynı yıl tek satıhlı Vecihi KXV uçağını da inşa etmişler ve 30 Ağustos 1933'de iki Vecihi XIV, iki tane Vecihi XV ve Nuri Bey Vecihi-XVI uçakları ile öğrencileri İstanbul göklerinde gösteri uçuşu yapmışlar. Okulda, bir de Vecihi SK adlı uçak motoru ile çalışan deniz botu yapılmıştır. 
Öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan, Muammer Öniz, Osman Kandemir, ilk kadın tayyarecimiz Bedriye Gökmen ve kızı (yeğeni) Eribe yalnız uçmayı başarmışlar. Vecihi Sivil Tayyare okulu parasal sorunlardan ve yetiştirdiği öğrencilerin diplomalarına denklik verdirememiş olmasından kapanmıştır. 
1935 yılı başlarında Türk Hava Kurumu Başkanı Fuat Bulca, çağrılı olarak Rusya'ya gider. Orada sivil havacılığın durumunu görür ve dönüşünde Atatürk'e anlatır. Atatürk, gezdiği her yerde kendisini havadan saygıyla izleyen, gazetelerdeki yazılardan izlediği Hürkuş hakkında da Fuat Bey'den bilgi ister. Aldığı cevaplar karşısında Büyük Atamız :
'Ya, öyle mi? O halde Türk Kuşu namı ile yeni bir çalışma yolu açın ve Vecihi'den faydalanın!' emrini verir. Hürkuş Ankara'ya çağrılır. O da uçağına atlayarak Ankara'ya gelir. Hürkuş bu durumdan çok sevinçlidir. Türk Kuşu'nda yapılması düşünülenler, onun gerçekleştirmek istediği şeylerdir. Baş öğretmen olarak amatör gençleri çalıştırmak, Etimesgut hangarlarını yapmak, yaz kampı için uçuş sahası İnönü'nün bulunması ve okulunda yetiştirdiği öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan ve Muammer Öniz'in Rusya'ya eğitime gönderilmesi onun mutluluğu olur. 
Ne yazık ki 29 Ekim 1936'da yeğeni Eribe'nin şehit olması onu çok üzmüştür. Türk Hava Kurumu, 1937 sonbaharında mühendislik eğitimi için Hürkuş'u Almanya'ya gönderir. Vecihi Hürkuş, Weimar Mühendislik Mektebine ihtisas sınıfından başlatılmış, iki yıl sonra da mezun olmuştur. 27 Şubat 1939'da Tayyare Makine Mühendisliği diplomasını almıştır. Türkiye'ye döndüğünde Bayındırlık Bakanlığına başvurarak, 'Tayyare Mühendisliği Ruhsatnamesini' almak istedi. Ancak yetkililer, 'iki yılda mühendis olunmaz' diye bir gerekçe ile kabul etmemişlerdir. Mühendisliğini Danıştay kararı ile kabul ettirir. Türk Hava Kurumu'nda da yönetim değişmiş, vazifeleri başkalarına verilmiştir. O günkü koşullarda teknik imkanın olmadığı Van'a tayin edilir. Bunun üzerine istifa ederek kurumdan ayrılır. Havacılıktan uzun bir ayrılıktan sonra 1947'de Kanatlılar Birliği'ni kurdu. Gençlerin büyük ilgi gösterdiği bir kuruluş oldu. 1948'de Türk Hava Kurumu'ndan Magister tipi bir öğrenim uçağı temin ettiler. Kanatlılar adlı bir dergi çıkarttılar. Büyük çoğunluğu üniversite öğrencileri olan Kanatlılar Birliği fazla yaşayamadı. 
1951'de beş arkadaşıyla birlikte havadan zırai ilaçlama yapmak üzere Türk Kanadı adı ile bir şirket kurmuş, Sait Bayav ve Muammer Öniz'le İngiltere'ye giderek Auster tipi üç uçak almışlar. Türkiye'ye döndükten sonra ortaklar arasında çıkan anlaşmazlık üzerine Hürkuş, haklarından vazgeçerek şirketten ayrılır.
1952'de Paro mamasının reklamını yapmak için tekrar İngiltere'ye giderek Proctor V tipi dört kişilik hafif turist tipi tayyare alır. Bu tayyare ile değişik müesseselerin reklamını yaptı. Paro bebek maması, Puro sabunu gibi gıda ve malzemeleri ufak kağıt paraşütlerle uçaktan dağıtarak, kanatlarına taktığı patiskalar üzerine bankaların isimlerini yazarak reklamcılık yaptı. 
6 Ağustos 1954'de kırkıncı hizmet yılını kutlamak için Yeşilköy Hava Limanı salonlarında Türk Havacılar Bayramı adıyla bir jübile yapıldı. 29 Kasım 1954'de Hürkuş Hava Yollarını kurdu. Türk Hava Yolları'nın seferden kaldırdığı uçaklardan 8 tayyareyi Ziraat Bankasından kredi ile almıştı. Bir takım güçlüklerle uğraşarak hava yollarının sefer yapmadığı yerlere seferler koyarak , izin vermediklerinde gazete taşıyarak çalışmak istedi, ama sabotajlar, uçaklarının parçalanması ve sonunda uçuştan men edilerek uçamadı. Buna rağmen uslanmadı. Elinde kalan son uçağını da Maden Tetkik Arama Enstitüsü'nün emrinde kullanarak Güney Doğu Anadolu'da torium, uranium ve fosfat arayarak zor doğa koşullarında çalıştı. 
Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, uçamayacak duruma düşürülen uçaklarının sigorta giderleri ve bunların faizleri borcuna eklenmiş, vatana hizmetten kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konmuştur. 
Ankara'da anılarını yazarken, bir kaza sonucu beyin kanamasından komaya girdi. Gözleri ve kalbi göklerde olan Vecihi Hürkuş, insanların aya ayak basmak üzere uçtuğu gün olan 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastahanesi'nde hayata gözlerini yumdu.

  • ÜNVAN : Pilot
  • RÜTBE : Merhum Emk. Asb.










--------------------------------------------------------------------------

*** Valilik Mustafa hakkında dava açar,

***kendi görev tanımı dışında davranıyor”** diye. 


------------------------------------------------------------------------

 
 
 
Yıl 1943. 
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. 
Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. 
Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. 
Amirlerine durumu bildirir.
 – Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu
 – Alıyorum.
 – Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak?
Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.
23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur.
Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. 
Eşi önce “Deli misin bey?” der ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.
O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. 
İki tane de sandık yaptırır. 
İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. 
Sandıkların üstüne “Kitap İade Sandığı” yazar.
Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”
Köydeki çocuklar şaşırır. 
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. 
Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. 
Geyikler yerine eşeği var. 
Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.
“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.
Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. 
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. 
Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. 
Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. 
Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.
Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. 
Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. 
Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der.
Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). 
Salı günlerini kadınlar günü yapar. 
Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. 
On makine yetmediği için sıra oluşur. 
Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. 
Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. 
Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 
50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.
Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 
2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.
Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. 
Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
Girişimcilik ne biliyor musun?
Bulunduğun yere yenilik katmalısın.
Mutlaka adım atmalısın.
Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş.
İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.
Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.


Veysel Eroğlu`nun bürokasi isyanı

DSİ Genel Müdürü Prof. Dr. Veysel Eroğlu, bürokrasinin katı yapısından şikayet ederek, bazen işlemlerin yürütülebilmesi için bizzat kendisinin dosya takibi yaptığını açıkladı.

Eroğlu, Avrasya Bir Vakfı`nın Küçükçekmece`deki merkezinde ``Türkiye`nin Su Meselesi, Ülkemizin Kalkınmasında Suyun Yeri ve Önemi`` başlıklı konferans verdi. Emekli Orgeneral Necdet Timur`un başkanlık ettiği konferansta, suyun ülkeler için hayati bir sorun olduğunu vurgulayan Eroğlu, sağlıklı su temin edilememesinin, salgın hastalıklardan, insanların psikolojilerinin bozulmasına, tarım alanlarının sulanamamasından sanayi üretiminde düşüşe kadar birçok olumsuz etkiye yol açtığına işaret etti. İstanbul`a bir hafta su verilmemesi halinde binalara yapılacak sadece su depolarının maliyetinin 10 milyar YTL`yi bulacağını belirten Eroğlu, hastalıkların tedavi giderleri, üretimdeki düşüş gibi etkenler de dikkate alınırsa İstanbul`a su verilememesinin maliyetinin 20 milyar dolara çıkacağını anlattı. Su kaynaklarıyla ilgili planlamaların 40-50 yıl gibi uzun vadeli olması gerektiğini kaydeden Eroğlu, 1994 yılında İSKİ Genel Müdürlüğü koltuğuna da İstanbul`un 2040 yılına kadar su sorununu çözmek için oturduğunu, ancak bunu o zaman söyleyemediğini belirtti. Veysel Eroğlu, ``İnsanlar kuyruklarda su beklerlerken, 15 günde bir su alırlarken bunu söyleseydim, kadınlar tarafından süpürgenin sapıyla kovalanmama neden olurdu`` şeklinde espri yaptı. Suyun çok kıymetli olduğunu, gözbebeği gibi bakmak gerektiğini ifade eden Eroğlu, Türkiye`nin su zengini olup olmadığı konusuna açıklık getirirken de, kişi başına yıllık su tüketim miktarı 10 bin metreküpün üzerindeki ülkelerin su zengini, 3-10 bin metreküp arasında olanların yeterli suyu bulunan, bin-3 bin metreküp arası olanların su sıkıntısı çeken, bin metreküpün altındakilerin ise su fakiri ülke olduklarını kaydetti.

Eroğlu, Türkiye`de kişi başına yıllık su tüketim miktarının 1.600 metreküp olduğunu belirterek, ``Türkiye su zengini bir ülke değildir. Suyu kıt kanaat kendine yetmektedir`` dedi. Türkiye`nin su kaynaklarından hidroelektrik enerjisi üretiminin de düşük olduğunu belirten Eroğlu, ucuz, çevreci ve elektrik fiyatlarının sigortası olarak nitelendirdiği hidroelektrik enerji üretiminin, su kullanım hakkı anlaşmaları ile özel sektöre açıldığını, 9 bin 250 megavatsaat kurulu güçte, takribi yatırım tutarı 9.2 milyar dolar olan 535 hidroelektrik santral projesi başvurusu bulunduğunu bildirdi. -BÜROKRASİDEN ŞİKAYET-

DSİ Genel Müdürü Eroğlu, bekleyen projeler nedeniyle yılda 86 milyar kilovatsaat elektrik üretilebilecek suyun denize aktığını, yıllık kaybın 6 milyar dolar olduğunu belirterek, ``Katı bir bürokrasi var. Takip etmezsen yazı çıkmıyor. Bazı yazıların takibini bizzat yapıyorum`` dedi. Türkiye`de, İstanbul`un ihtiyacının 50 misli kadar, 112 milyar metreküp kullanılabilir net su kaynağının bulunduğunu bildiren Eroğlu, 2004 sonu itibariyle sulamada yüzde 74, içmede yüzde 15, sanayide yüzde 11 olan su tüketiminin 2023 yılında, yüzde 65 sulama, yüzde 15 içmede, yüzde 20 sanayide kullanım olarak öngörüldüğünü kaydetti. AA







 

Hidrojen merkezine oto yan sanayiinden başkan

Hidrojen enerjisi alanında dünyaya örnek olacak uygulamalar yapmak üzere kurulan ICHET’in başına, Enerji Bakanı’nın arkadaşı Mustafa Hatipoğlu atandı. ‘Hidrojen konusunda çalışmam yok’ diyen Hatipoğlu, oto yan sanayii şirketinde Ar - Ge müdürüydü

01:22 | 27 Mart 2008






Hidrojen merkezine oto  yan sanayiinden başkan

Hidrojen konusunda pilot projeler yapmak için kurulan ICHET’e başkan olarak  bu alanda hiçbir çalışması olmadığını belirten Mustafa Hatipoğlu atandı. Hatipoğlu, Enerji Bakanı Hilmi Güler’in üniversiteden arkadaşı, Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi (ICHET) de Enerji Bakanlığı’na bağlı.
ICHET, hidrojen araştırmaları konusunda dünya çapında otorite sayılan Prof. Dr. Nejat Veziroğlu’nun Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Teşkilatı’nı (UNIDO) ikna etmesi sonucu Türkiye’de kurulmuş,  Veziroğlu da ABD’de çalıştığı üniversiteden 3 yıl izin alarak kurumun başına geçmişti. Veziroğlu görevinden ayrılırken 3 yıllık süreyi uzatmamasında hükümetin söz vermesine karşın arazi tahsisi yapmaması ve ödeneklerini aksatmasının büyük rol oynadığını söylemişti.
Dönüşü öncesinde Milliyet’e yaptığı açıklamada ‘buruk ayrıldığını’ belirten Veziroğlu, 1980’den beri hidrojen enerjisi konusunda BM’ye danışmalık hizmeti veriyordu ve bu alandaki çalışmalarından dolayı Nobel’e aday gösterilmişti.
Veziroğlu’ndan sonra vekâleten yürütülen başkanlığa bir süre önce asaleten atama yapıldı ve ICHET’nin başına, daha önce otomotiv yan sanayiinde Araştırma - Geliştirme  müdürü olarak çalışan Mustafa Hatipoğlu atandı.  Hatipoğlu’nun başkanlığı UNIDO  tarafından da onayladı.

‘Hidrojenci değilim’
2004 yılında kurulan ICHET ’te 1 Şubat itibariyle göreve başlayan Hatipoğlu, bundan önce Bursa’da otomotiv yan sanayinde faaliyet gösteren Mako adlı bir şirkette çalışıyordu. Mesleği makine mühendisliği olan Hatipoğlu, 26 yıl boyunca çalıştığı bu şirketten Araştırma - Geliştirme Müdürü olarak ocak ayında emekli oldu.
Hatipoğlu, hidrojenle ilgili  çalışmalarını sormamız üzerine, “Hidrojen konusunda hiçbir çalışmam yok.. Ama enerji projeleri dolayısıyla hidrojenle ilgili konuların içindeyim, ama hidrojenci değilim tabii” diyerek yanıtladı.
UNIDO’yla yapılan protokole göre  Enerji Bakanlığı merkeze 5 yıl boyunca 40 milyon dolar kaynak aktaracak. UNIDO ise yapılan atamaları onaylanmakla yetkili olacak.

‘Bakan, arkadaşım’
Birçok ülkede hidrojen enerjisi araştırmaları yürüten merkezin bilimsel kapasitesinin yüksek olması gerektiği belirtiliyor. Veziroğlu bu alanda dünya çapında otorite sayılan bir isimdi. Vekâleten başkanlık yapan Prof. Dr. Engin Türe de Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK) enerji bölümünde başkanlık yapmıştı.
Hatipoğlu, Enerji Bakanı Hilmi Güler’le üniversiteden arkadaş olduğunu, Türk Havacılık ve Uzay Sanayi’nde (TUSAŞ)  birlikte çalıştıklarını, Güler’in ‘belli bir şeyin imalatı’ gibi konularda kendisini çağırıp görüş aldığını söyledi.

Sitede yanlış bilgi
ICHET’in internet sitesinde, Hatipoğlu’nun 1990 yılından bu yana Enerji Bakanlığı’yla “düzenli şekilde teknik danışman olarak ilişkili olduğu” belirtilirken, Hatipoğlu’nun verdiği bilgiye göre resmi bir ilişki söz konusu değil. Hatipoğlu  konuyla ilgili olarak  ”(Bakan) zaman zaman Ankara’ya çağırır. Mesela, belli bir şeyin imalatı nasıl olabilir... Yani bu resmi bir danışmalık değil de fikir teatisi şeklinde bir şey” diye konuştu.

 

Bursa Gözlük’ü kurdu
UNIDO-ICHET’in internet sitesinde Mustafa Hatipoğlu ’nun geçmişiyle ilgili olarak şu bilgiler yer alıyor:
1976’da Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Makina Mühendisliği Bölümü’nden yüksek lisans diploması aldı.
Doktora tezini  ‘motor vitesleri’ üzerine yaptı.
1978’e kadar TUSAŞ’ta çalıştıktan sonra Bursa Gözlük adlı şirketi kurdu.
1982-2008 döneminde Bursa’da otomotiv yan sanayiinde faaliyet gösteren Mako’da çalıştı.
2007 başından bu yana ulaştırma ve KOBİ’ler alanında AB Türkiye delegesi.

 

Erbakan’ın danışmanı ile işbirliği görüşmesi
Dr. Mustafa Hatipoğlu’nun ICHET başkanlığına geldikten sonra yaptığı ilk işlerden birisi, Yavuz Motors adlı bir otomotiv yan sanayii şirketiyle “hidrojenle çalışan dizel motor teknolojisi ile ilgili araştırmalar” yapmak konusunda işbirliği kararı almak oldu. Yavuz Motors’un sahibi Sedat Çelikdoğan, kapatılan Refah Partisi’nin başkanı Necmettin Erbakan’ın başbakanlığı döneminde  başdanışman olarak görev yapmıştı.
Şirketin Finans Müdürü ve Sedat Çelikdoğan’ın oğlu Sezai Çelikdoğan, konuyla ilgili olarak önümüzdeki dönemde projeler geliştirip ICHET’e sunacaklarını kaydetti. Çelikdoğan şirkette toplam 90 kişinin çalıştığını, araştırma-geliştirme bölümünde de 5 kişinin olduğunu söyledi. Cirolarının 10 milyon YTL olduğunu belirten Çelikdoğan, ürünlerini satmak üzere büyük şirketlerle anlaşmak üzere olduklarını kaydetti.

“Geçmişin fosilinden  geleceğin hidrojenine”
ICHET tarafından hazırlanan sunumlardan birinde kurumun geçmişin fosil yakıtıyla geleceğin hidrojen enerjisi arasında bir köprü olduğu belirtiliyor. Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi’nin temel hedefi gelişmiş ve gelişen ülkeler arasında, araştırma kurumları ve piyasa arasında köprü olmak.
Türkiye’de hidrojen yakıtlı tekne, hidrojen yakıtlı belediye otobüsleri gibi projeler yürüten merkezin Arjantin’de “rüzgâr hidrojen” Romanya’da “biyokütle enerji üretim” projeleri var. Kurumun proje yürüttüğü diğer ülkeler arasında Libya, Cezayir ve Hindistan yer alıyor.

 

Arazi tahsisinde 4 yıllık rötar
Prof. Dr. Nejat Veziroğlu’nun 3 yıllık ICHET başkanlığı döneminde merkeze bir arazi tahsis edilememiş, Veziroğlu gö-     revinden ayrılırken Milliyet’e yaptığı açıklamada  “Türkiye’de bürokrasi büyük zorluklar çıkarıyor. Benim de bu işlerin böyle ağır aksak işlemesine çok canım sıkıldı. ABD’ye erken dönmemde Türkiye’de işlerin uzaması, arsa tahsisinin bir türlü gerçekleştirilememesi de büyük rol oynadı” demişti.
Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi halen Boğaziçi Elektrik Dağıtım AŞ’nin (BEDAŞ) binasında faaliyet gösteriyor. ICHET’te Mayıs 2007’den başlayarak 9 ayda başkanlık görevini Prof. Dr. Engin Türe vekaleten yürütüyordu. 2005’ten beri ICHET’te çalışan Türe, daha önce TÜBİTAK’ta enerji bölümünde başkanlık yapmıştı.
Dr. Mustafa Hatipoğlu araştırma kampusunun kurulacağı İstanbul Alibeyköy’deki arazi tahsisiyle ilgili işlemlerin Ankara kısmının  geçen hafta tamamlandığını, bundan sonra İstanbul’daki mercilerle muhatap olacaklarını söyledi. Hatipoğlu, kampusun 2-2.5 yılda tamamlanacağını da sözlerine ekledi. Bu durumda ICHET kurulduktan 6-7 yıl sonra araştırmalarını yapabileceği bir kampusa sahip olacak.

















A



 

Deniz suyundan hidrojen üretimi

Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi (UNIDO-ICHET) Genel Direktörü Dr. Mustafa Hatipoğlu, hidrojenin petrol yakıtlarına göre ortalama 1.33 kat daha verimli bir yakıt olduğunu belirtti

 

Güncelleme: 10:02 TSİ 03 Aralık 2008 Çarşamba
 
İSTANBUL - Haliç Üniversitesi Mecidiyeköy Yerleşkesi’nde yapılan “Deniz Suyundan Hidrojen Üretimi” konulu uluslararası çalıştayda konuşan Hatipoğlu, ekonomik yoldan hidrojen üretimi konusunda çalışmaların devam ettiğini, çalıştayda bu konudaki son gelişmelerin tartışılacağını ve kaydedilen ilerlemelerin paylaşılacağını ifade etti.






  atipoğlu, ısı ve patlama enerjisi gerektiren her alanda kullanılan hidrojenin yakıt olarak tüketildiğinde, atmosfere atılan atığın sadece su veya su buharı olduğunu belirterek, “Kullanımı temiz ve kolay olan hidrojen petrol yakıtlarına göre ortalama 1.33 kat daha verimli bir yakıttır” dedi.

Hidrojenden enerji elde edilirken, su buharı dışında çevreyi kirletici ve sera etkisi artırıcı hiçbir gaz ve zararlı kimyasal madde üretiminin söz konusu olmadığını vurgulayan Hatipoğlu, hidrojen gazının farklı yöntemlerle elde edilebildiği gibi su, güneş enerjisi veya onun türevleri olarak kabul edilen rüzgar, dalga ve biyokütle ile de üretilebildiğini kaydetti.

Hatipoğlu, mevcut koşullarda hidrojenin diğer yakıtlardan yaklaşık üç kat pahalı olduğunu ve yaygın bir enerji kaynağı olarak kullanılmadığını dile getirerek, hidrojen enerjisinin yaygın olarak kullanılmasının, üretimindeki maliyetleri düşürecek teknolojiklerin geliştirilmesine bağlı olduğunu söyledi.

Türkiye’nin, deniz suyunda inanılmaz bir kaynağa sahip olduğunu dile getiren Hatipoğlu, ancak bu kaynağın sadece balıkçılıkta ve ulaşımda kullanılmasının üzücü olduğunu belirtti.

Deniz suyundan enerji de elde edilebileceğine dikkati çeken Hatipoğlu, 2010 yılında İstanbul’da yapılacak olan Hidrojen Konferansı öncesinde uzmanların İstanbul’da bir araya gelmesinin Türkiye için önemli olduğunu dile getirdi.

Zaten sınırlı olan içme suyu kullanımının yerine deniz suyunun hidrojen enerjisi üretiminde kullanılabilmesinin büyük önem taşıdığını kaydeden Hatipoğlu, üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye’nin bu avantajını iyi değerlendiremediğini savundu.

Alternatif ve çevre dostu enerji kaynağı arayışında en başarılı sonuçları veren hidrojen enerjisinin üretiminde, sınırlı kaynaklar olan doğalgaz ve petrolden yararlanıldığını belirten Hatipoğlu, hidrojen enerjisinin üretimi için ucuz kaynak ve yöntem arayışında ise elektroliz teknolojisinin ön plana çıktığını kaydetti.

Almanya, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye’den uzmanların katıldığı çalıştay yarın sona erecek.








1-VEZİROĞLU   ABD YE DÖNDÜ
2- YARDICISI GÖREVDEN ALINDI
3-GEÇ.MRKZ YERLİ-YABAN PERS. DEĞİŞTİ
3-KAMPÜS-MERKEZ ARAZİSİ VERİLMEDİ
4-İBB  TANITIM AMAÇLI  1 OTOBÜS ALMADI
BOĞAZ GEMİ ATIK YAĞL ENERJİ  PROJ YAPT
   2010 DA  PORTEKİZDE  ,DÜN.BEL.BŞK. DA
   HİDROJEN ARAŞT.ÇALIŞMALRINI ANLATTI
5-DÜNYA HİDR FUARINA ,BAŞBKN KATILMDI
6-VEZOĞLUNUN RAPORU BAŞBK CEVAPSIZ
-SPONSOR ELİMSAN EKONOMİK LİNC OLDU
7-
BENZİN 4 TL-DÜN EN PAHALI YAKITI  BİZD


TÜRK EİNSTEİN�LAR FİRARDA
TÜRK EİNSTEİN�LAR FİRARDA
ATO�NUN RAPORUNA GÖRE YURTDIŞINDA OKUYAN 50 BİN KiŞiNİN TÜRKİYE�YE YILLIK MALİYETİ 1.5 MiLYAR DOLARI, 5 YILLIK EĞİTİM MALİYETİ İSE 7.5 MİLYAR DOLARI AŞIYOR
YURT DIŞINDA EĞİTİM GÖREN 100 KİŞİDEN 59�U DÖNMÜYOR.
TÜRKİYE, YURT DIŞINDAKI 50 BİN ÖĞRENCİDEN GERİ DÖNMEYEN 30 BİNİ İÇİN HER YIL 900 MİLYON DOLAR ÖDEMEKLE KALMIYOR, 5 YILLIK EĞİTİM SONUNDA DÖNMEME MALİYETİ 4.5 MILYAR DOLARI BULUYOR.
AYGÜN: �TÜRKİYE AKLINI KAYBEDİYOR
BEYİN GURBETÇİLERİ SADECE BAVULLARIYLA GİTMEZ
Bir yandan 2 milyona yaklaşan gencimiz üniversiteye girmek için ter döküyor, diğer yandan yetiştirdiğimiz beyinler yurt dışına göç ediyor.
İyi eğitim görmüş, düşünen, üreten, nitelikli işgücümüz, yıllar ve milyarlar harcayarak yatırım yaptığımız beyinlerimiz, gerekli ortamı ya da refahı sağlayamadığımız için yurtdışına uçup gidiyor. Birbirinden önemli buluşlara imza atarak insanlığa büyük katkı sağlayan �Bilimin Gurbet Kuşları� Ankara Ticaret Odası (ATO)�nın son raporuna konu oldu.
İyi eğitim gören her 100 kişiden 59�unu elimizden kaçırdığımızı gözler önüne seren Ankara Ticaret Odası (ATO)�nın hazırladığı �Türk Beyin Gurbetçileri� raporuna göre Türkiye, beyin göçü en fazla olan 32 ülke içinde 24�üncü, yurt dışına en çok öğrenci gönderen ülkeler arasında ise 11�inci sırada yer alıyor.
GÖÇÜN MALİYETİ YÜKSEK
Yurt dışında üniversite eğitiminin maliyeti öğrenci başına yıllık 30 bin doları buluyor. Buna göre yurtdışında okuyan 50 bin kişinin Türkiye�ye yıllık maliyeti 1.5 milyar doları, 5 yıllık eğitim maliyeti ise 7.5 milyar doları aşıyor. Rakam büyük ancak beyinler kolay yetişmiyor. Türkiye bu bedeli seve seve ödüyor. Ancak sorun gidenler geri dönmeyince başlıyor.
Türkiye, yurt dışına giden 50 bin öğrenciden 30 bini için her yıl 900 milyon dolar ödemekle kalmıyor, 5 yıllık eğitim sonunda dönmeme maliyeti 4.5 milyar doları buluyor. Bu da gelişmiş ülkelere karşılıksız hibe anlamına geliyor.
Örneğin, devlet işletme eğitimi almak üzere ABD�ye gönderdiği bir gence eğitimi süresince yaklaşık 100 bin dolar harcıyor. Ancak gençler Türkiye�ye dönmek yerine ABD�de kalmayı tercih ediyor. Çünkü Türkiye�de bir bankada çalıştığında yaklaşık 700 dolar maaş alacakken; ABD�de bu ücretin 10 katından fazlasını alabiliyor.
BEYİN AVCISI ÜLKELER
Rapora göre 24 bini Almanya�da, 15 bini Amerika�da olmak üzere 50 binden fazla Türk genci yurt dışında eğitim görüyor. Bu ülkeleri İngiltere, Kanada, Belçika, Avustralya, Fransa ve G. Afrika�ya izliyor. Türkiye ABD�de en fazla öğrenci okutan 9�uncu ülke konumunda.
Gençlerin akıllarını çelen, hayallerini süsleyen bu ülkeler vasıfsız işçilere kapılarını giderek daha sert önlemlerle kapatırken, yetişmiş ve eğitimli işgücüne büyük kolaylıklar sağlıyor. Örneğin bir numaralı beyin avcısı konumundaki ABD, her yıl 200 bin kalifiye elemana, Kanada ve Avustralya ise 40 bin kalifiye elemana geçici çalışma vizesi veriyor.
Türkiye�de beyin göçünün 1960�lı yıllarda ilk kez tıp doktorları ile başladığı belirtilen rapora göre doktorları, mühendisler ve sonra bilimadamlarının izlediğine vurgu yapılıyor. Bugün sadece Amerika�da 3 bin 600 Türk doktoru bulunuyor. Bunlardan sadece 90�ının Türkiye�ye dönmüş olması, gidenin kolay kolay gelmediğini ortaya koyuyor.
GİDEN DÖNMÜYOR
Raporda son 12 yılda sadece Milli Eğitim Bakanlığı'nın bursuyla yurt dışına giden 1991 gencimizden 769'unun dönmediği (% 38), buna paralel olarak, TÜBİTAK bursiyerlerinin ülkeye dönmeme oranının ise % 21 olduğu belirtiliyor.
Geri dönmeme en çok mühendislikte (bilgisayar, uçak, elektrik-elektronik, haberleşme, makine, kimya, endüstri, maden, metalurji, bioteknoloji gibi dallarda), tıpta ve daha az oranda sosyal bilimlerde yoğunlaşıyor. Fen bilimlerinde master ve doktora çalışmasını tamamlayanlar araştırma merkezleri ve teknoparklarda yüksek ücretle çalışma imkanı bulabiliyor.
BEYİN MEZARLIĞI
Dönen beyinler ise, bilgi birikimleri ve deneyimleri doğru yerlerde değerlendirilmediği, aldıkları ücretler geçinmelerine yetmediği ve mesleki gelişimleri sekteye uğradığı için mutlu değil. Yurtdışına gitmeyip Türkiye�de kalanların önemli bir kısmı da ya küstürülüyor ya da düşük ücret ve düşük motivasyonda çalıştırılıyor. Bu durum �Beyin Küsmesi� olarak adlandırılıyor ve Türkiye adeta bir �Beyin mezarlığı� na dönüyor.
Raporda, Karbon kaplama teknolojisini icat ederek bilim dünyasında çığır açan ve ABD�nin �Yüzyılın 100 bilimadamı� ndan biri kabul ettiği Prof.Dr.Ali Erdemir� e, yıllar önce iş aradığı Türkiye�de resepsiyon memurluğu uygun görülmesi beyin küsmesine çarpıcı bir örnek olarak gösteriliyor.
Türkiye, �Zakkumcu Doktor� olarak tanınan Genel Cerrah Opr. Dr. Ziya Özel� in hikayesi de Erdemir�in kinden farklı değil. Türkiye�de şarlatanlıkla suçlanan Özel, küsüp ABD'ye gitti. 1992'de ABD'den zakkumdan elde edilen "Oleander" maddesinin bağışıklık sistemini güçlendiren etkisi üzerine patent aldı. 1995'te bu konudaki araştırma haklarını bir ABD firmasına satan Özel'in oluşturduğu ilaç, ABD'de Teksas eyaletinin San Antonio kentinde bulunan Ozelle Pharmaceuticals Laboratuvarı'nda üretilmeye başlandı.
Cleveland Kanser Kliniği'nde gerçekleştirilen ve zakkumdan elde edilen hammaddenin tümörlere karşı etkili olduğunu gösteren klinik çalışma, ABD'de Amerikan Klinik Onkoloji Cemiyeti'nin 2001 yılında düzenlediği konferansta da sunuldu. İrlanda'da bazı durumlarda ilacın kullanılmasına izin verilmişken, Honduras'ta ilaç resmen eczanelerde satılmaya başlandı. Türkiye önümüzdeki yıllarda bu ilacı ithal etmek zorunda kalırsa şaşmamak gerekir.
CEP DOLMAYINCA BEYİN GÖÇÜYOR
Raporda beyin göçüne neden olan etmenlerin başında ekonomik koşullar gösteriliyor. Düşük ücret politikası, vergi oranlarının yüksek olması, ekonomik istikrarsızlık, gelecek endişesi, en fazla işsizliğin üniversite mezunları arasında olması, üniversite mezunlarının %70�inin meslekleriyle ilgisiz işlerde çalışması gibi nedenlerin yanısıra, siyasal istikrarsızlık, siyasetin ve kayırmacılığın iş hayatına girip onu kontrol etmesi gibi siyasal nedenler, Ar-Ge�ye, bilim ve teknolojiye değer verilmemesi, fikir üretiminin ve buluşun para etmemesi ve desteklenmemesi gibi bilim ve teknoloji politikalarındaki yanlışlıklar ve kişi başına (142 dolar) en az eğitim harcaması yapan 5�inci ülke olmamız, eğitim harcamasında 109 ülke içinde 105�inci sırada yer almamız gibi eğitim sistemindeki çarpıklıklar beyin göçünü tetikleyen diğer nedenler olarak sıralanıyor.
MODERN DÜNYANIN İBNİ SİNA�LARI
Rapora göre Amerika�da yaşayan Türk Doktorlar Birliği�ne kayıtlı tam 1.150 doktor bulunuyor. Onlar artık Amerika�da gelenekselleşmiş �en iyi doktorlar� sıralamasına kolaylıkla giriyor. Biri, modern dünyanın hastalığı obezite ile ilgili çalışıyor, bir diğeri beyin kanamalarının, karaciğer naklinin, sindirim hastalıklarının tedavisinde çığır açıyor. Harvard, Cornell, Yale, John Hopkins gibi hastanelerinin en önemli isimlerinin başında modern dünyanın İbni Sinaları olan Türkler geliyor. Onlar ki, çalıştıkları hastanelerin girişine artık Türk Bayrakları çektiriyor, İstiklal Marşımızı dinlettiriyor. Gazi Yaşargil, Mehmet Öz, Gökhan Hotamışlıgil, Münci Kalayoğlu ve daha nice doktorumuz yabancı ülkelerde göğsümüzü kabartıyor ancak, bu tablo beyin göçünün Türkiye fotografını en acı biçimde gözler önüne seriyor.
TÜRK BEYİN GURBETÇİLERİ
Prof. Dr. Muzaffer Şerif: Sosyal Psikoloji alanında dünyada otorite Psikoloji kürsüsü Öğretim Üyesi Dr. Muzaffer Şerif Güneydoğu Anadolu�da köylüler arasında yaptığı bilimsel araştırmaları esnasında zamanın yönetimi tarafından gözaltına alınır. Emniyette sorgu-sual, mahkeme derken derdini kimseye anlatamaz. Bu yetenekli beyini ABD görür ve derhal sahip çıkar. Adına Enstitü kurar. Ölümü üzerinden yıllar geçmesine rağmen Muzaffer Şerif Sosyal Psikoloji bilim dalının dünyadaki en etkili tek ismi olarak kalır. Günümüzde kullanılan psikoloji kavramlarının isim babası olur. Fakat bu büyük beyin artık bizim değildir. Çünkü bu gerçek bilim adamımız ABD vatandaşıdır ve soyadı da SHERIFF olarak değiştirilmiştir.
Gazi Yaşargil: Beyin Cerrahı. Alanı nöroşirürjide rakipsiz kabul edilen Yaşargil, halen Amerika�da yaşıyor.
Mehmet Öz: Kalp hastalıkları uzmanı. New York Colombia Üniversitesi�nde görev yapan kalp cerrahı Öz, Batı tıbbı ile alternatif tıbbı birleştiren çalışmalarıyla tanınıyor.
Çapa Tıp Fakültesi�nden mezun olan Ankaralı Murat Günel de beyin gurbetçilerinden. �Yeni Gazi Yaşargil� denen Günel, Yale-Çapa arasında kurulan beyin göçü köprüsünden geçenlerden sadece biri. Murat Günel, beyin cerrahı Gazi Yaşargil'den sonra beyin ve damar cerrahisinde dünyada isim yapan ikinci Türk doktoru olarak biliniyor. Günel, başında olduğu laboratuvarında beyin ve damar hastalıkları, moleküler biyoloji ve genetiği üzerine araştırmalar yapıyor, Yale Üniversitesi�nde bölüm başkanlığı yapıyor. Yılda yaklaşık 300 ameliyat yapan Murat Günel, ABD'de mesleğindeki sayısız ödülün sahibi ve pek çok organizasyonun da yönetim kurulunda bulunuyor. �Dahi Türk� olarak adlandırılan bilim adamı, beyin kanamalarının önemli nedenlerinden biri olan damar balonlaşması, tıp dilindeki adıyla �anevrizmalar� konusunda çalışmalarıyla tanınıyor.
Dr.Gökhan Hotamışlıgil: Harvard Üniversitesi�nde Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı. Obezite, şeker hastalığı ve kalp hastalıklarıyla ilgili kendisine patent kazandırmış çalışmaları var.
Emrah Yücel: Oscarlı afişlerin sahibi. Özellikle ödül aldığı "Frida" afişi ve "Rüyamdaki Amerika", "28 Gün", "Panama Terzisi", "Kadınlar Ne İster" ve daha birçok Hollywood filminin afişleriyle tanıdığımız Yücel şu anda Amerika�da yaşıyor.
Feryal Özel: NASA'nın en başarılı astrofizikçilerinden. Bilimadamı Einstein�ın aralarında bulunduğu 20 dehadan oluşan Büyük Fikirler Listesi'nde yer alıyor.
Prof. Dr. Atilla Ertan:A.Ü. Tıp Fakültesi mezunu Gastroenterolog, ABD'nin en seçkin 10 klinik hekimi arasına girdi. Ertan, dünyaca ünlü ünlü Methodist Hastanesi'nde sindirim hastalıkları konusunda tıbbi direktörlük görevinde bulunuyor.
Prof. Dr. Ali Erdemir: Nano teknoloji kullanarak geliştirdiği yapay elmas özelliği taşıyan buluşuyla, uygulamalı bilimin Nobeli R&D ödülünü 3 kez kazandı. 1987 yılından beri ABD'nin Chicago kenti yakınlarında bulunan Argon laboratuvarlarında araştırmalarını sürdürüyor.
Prof.Dr.Aslıhan Yener: Chicago Üniversitesi'nde görevli Arkeolog .
Esen Ercan Alp: ABD Enerji Bakanlığı Laboratuarları'nda araştırmalar yapan fizikçi 5 bin yıllık metal heykeli, röntgen cihazında analiz ederek, 1949 yılında icad edilmiş olan radyokarbon tekniğine son vererek arkeolojik araştırmalarda yeni bir dönemin başlamasına ışık tuttu.
Ayşem Sunal : Belçika Kraliyet Başdansçısı. Ankara Devlet Balesiyle gittiği Japonya�daki bir yarışmada Anvers Kraliyet Balesi Müdürü Robert Denvers�ın Belçika�ya davet etmesi üzerine Belçika�ya yerleşti ve kariyerine hala burada devam ediyor.
Haldun Direskeneli: Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA�da görev yapan ancak bir süre önce yaşamını yitiren Direskeneli, ODTÜ�yü bitirdikten sonra yaşanan beyin göçü ile ABD�ye gitmişti.
Neva Çiftçioğlu: Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA�da çalışan Türk kadın araştırmacı. Teksas�taki Johnson uzay merkezinde görev yapan Çiftçioğlu, kireçlenmenin neden olduğu kalp ve böbrek hastalıklarının tedavisinde kullanılabilecek yeni bir antibiyotik üzerinde çalışıyor.
Vamık Volkan: ABD�de yaşayan ünlü Psikoanalist. Yaptığı çalışmalarla psikiyatri alanında dünyanın en prestijli ödülü sayılan �Sigmund Freud� ve �En iyi eğitmen ödülü�nü aldı.
Prof. Dr. Hasan Garan: New York Presbytarian Hastanesi Elektrofizyoloji Bölümü Başkanı olan Garan ABD�de en çok tercih edilen doktorlar listesinde yer alıyor.Garan kalp ritmi bozukluğunu kateter yöntemi ile yakarak tedavi ediyor.
Prof.Dr.Ahmet Çakmak: Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Mareşal Fevzi Çakmak�ın torunu. Princeton Üniversitesi İnş.Müh. Bölümünde deprem konusunda çalışmalar yapıyor.
Prof.Dr.Reşat Kasaba: Washington Üniversitesi Jackson Uluslararası ilişkiler Yüksek Okulu�nun Başkanlığını yaptı.
Prof.Dr.Olcay Çığtay: 30 yıl Georgetown Üniversitesi Hastanesi Lombardi Kanser Merkezi Mamografi Bölümünü yönetti.
Fatih Çulha: Bilgisayar Mühendisi. Maryland Eyaleti�ndeki Amerikan Deniz Kuvvetleri Hastanesinde geliştirdiği veri tabanı projesiyle çalıştığı şirketin binlerce elemanı arasından birinci seçildi.
Prof.Dr.Aydın Arıcı: Yale Üniversitesi�nde hormon hastalıkları ve kısırlık konusunda başarılı çalışmalar yürüten araştırma merkezini yönetiyor.
Süleyman Gökoğlu: NASA�nın Glenn Uzay Merkezinde çalışıyor.
Prof.Dr.Ali Erdemir: Triboloji�nin Türk dehası. Nono teknoloji kullanarak geliştirdiği yapay elmas özelliği taşıyan buluşuyla uygulamalı bilimin Nobel�I R&D ödülünü üçüncü kez kazandı.
Dr.Rahmi Öklü: ABD�nin en iyi hastanelerinden Cornell�de çalışan Öklü beyindeki tıkanan damarların tedavisinde mucizeler yaratıyor.
Prof.Dr.Münci Kalayoğlu: Binin üzerinde karaciğer nakli yaptı.Karaciğer nakline getirdiği yenilikler ile alanında dünyanın en önde gelen bilim adamaları arasında yer alıyor.
Yönetmen Ferzan Özpetek, Güher-Süher Pekinel Kardeşler gibi dünyaca ünlü sanatçılarımızı bu kervana kattığımızda �Beyin Gurbetçileri� nin listesi uzadıkca uzuyor, kalkınmamız geciktikçe gecikiyor.
ON BİN KİŞİYE 11 ARAŞTIRMACI DÜŞÜYOR
Rapora göre Türkiye Ar-Ge�de dünyada 25. Sırada yer alıyor. 2003 yılında araştırmacı sayısı olarak, 10 bin kişide 15 araştırmacı hedefleyen Türkiye, ancak 10 bin kişide 11 araştırmacı oranını yakalayabildi. Yunanistan�da ise 10 bin kişiye 45 araştırmacı düşüyor. OECD raporuna göre her bin kişiye, Türkiye�de 1.1, Yunanistan�da 3.8, AB�de 5.8, ABD�de 8.6, Japonya�da ise 9.7 bilimadamı düşüyor.
Ülkemizde Ar-Ge harcamalarının GSMH içindeki payı sadece binde 6. Japonya�da ise bu oran yüzde 3. 1993- 2003 arasında özel teşebbüsün ar-ge yatırımları yüzde 17�den yüzde 36�ya çıktı.
İleri teknoloji ürünlerinin Türkiye�nin ihracatındaki payı yüzde 4. Bu oran İrlanda�da yüzde 47, Arjantin�de yüzde 8.
Ülkelerin, teknolojiyi ekonomilerine yansıtma başarısına göre 49 ülkeyi kapsayan sıralamada Türkiye 33�üncü sırada yer alıyor. Bu sıralamada ilk üç sırayı ABD, İsveç ve Finlandiya alıyor.
ATO BAŞKANI AYGÜN
Rapora ilişkin değerlendirmelerde bulunan ATO Başkanı Sinan Aygün, beyin göçünün gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelere yaptığı karşılıksız bir hibe olduğu belirterek �Beyin gurbetçileri sadece bavullarını alıp gitmiyor. Beyin avcıları ulusal insani yatırımı temelinden söküp alıyor. Her giden beyni ile Türkiye aklını kaybediyor� dedi. Aygün şunları söyledi:
Bir çocuğun 15 yıllık eğitim maliyeti 150 milyar lirayı buluyor. İyi yetişmiş yetenekli işgücümüz gelişmiş ülkelere akıyor. Türkiye kıt kaynakları ile yetiştirdiği değerli beyinleri doğru yerde ve doğru zamanda değerlendiremiyor, iyi olanaklar sunamıyor. Gençlerimiz gelecekle ilgili hayallerini daha iyi olanaklar sunan ülkelerde yaşamak üzerine kuruyorlar. Gelişmiş ülkelerle aramızdaki uçurum daha açılıyor. Gelişmiş ülkelerdeki iş ve fırsat olanakları olduğu ve daha iyi bir gelecek sunulduğu sürece beyin göçü kaçınılmaz olarak devam edecektir. Yapılacak en iyi iş bunu minimuma indirmektir. Beyin göçünü tersine ve beyin gücüne çevirmeliyiz. İyi eğitilmiş beyinlerimizden yararlanmak ve beyin göçü sorununu aşabilmek, bu yönde gerekli ortamı oluşturmak için devlete, özel sektöre, kamuoyu ve Sivil Toplum Örgütlerine büyük görevler düşüyor. Bu beyinlerimize sahip çıkmadığımız takdirde bu beyinlerimiz tamamen ülkemizin kaybı olacaktır. Türkiye� nin asıl kaybı beyin gücü kaybıdır.
Türkiye�de tescil edilen patent sayısı 2 bini geçmiyor. Buna karşılık her yıl ABD ve Japonya�da 150 bin, Almanya�da 50 bin, Fransa ve İngiltere�de 40 bin, Rusya�da 20 bin patent tescil ediliyor. Beyinler göçtükçe buluş yapma sayımız da yerinde sayıyor. Buna karşın yurt dışında dünyaca ünlü firmalarda çalışan beyinlerimiz buluş üzerine buluş yaparak hem çalıştıkları şirketlere hem göçtükleri ülkelere her yıl milyarlarca dolar para kazandırıyor. Cefasını Türkiye, sefasını gelişmiş ülkeler çekiyor�

 



 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1156257 ziyaretçi (2523094 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc