Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İÇİN KOŞANLARIN YERİ***
  Çakal CARLOS -Salim MUHAMMED
 

 


PariisSorbondan Prof.Mauruce BUCAİLLER,

Komünist Parti Gn.Sek.Roger GRAUDY,

Medeniyetler Ens.Bşk.Eva De MEROVIÇ,

BoksörMuhammed Ali,

Mike TYSON

ABD li müz. BONY- M ,

Steve WONDER,

ingiliz şarkıcıCat STIVENS,

Michael JACKSON kardeşler ,

Çakal Carlos ( Saliim MUHAMMED).


 ****hessinin ortak özelliği ****

     İslama girince ipi çekildi

   .Bu haberlerle yıpratılarak antipati oluşturulma çalışmaları

                           .ayrntı,hiziraciltr


çakal karlos - YouTube

   














































 













 




 
Müslüman Devrimci: Çakal Carlos


 
Gerçek ismi Ilich Ramirez Sanchez...

ŞU AN   İSMİ
SALİM  MUHAMMED

ünya onu Çakal Carlos lakabıyla tanıyor.

20. yüzyılın "en ünlü militanı" olarak nitelendirilen Carlos...
03 Şubat 2008 / 15:11

Gerçek ismi Ilich Ramirez Sanchez... Dünya onu Çakal Carlos lakabıyla tanıyor. 20. yüzyılın "en ünlü militanı" olarak nitelendirilen Carlos; uzun zaman sol gruplar içinde faaliyet gösterdi. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi saflarında Avrupadaki İsrail hedeflerine yönelik etkili eylemler düzenleyen Carlos, zulüm gören Cezayir halkı ile dayanışma için de bir dönem Fransa’ya karşı savaştı. Carlos’un Viyana'daki OPEC toplantısında, aralarında 10 petrol bakanının da bulunduğu 70 kişiyi rehin alması ve olay sonrası rehineleri Cezayir'e kaçırması bütün dünyayı şaşırtmıştı. CIA, Mossad, Interpol ve Fransız istihbaratını yıllarca peşinden koşturan Carlos, 1980 öncesi dünyadaki solcuların idollerinden biriydi. Yıllardır Fransa’da cezaevinde tutulan Carlos artık 1.5 milyarlık İslam Alemi’nin namaz kılan, oruç tutan ve yazdığı mektupları “Allahuekber” lafzıyla bitiren bir ferdi. Dünyadaki Müslüman mahkumlarla sürekli dayanışma içinde olan Çakal Carlos, Türkiye’den de 8 yıldır bir hücrede tutulan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ile mektuplaşıyor. Biz de Çakal Carlos’a bir mektup yazmıştık. Carlos’un mektubumuza verdiği cevaplar, AKP iktidarından sonra iyice yaygınlaşan Cihadsız İslam anlayışının yanlışlığına da göndermeler yapıyor. Carlos’un fikirleri Müslüman direnişçilerin zihin dünyalarını aydınlatıyor, emperyalizme öfke duyan bir çok Latin Amerikalı solcunun da İslam’la şereflenmelerini sağlıyor. Önce Carlos’u daha yakından tanıyalım, sonra da yazdığı mektuptan bazı bölümleri birlikte okuyalım.

ADEM ÖZKÖSE
a_ozkose@yahoo.com

Çakal Carlos 25 Mart 1949 yılında Marksist bir ailenin oğlu olarak Venezuella'da dünyaya geldi. 1966 yılında annesi ve kardeşleriyle birlikte Londra'ya giden Carlos, İngiltere'de üniversite eğitimi gördü. Uzun bir dönem Marksist gençlik örgütlenmelerinin içinde yer alan Carlos, 1975 yılında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) kamplarında eğitim görerek İsrail'e karşı savaşmaya başladı. Daha sonraki yıllar İsrail hükümetine karşı verdiği mücadeleyi Batı'nın büyük şehirlerine taşıyan Carlos, İsrail’le ilişkisi olan birçok banka, dernek, gazete ve elçiliğe bombalı saldırıda bulundu. 1980 yılında dünyanın en çok aranan teröristi olarak ilan edilen Carlos; CIA, Mossad, Interpol ve Fransız istihbaratını birçok kez atlatmayı başardı.

KOMÜNİSTLERİN İDOLÜYDÜ

1985'li yıllara gelindiğinde dünyadaki birçok devrimci Marksistin gözünde idol haline gelen Carlos, yakalanmamaktaki başarısı, zekası ve cesaretiyle dünya medyasının gündeminden hiç düşmedi. Bin bir surat olarak da tanınan Carlos’un özellikle Viyana'daki OPEC toplantısında, aralarında 10 petrol bakanının da bulunduğu 70 kişiyi rehin alması ve olay sonrası rehineleri Cezayir'e kaçırması herkesi şaşırttı. Daha sonraki yıllar Fransa'ya yönelik eylemler gerçekleştirmeye başlayan Carlos, bir dönem Fransız devletinin de korkulu rüyası haline geldi. Yaptığı eylemlerle dünyayı "profesyonel savaşçı" kavramıyla tanıştıran Carlos hakkında birçok kitap yazılırken, Carlos’un hayatı defalarca kez filmlere ve belgesellere konu oldu. Carlos, 25 yıllık bir kovalamacanın ardından 1994 yılında Fransız ve Sudan istihbarat örgütlerinin ortaklaşa düzenledikleri bir operasyonla yakalandı.

HÂKİME HADDİNİ BİLDİRDİ

Fransız mahkemeleri tarafından 3 yıl yargılanan Carlos, yargılama esnasında davaya bakan hakime karşı büyük bir irade savaşı verdi. Hatta hakime bir mahkemede; "Ben uluslararası bir savaşçıyım. Kiminle konuştuğuna ve hareketlerine dikkat et" diyerek uyarıda bulundu. Karar mahkemesinde 4 saat savunma yaparak sözlerini; "Sizler beni yargılama hakkına sahip değilsiniz. Fransız mahkemelerini tanımıyorum. Asıl ben sizi sömürdüğünüz, fakir bıraktığınız halklar adına yargılıyorum. Benim vatanım bütün yeryüzüdür. Kardeşlerim de ezilen, sömürülen bütün halklardır" diyerek tamamladı. Mahkeme sonrası müebbet hapis cezasına çarptırılan Carlos, yargılanma esnasında tanıştığı Fransa'nın en ünlü avukatlarından Isabella Coutant Peyre ile evlendi.

LAKABI NASIL ÇAKAL KALDI?

Dünyanın en ünlü istihbarat örgütlerini peşinde koşturan Carlos'un, Fransa'nın başkenti Paris'te bir otel odasında saklandığı tesbit edilir. Yüzlerce keskin nişancı ve polis Carlos'un saklandığı otelin etrafını sarar. Olayı canlı yayından veren dünya medyası artık Carlos'un sonunun geldiğini ve yıllardır dünyayı peşinden koşturan ünlü militanın ölü veya diri olarak yakalanacağını iddia etmektedir. Fransız özel timleri Carlos'un kaldığı otel odasını basar; fakat odada kimse yoktur. Çünkü Carlos her zaman olduğu gibi istihbarat örgütlerini inanılmaz zekası sayesinde yine atlatmıştır. Kaldığı evdeki bir masanın üstünde sıcak bir kahve, yanmaya devam eden bir puro ve ters dönmüş bir kitap bulunur. Kitabın ismi Çakal'dır. Bu olaydan sonra Carlos, Çakal lakabıyla anılmaya başlanır.

“MARKSİZMİN KUTSALI YOK”

İlk defa eğitim kamplarında tanıştığı Filistinli direnişçilerden etkilenerek İslam’la ilgili araştırmalar yapmaya başlayan Çakal Carlos, bu sürecin sonunda Müslüman olmaya karar verdi. Çakal Carlos kaldığı cezaevinde günlerinin çoğunu İslam’la ilgili kitaplar okuyarak ve yazılar yazarak geçiriyor. Yazdığı mektuplara da "Kadiri Mutlak olan Allah'ın adıyla" diyerek başlarken, “Devrimde görüşmek üzere, Allahuekber ” diyerek de son veriyor. Çakal Carlos’un şahsıma yazdığı mektupta kullandığı ifadeler, onun nasıl bir değişim geçirdiğini de gösteren cinsten. Marksizm’in en büyük açmazının herhangi bir kutsalının olmamasına bağlayan Carlos, Marksizm’le ilgili bakın neler söylüyor: “Bütünsel bir sistem olma iddiasındaki materyalizm benim için her şeyi açıklayabilme özelliğine sahip değil. Fizikçiler ‘Doğa boşluktan nefret eder’ derler. İnsan doğası için de aynı şey geçerlidir ve ruhani boşluk da, boşlukların en beteridir. Marksizm’den beni uzaklaştıran en büyük olgu kutsallığın eksikliğidir. Çünkü Marksizm insana bağlı bir din. Yani bu dinin kurucusu, teorisyeni bir insan. Marksistler her zaman manevi bir güçle ilişki kuramama eksikliğini hissederler. Çünkü manevi güçle ilişkiye girmek insanın yaratılışında olan bir olgudur. Marksizm, Kadiri Mutlak Yaratıcıya karşı çıktığı için de gücü eline geçirdiği vakit yozlaşmaya mahkûmdur.”

“İSLAM DEVRİMCİ BİR DİNDİR”

Antiemperyalist bilincin yüksek olduğu Latin Amerika ülkelerinde milyonlarca hayranı olan Çakal Carlos, bizlere enteresan bir gelişmeyi de haber veriyor. Dün Endülüs'te, Afrika'da, Orta Asya'da yayılma imkanı bulan İslâm, bugün Meksika'da, Bolivya'da, Venezüella’da büyük bir ilgi görüyor. ABD ve İsrail'den nefret eden milyonlarca yoksul, devrimci, emekçi; Müslüman direnişçilerin dünyanın dört bir yanında emperyalizme karşı verdikleri savaştan etkilenerek Müslüman oluyor. Mektubun devamında İslam’ın özü itibariyle devrimci bir karaktere sahip olduğunu ifade eden Carlos, Hz. Muhammed’in Mekke Aristokrasisi’ni yıkarak tarihin en büyük devrimini gerçekleştirdiğini ifade ediyor. Carlos’un mektubunu okumaya devam edelim;“ Müslüman olduğum ilk yıllarda, İslâm hayatıma çok önemli bir değişiklik getirmedi. Ailemden aldığım sağlam ahlâki değerler sebebiyle, İslâmî olgunluk zevkini tatmam uzun bir sürece yayıldı. Daha sonraki yıllar imanın tadını almaya başladım. İslâm'dan aldığım manevi güçle hücremde de olsam, bütün emperyalistlere meydan okuma kuvvetini kendimde buluyorum. Müslüman olmam, insanlarla dayanışma hissimi daha da güçlendirdi. İslam çökmekte olan Batı toplumlarının en büyük günahlarından biri olan bireysellik hastalığından da beni uzaklaştırdı. Ben her zaman insanların sömürülmediği bir dünya için mücadele verdim. Bugün ise mücadelemin temel dayanağı ve inandığım devrimin adı İslâm'dır. Bundan sonraki hayatımı İslâm'ın bütün yeryüzüne hâkim olması için yegâne şart olan İslâm devrimine adayacağım. Allahuekber... “

“11 EYLÜL ABD’NİN KUTSALLIĞINI BİTİRDİ”

Carlos’un hem siyasi gelişmelere verdiği cevaplar, hem de şiddetin felsefesi üzerine söylediği sözler de son derece enteresan. Çakal Carlos bana göre sadece akıllı bir militan değil; aynı zamanda verdiği savaşın mantığını son derece sağlam cümlelerle ifade edebilen büyük bir entellektüel de. 11 Eylül saldırıları ile ilgili bir çok analizler yapıldı, komplolar üretildi
Gelin 11 Eylül saldırıları ile ilgili bir de Carlos’un ifadelerine kulak verelim. “İkiz Kuleler, Amerika'nın bütün diğer halklara karşı sürdürdüğü ekonomik sömürü ve savaşının küstah sembolüydü. Diğer hedef Pentagon ise askeri ve teknolojik gücün merkeziydi. Pentagon'a atılan golle bir bakıma emperyalist ABD'nin coğrafi, askeri, maddi ve sembolik kutsallığı sona erdi. Tüm suçlular gibi ABD'de de 11 Eylül eylemine kadar yaptığı zulümlerin hesabını vereceğini düşünmüyordu. ABD bu eylemle yaptığı zulümlerin bedelini ödemek, savaş suçlarının hesabını vermek zorunda kaldı. 11 Eylül eylemiyle ABD'nin coğrafi kutsallığı ve yenilmezlik efsanesi de sona erdi. Müslümanlar olarak şunu unutmamalıyız ki, ABD efsane bir ülke değildir. Onlar da diğer uluslar gibi güç kullanılarak yenilmenin nasıl bir duygu olduğunu tatmalılar. ABD yönetimi de şunu bilmeli ki, Hollywood düşlerinden, Rambolardan, Süpermenlerden oluşan kurgularınızın sonu artık geldi. 11 Eylül eylemi sonrası dünya, strateji uzmanlarının öngördüğü gibi bir medeniyetler çatışması yaşamayacaktır. Aksine İslâm, dünyanın gündemine daha fazla girecektir ve girmektedir de. Büyük bir devrim gücü olan İslâm, halkların köleleşmesine karşı çıkabilecek tek güçtür.”

“FİLİSTİN İÇİN SAVAŞMAYA DEVAM EDECEĞİM”

Şu an Fransa’daki Clairwaux Cezaevi’nde kalan Carlos’a eğer bir gün cezaevinden çıkarsa neler yapmayı düşlediğini de sormuştum. Çakal Carlos’un cevabı 58 yaşında olsa da ruh adaleleri son derece genç olan bir savaşçıya yakışır nitelikteydi: “En büyük hayalim gerçek özgürlüğü arayan bütün insanları cezp edecek olan hilafet devletinin tekrar kurulmasıdır. Cezaevinden eğer bir gün çıkarsam hangi şekilde olursa olsun Filistin'i Siyonist işgalden, bütün dünyayı da ABD emperyalizminin sömürüsünden kurtarmak için savaşmaya devam edeceğim. Ayrıca eşim İsabelle hanımla, vatanım Venezuella'ya gidip, halen sürmekte olan Bolivya devrimci hareketine ve dünyanın dört bir yanındaki Müslüman direnişçilere savaş tecrübelerimi aktarmak istiyorum.” Carlos’un Türkçeye çevrilmiş “Devrimci İslam” isimli bir de kitabı bulunuyor. Bu kitap Batı’da ve Latin Amerika ülkelerinde peynir ekmek gibi satılmıştı. Carlos’un düşüncelerini ve onun ruh dünyasını öğrenmek isteyenlere Elips Yayınları tarafından basılan “Devrimci İslam” kitabı şiddetle tavsiye edilir.




















Çakal Carlos unvanıyla tanınan Ilich Ramirez, Timeturk’e yaptığı açıklamalarda “Tarih, Türkiye’yi göreve çağırmaktadır” dedi.


Carlos: Tarih, Türkiye'yi göreve çağırmaktadır!

Çakal Carlos unvanıyla tanınan Ilich Ramirez, Timeturk’e yaptığı açıklamalarda “Tarih, Türkiye’yi göreve çağırmaktadır” dedi.

Fazıl Duygun* / TİMETURK

Fransa'da ömür boyu hapis cezasına çarptırılan "Çakal Carlos" unvanıyla tanınan Vladimir Ilich Ramirez Sanchez, Timeturk’e açıklamalarda bulundu. Carlos, “Kudüs, bu sapkın Yahudilerin işgali altında olduğu müddetçe, ‘Barış’ gerçekleşemez!” diye konuştu.

Çakal Carlos (Ilich Ramirez Sanchez-Salim Muhammed) 10 Nisan 2010 tarihinde, avukatlarından Sayın Güven Yılmaz Bey’le gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, TimeTürk adına kendisine sorduğumuz aşağıdaki soruları cevapladı. Verdiği cevaplar için Carlos’a, bu görüşmenin gerçekleşmesini sağlayan Av. Güven Yılmaz Bey’e ve büyük bir emekle bu röportajı, İngilizceden Türkçeye tercüme eden Sayın Hayreddin Soykan’a Timetürk olarak teşekkür ederiz.

********

Dünyanın birçok entelektüeline göre emperyalist bir ülke olan Amerika Birleşik Devletleri'nin yeniden dünyaya hâkim olmaya çalıştığı şu demde, Latin Amerika ülkeleri ve İslâm ülkeleri arasında ne tür bir stratejik dayanışma geliştirilebilir?

Her şeyden önce, “Latin Amerika ülkeleri” gerçekte bir “blok” ismi olmadığı gibi, “Latin Amerika” da ABD sınırından, Rio Grande'den başlayarak Patagonya'ya kadar uzanan bir coğrafî bölgenin ismidir aslında.
“Latin Amerika” deyimi, Meksika'yı işgal eden III. Napolyon tarafından icad edilmiştir. “İber Yarımadası'ndan, bir Latin ülkesi olan Fransa'dan gelen ve bir Latin dili olan Fransızcayı konuşan bizler aynı zamanda Amerikalıyız” demeye getiriyordu ki, elbette bu, tarihî bakımdan yanlış bir kavram belirtir.

Evet, Latin Amerika ülkeleri bir “blok” değildir, demiştik. Şimdi, bunlarla dayanışma içinde olup olamayacağını tartıştığımız “İslâm ülkeleri”ne bir bakalım dilerseniz.
Peki, “İslâm ülkeleri” ne demektir? Çoğu, halkı Müslüman fakat rejimi Müslümanlıktan uzak ülkeler... Hatta bunlar arasında olup da rejimi zâhiren Şeriat kanunlarına uygun görünen Suudî Arabistan ve birkaç küçük ülkeye gelince; bunlar da tamamen emperyalizmin müttefikidirler, üstelik kimilerinin en iyi iktisadî veya sair nitelikteki ilişkileri Siyonist varlıkla, yani İsrail'ledir.
Bu yüzden, “iki blok arasında bir dayanışma”dan bahsedemeyiz, çünkü ne o tarafta ne bu tarafta, böyle bir “blok” varlığı mevcuttur. Ancak şundan bahsedebiliriz; evet, Amerikan toplumlarıyla İslâm toplumları arasında bir dayanışma olabilir ve olmalıdır da!

Üstelik, Arab ülkelerinden Amerika kıtasına çok büyük göçler de gerçekleşmiştir ki, sadece Venezüella'da bizim 4 milyon Arab asıllı vatandaşımız vardır. Yalnızca bu bile, mezkûr iki ayrı bölgenin insanları arasındaki bir yakınlaşmanın vesilesi olabilir.

Ne var ki, “dayanışma” dediğimiz hâdise, sadece duyguların aynılığı meselesi olmayıp, bir “eylem” mevzuudur ve “devletler planında” pratiğe dökülme gereğine kadar gider.

Bu çerçeveden baktığımızda, çoğu Amerikan devletinin “devrimci” karakteri hâiz olmadıkları da bir başka gerçektir. Aksine, İslâmî hareketlere bakışlarında ABD'nin bakışına yer yer paralellikler arz etmektedirler. Nasıl ki, bugün İslâm ülkeleri denilen çevrede de aynı husus söz konusudur.

Venezüella ve Küba, birer istisnâdır. Aynı şekilde, Bolivya ve Ekvador da öyle. Daha da gidersek, Uruguay ve Paraguay da daha müsbet bir çizgide ilerlemektedir ama, neticede bunlar hep istisnâ çerçevesindedir.

Bölgenin en büyük gücü olması bakımından mühim bir mevkii olan Brezilya'nın ise, milyonlarca Arab asıllı Hıristiyan vatandaşı olması hasebiyle, bunda bir rol oynayabileceği düşünülebilir. Neticede bir ihtimaldir.

Burada asıl mühim rolü Türkiye oynayabilir. Şu ân, tarihî rolünü oynamasını engelleyen Sabetayist ağırlıklarını atma yolunda olan, daha iyi bir rejim var Türkiye'de. Bölgesinde büyük bir güç olarak Türkiye, coğrafî uzaklığa rağmen, sadece toplumlar arasında değil, devletler arasındaki dayanışma bahsinde de çok önemli roller icrâ edebilir bence.
Karamsar değilim ve bugüne değil, ileriye bakmalıyız. Ne var ki, böylesi yaygın bir dayanışma, şu ân için çok mümkün gözükmüyor. Daha katedilecek uzun bir yol var önümüzde.

Müslüman olduktan sonra Batı hayat tarzına ve medeniyetine yönelik bakışınız değişti mi? Dünya ve Batıyı bu bakımdan nasıl değerlendirirsiniz?

Ben kendimi asla inkâr etmedim.

Şimdi burada konuşurken, ön tarafımda Afrikalı bir arkadaş var. Geldiği bölgeye has an'anevî elbiselerini üzerine giymiş bir Müslüman. Şimdi benim onu veya bir başka bölgeden gelen diğer bir Müslümanı şeklen taklid etmem, bir nevî karikatürleşme olur.

Ben, ideallerin, prensiblerin adamıyım. Bu, sathî veya şeklî bir mesele değildir. Kaldı ki, komünizm mücadelesi verdiğim gençlik yıllarımda, ülkemde komünist bir genç lider olduğum o dönemde dahi, ben asla bir Che Guevara gibi giyinmedim meselâ. Asla böyle bir şey yapmadım. Gerçi, OPEC operasyonu sırasında başımda bir bere vardı ama, bu da yalnızca polisçe tanınmamı engellemeye ve bu amaçla yüzümü gizlemeye matuf “istisnaî” bir durumdu. Şeklî bir özenti değildi yani.

İnancım odur ki, ben, sadece benim; ve kimliğim de buradan geliyor. Bir kültürüm var ve onu inkâr etmiyorum. Giysi ve diğer vasıflar bakımından sahib olduğum gelenekler var, içinden gediğim bu geleneği yok saymıyorum, aksine, sahipleniyorum.

Lâkin benim hakikaten reddettiğim bir şey vardır; o da, Batı medyasının -özellikle ABD'ninki!- tahakkümü vasıtasıyla empoze edilen belli şekilde giyinme, belli şekilde yiyip içme, belli şekilde yaşama ve bu çizgide resmedilen bir hayat tarzıdır. Bu hayat tarzını kökünden reddediyorum! Hem ben, bu hayat tarzını sadece Müslüman olduğum için değil, daha öncesinde de reddediyordum.
Evet, ben köklerimden, İspanyol kültürümden kopmuş değilim; aksine, daima bu geçmiş köklerime, kendi mahallî kültürüme, geleneklerime bakar ve onları sahiplenirim. Yani, Müslüman olduktan sonra -bu anlamda- yeni bir kültür, medeniyet ve hayat tarzı kazanmış değilim; hayır, böyle bir şey olmadı.
Bence herkes, öncelikle kendi köklerine, anavatanına, aile geleneklerine dayanmalı ve “otantik” dendiği veçhile, “orijinal” olmalı. Bir diğer ifadeyle, bugün İslâm ülkelerinde şu veya bu kesimin yahut liderin giydiği giysilerle “mücahid” olunmaz. Böyle bir şey sizi “mücahid” kılmaz.

Cezaevindeki durumunuz nasıl? Haklarınız veriliyor mu? Fransız hükümetinin cezaevindeki Müslümanlara ve Mücahidlere karşı tutumu nedir? Ziyaretçileriniz veya avukatlarınızla kolayca görüşebiliyor musunuz? Avukatlarınız, hükümet tarafından herhangi bir engellemeye uğramadan sizi savunabiliyor mu?

Siyasî tutuklu ve mahkûmlar, diğer tüm tutuklu ve mahkûmlardan daha az hakka sahiptir. Gardiyanların çoğunluğu “siyasî” kimliğinizden ötürü size belli bir saygı duysa dahi, durum bu merkezdedir. Size saygı duyulur; çünkü siz, şahsî kazançlarınızın peşinde koşarken değil, idealleriniz uğruna cezaevine düşmüşsünüzdür.

Diğer yandan, başka bir kısım gardiyanlar da,
siyasî tutuklu ve mahkûmlara karşı bilhassa saldırgan bir tutum sahibidirler. Bunlar, esas itibariyle polis muhbiridir. Şu yüzden ki, normal gardiyanlar için konuşursak, ne hâkimdir bunlar ne de savcı, nihayet gardiyandırlar ve mesaileri bittiğinde evlerine gitmek üzere vakitlerini geçirmeye çalışacaklardır. Fakat bazıları böylesi hususî bir kin taşıdığına göre, bunlar yalnızca gardiyan değil, demek ki aynı zamanda polis muhbiridir, özel olarak görevlendirilmişlerdir.

Başka bir zâviyeden baktığımızda ise, “sistem” itibariyle, siyasî tutuklu ve mahkûmların farklı ve özel bir uygulamaya tâbi tutulduğu âşikârdır. Bizler, daha fazla kontrol ve takib ediliriz. Mektublarımız, belgelerimiz, telefon konuşmalarımız dikkatle izlenir. Avukatlarımızla münasebetlerimizde bile durum aynı minvâldedir. En basit izinlerin alına bilmesi dahi büyük meseledir ve günler alır.
Fransa ve Türkiye, evet, birinci olarak Fransa, hemen ardından Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından en çok kınanan iki ülkedir. AİHM “devrimci” bir kuruluş değildir ancak, benim durumum ve maruz kaldığım müşahhas cezaevi şartları hakkında aldığı ve Fransa'yı açıkça kınadığı kararları vardır. Meselâ, beni tüm dünyadan tecrid etmeye ve manevî bakımdan çökertmeye matuf “izolasyon-tecrid” uygulamaları hakkında aldığı kararlar. Böyle bir tecrid uygulamasına ne Avrupa'nın kalan kısmında ne de Türkiye'de rastlanmıştır.

Evet, başka Avrupa ülkelerinde de tecrid uygulaması vardır fakat, yalnızca sınırlı bir zaman dönemine hastır. Öyle, aylarca, yıllarca, onyıllarca sürmez. Fuad Ali Salah isimli birisi var, misâl olarak. Paris'teki birtakım bombalı saldırılardan dolayı tutuklanmıştı. Tam bir tecrid altında şu ân ve 1987'den beri de aynı şartlarda cezaevinde.
Avukatlarımız ise, daimî bir engelleme ve kontrol altındadır. Yılda birkaç kez mâlî teftişe uğrarlar. Özellikle eşim Isabelle, sayısız kez mâlî teftişe, vergi kontrolüne maruz kalmıştır. Yetmiyormuş gibi, sürekli başka bazı şeyler icad ederek, avukatlarımız ve bizim üzerimizde kesintisiz bir taciz politikası tatbik ederler. Eşim meselâ, siyasî değil normal ticarî avukatlık işlerini bile yapamaz hâle getirilmiştir. Gece gündüz telefonla taciz edilir, küfür ve hakaretlere maruz kalır ve bu telefonları dinleyen polisler de elbette müdahale etmez, sorumluları yakalamazlar. Acaba niye? O hâlde bu tacizciler kimdir!?

Kısacası, beni savunmak hiç de kolay değildir.
Maalesef, Venezüella hükümeti de, hem de en üst seviye yetkililer olarak, benim savunmama “yardımcı olmamak” bakımından ellerinden gelenin azamîsini yapmaktadır. Bana yardım etmemek ve savunmamı geciktirmek için daima bir yol bulma gayreti içindedirler. Bunlar, hem dışişlerinde, hem de büyükelçilik çevrelerinde bulunan, kariyer yapmış bürokrat veya diplomatlardır. Benim herhangi bir hakkımı kazanmam yahut hak kaybımın engellenmesi için, şimdiye dek tek bir diplomat veya bürokrat kılını kıpırdatmış değildir. Venezüella Devlet Başkanı seviyesinde bana olan desteğin dillendirildiği doğrudur fakat, bu asla tatbikata aksetmiş değildir.

Kaldı ki, Venezüellalı bu bürokrat kesim, zaten en başta “devrimci” falan değildir ve tek düşündükleri şey, -hepsi ille de bana düşman olduklarından da değil üstelik-, kendilerini “Chavez sonrası” döneme sağ sâlim saklamaktır. Çünkü ne devrime ne de devrimin uzun süreceğine inanmaktadırlar. Ola ki Chavez öldürülürse, sonra geleceklere, “Aman bize ilişmeyin, Carlos'a yardım etmemek için elimizden geleni ardımıza koymadık!” deme hazırlığıdır onlarınki.

Kısacası, şartlar böyle devam ettiği müddetçe, benim ve avukatlarımın durumu pek iç açıcı olmayacak. Bana sadık az sayıda avukatım var zaten. Üstelik, benimle uğraşmaktan dolayı, kendilerine tek kuruş ödenmiş de değil.
Son olarak, burada öyle hastalar var ki, Türkiye'de olsa cezaevi dışında, meselâ bir hastanede tedavi edilirdi. Ancak, bunlar cezaevinde tutuluyorlar hâlâ.

Filistin'de yaşadınız ve yıllarca onun için savaştınız. Kudüs ve Mecsid-i Aksâ'nın ehemmiyeti üzerine neler söylemek isterdiniz?

Kudüs... Filistin'in, hem Müslümanlar hem de Ehl-i Kitab dediğimiz çerçevedeki inananlar için mukaddes topraklar olması bir yana, Yahudî sapkınların, Siyonistlerin gayrimeşrû işgaline karşı tavır almakla tüm insanlığın sorumlu olduğu bir meseledir bu.

Bu yüzdendir ki, Filistin dâvâsına, Arab milletine ve İslâm Ümmetine ihanet eden, yani işgalcilerle işbirliği yapan tüm lafta Müslümanlar yahut lafta İslâm devletleri, bu hainliklerinin bedeli olarak, en ağır biçimde cezalandırılmayı haketmektedirler. Enver Sedat ve benzerleri, buna bir örnektir. Filistinlilerin Siyonist düşman tarafından kuşatıldığı ve imha edildiği bir durumda, bu katil sürüsüyle, bu teröristlerle işbirliği yapmanın bir bedeli olmalıdır elbette. Ki, işgal altındaki o insanların herhangi bir diplomatik ilişkisi, hukukî bir statüsü ve ağır silahlarla mücehhez bir ordusu da yoktur.
Filistin bu sapkın Yahudilerin işgali altında olduğu müddetçe, dünyada herhangi bir “barış” gerçekleşemez! Kaldı ki bu işgal, milletlerarası tüm hukuk kurallarına aykırı bir durumdur. Ortada böyle hukuksuz bir işgal varken, dünyanın herhangi bir yerinde “adalet”ten bahsedilemez!
Her mü'minin birinci vazifesi, bilâhare Filistin'i de hürriyetine kavuşturmak üzere, öncelikle kendi ülkesinde İslâmî bir devrim gerçekleştirmesidir. Bu, esaslı ve önemli bir mevzudur.

Neticede söyleyebileceğim şey, bazı aklıbaşında Yahudilerin dahi itiraf ettiği üzere; İsrail'in varlığı komşularınca asla kabullenilmeyecek; sadece sürekli bir savaş ve komşularına karşı daimî bir askerî zaferle “geçici” olarak yaşatılabilecek bu devletin belli bir zaman sonra sonu gelecek; sonra ise bir daha asla böyle bir devlet vücud bulamayacaktır. İşgalcinin bile bildiğini başka herkesin de bilmesi ve İsrail'in sonunu getirecek olan adımların buna göre atılması gerekmektedir.

Salih Mirzabeyoğlu hakkında “soylu İslâmî mücadelemizin lideri” diye bir tâbir kullandığınızı biliyoruz. Niçin böyle bir tesbitte bulundunuz?

Şimdi elimde onun Başyücelik Devleti adlı eserinin İngilizcesi var. Böylesi bir kitab kaleme almış bir insan için başka ne söylenebilirdi? Bu kitab, üzerinde yorum yapabilmem bakımından, henüz yeni bir eser. Ancak, bir devrimden sonra İslâmî devleti idare edecek olan liderlerin “aydın elit sınıf”tan olması şartı çok doğru ve çok mühim.

Burada mesele şudur bence: Peki, bu “elit”i kim seçecek. Kitabta bu da teferruatlı biçimde anlatılmış.
Evet, bu “seçkin aydınlar” sadece bizim taraftan olmayacaktır, çünkü diğer tarafın da hakikaten seçkin aydınları vardır ve -“işin ehline verilmesi” ölçüsünce- bir zamanlar düşmanımız da olsalar, bunlar da vazife almalı, kendilerine vazife verilmelidir.

Demokrasi meselesi karşımıza çıkmaktadır burada. “Halkın idaresi” gibi albenili bir ifadeyle takdim edilen demokrasi, bugün Batıda ve her yerde, iktisadî gücü, basın gücünü, siyasî nüfuzu ellerinde tutan bir azınlık tarafından kitlelere, sokaktaki insana empoze edilmektedir. Fakat, nedense kazananlar hep kendileri olmaktadır. İşin özü, demokrasi veya halkın idaresi manipüle edilmekte, halkın iradesi hiçbir yerde tecellî etmemektedir. Son sözü söyleyen, daima bu “azınlığın iradesi” olmaktadır.
“Demokratik” Türkiye'yi düşünün. İktidarda olanlar Amerikan müttefikidirler ve sokaktaki halkın Amerikan karşıtı hissiyatı ve protestolarının belirleyici bir neticesi yoktur, son sözü yine iktidardakiler söylemektedir. Demek ki, “demokrasi” sözü veya idaresi, bu bakımdan tam bir aldatmacadır. Olan biten, yine bir “seçkinler idaresi”dir.

Evet, bir “aydınlar idaresi” olmalıdır ancak, demek ki, “doğru fikirler” temelinde, bu idealler ve halkın iyiliği için herşeylerini fedâ edebilecek seçkinlikteki aydın şahsiyetler etrafında teşkilâtlandırılmış bir idare olmalıdır bu. Ne var ki, sadece “doğru fikirler” de yetmez; bu fikirlere uygun teşkilâtın, idarecilerin ve davranışların da bir seçim sistemiyle denetlenmesi gerekir. Salih Mirzabeyoğlu'na katılıyor ve eserini böyle yorumluyorum.

Son bir not olarak; bugünkü “demokratik” sistemlerde, “basın” belirleyici bir rol oynamakta ve kapitalistlerin elinde bu güç, halkı manipüle etmekte, emperyalistlerin ve yönetenlerin çıkarlarına paralel bir yayın yapmaktadır. Şu hâlde, öncelikle “basın”ın millîleştirilmesi gerekmektedir.

Türkiye'nin tarihî misyonunu üzerine alması, bunun gereğini yapması çağrısında bulunuyorsunuz. Türkiye'nin dünya ve İslâm Âlemi bakımından bu tarihî rolü nedir sizce?
Biliyorsunuz, Halifelik bir zamanlar İstanbul'daydı ve Osmanlı Devleti, idaresi altında olan tüm milletlerin kültürlerini, lisanlarını, inançlarını -Sultanın otoritesine saygılı oldukları müddetçe- himâye ediyordu. Bu, kimsenin inkâr edemeyeceği bir hakikattir. O muazzam Osmanlı coğrafyasında, Macaristan'dan yola çıkan bir kişi, Orta Asya'ya, Türkistan'a kadar, yine Somali'den kalkıp Kafkaslar'a kadar, Sultanın sağladığı bir emniyet içinde ve rahatça seyahat edebiliyordu. Ne sınır muamelesi ne vergi ödemesi sözkonusuydu.

Sonra ne oldu? “Her kavme bir devlet” milliyetçiliği kışkırtıldı, “bağımsızlık kazanma” diye bir cereyan alevlendirildi ve sonuçta, güya bağımsız bir sürü devletçik, İngiliz ve Fransız güdümünde kukla yapılar doğdu, gövdesine İsrail diye bir de zehirli kazık çakıldı. Osmanlı'dan güya kurtuldular ama, geçmişin aksine olarak, zalim emperyalistlerin kuklası ve mağduru oldular.
Tüm bu acı hatıralar ve tecrübeler sonrasında, şimdi Türkiye yeniden o tarihî rolü üstlenebilir ve Arabların yahut Ermenilerin yaşadığı türden menfî tatbikatlardan ders çıkartarak; burada yaşanan acı hatıralara saygısını göstererek; Osmanlı'nın daha geçmiş tarihindeki müsbet pratiğini kendinde örnekleştirebilir ve kendi halkının en tabiî hakları yanında bünyesindeki azınlıkların haklarına da saygı gösterici bir yapılanmaya gidebilir. Böylece, tüm İslâm dünyasının göstermeye hazır olduğu bir “konsensüs”le liderlik görevini yeniden devralabilir, bölgesindeki en büyük güç olabilir, yıllardır kendisini mahkûm ettiği o marjinal mevkîden çıkabilir.

Liderlik potansiyeli bakımından Mısır'ı da unutmayalım. Fakat, orada olan bitenler hiç de ümid vaadedici değildir. Saddam Hüseyin de bir dönem böyle bir liderlik teşebbüsünde bulundu. Fakat, malûm olduğu üzere, ülkesi işgal edildi, kendisi de şehid edildi.

Kısacası, hem tarihî tecrübesi hem de aktüel şartlar bakımından, yalnızca Türkiye bu rolün hakkını verebilecek bir potansiyel taşımaktadır.

Üstelik, Doğu Türkistan'dan Bosna'ya kadar çok geniş bir coğrafyada Türkçe konuşulmaktadır ve kültürel bakımdan hepsi Türkiye'ye bağlıdır.

Lâkin, bunun için Türkiye'de öncelikle “millî” bir hükümet olmalıdır; gerek Amerikan müttefiki hükümet olmaktan, gerekse NATO'nun ayakçısı bir ordu olmaktan çıkılmaldır.

Tarih, Türkiye'yi göreve çağırmaktadır!

Irak ve Afganistan'da NATO ve ABD'nin başarılı olabileceğini düşünüyor musunuz?

Irak için konuşmak gerekirse, iktisadî sömürü anlamında ve geride bıraktıkları kuklaları bakımından siyasî anlamda belli bir başarıya ulaştıkları söylenebilir. Ne var ki, bu kalıcı bir hâkimiyet değildir ve kurdurulan hükümet de tüm Irak halkını temsil etmiyor. Kendileri açısından nihaî bir çözüme ulaştıramamışlardır oradaki işgali. Yani şimdiki siyasî durum geçici ve gidicidir.

Afganistan'a gelince... Afgan toprağı tarihte hiçbir zaman yabancılarca fethedilememiştir. Makedonyalı Büyük İskender bile, Afgan dağ ve vadilerinden geçerek Hindistan'a gidebilmek için, oradaki Afgan kabilelerine para ödemek zorunda kalmıştır.

Büyük İskender'in ordusu gibi, yine zamanının en büyük ordularından birine sahib İngilizler bile, Afganistan'da yaptıkları üç büyük savaşı kaybetmişlerdir.
Yine zamanının en büyük, en eğitimli, en güçlü, en teçhizatlı ordularından Sovyet ordusu, Kızılordu da, Afganistan'da Mücahidlere karşı verdiği savaşı kazanamamış, sonunda Afganistan'ı terketmek zorunda kalmıştır.
Şimdi, olanca azametine rağmen Amerikan ordusunu bekleyen de kesinlikle budur.

Amerikalılar, bir kilometre ötede bir Mücahid farkettiklerinde hemen hava kuvvetlerini yardıma çağırıyorlar ve o tarafa uçaklarla, helikopterlerle hava saldırısı düzenliyorlar ki, her bir saldırı milyonlarca dolar demektir. Böyle bir savaş sürdürülemez, böyle bir savaş kazanılamaz.

Kaldı ki, gerek Irak'ta gerekse Afganistan'da istediklerini yapamadıklarını, savaşı diledikleri gibi sonuçlandıramadıklarını, hele Afganistan'da tamamen kaybetmeye başladıklarını söyleyenler de Amerikalıların tâ kendileridir.

*Fazıl Duygun, gazeteci-yazar, Carlos’un Türkiye’deki temsilci gazetecisi


  AKAL CARLOS İŞKENCEYE UĞRADI

Çırılçıplak bırakıldım, yumruklarken “Obama Obama Obama” dediler...

09.02.2011 18:13

Karakter boyutu :

Yakın tarihin önemli militanlarından “Çakal Carlos” olarak bilinen Ilich Ramirez Sanchez’in Fransa Poissy Cezaevi’nde işkenceye uğradığı iddia edildi.

Çakal Carlos, avukatlarıyla yaptığı görüşmede bu işkenceyi bütün ayrıntılarıyla anlattı.

1 Şubat tarihinde işkenceye uğradığını iddia eden Çakal Carlos için, yarın avukatları ve bazı sivil toplum örgütleri Taksim’de bulunan Fransa Başkonsolosluğu önünde bir basın açıklaması yapacak.

İşte Çakal Carlos’un, avukatı Av. Güven Yılmaz’a anlattıklarının Türkçe çevirisi :

“Ben pek iyi değilim. Fransız devlet başkanlığı muhafızları tarafından saldırıya uğradım. Fransa devlet başkanlığı sarayı muhafızları tarafından yâni. Geçen Salı günü [1 Şubat 2011] cezaevine gelip beni dövdüler, yumrukladılar. Çok tuhaf, çok garip, değil mi? Bununla ilgili konuşacağım bugün.

Fransa’da hükümet ve resmî kurumlar, kendilerinde tüm dünyaya müdahale etme hakkı görürler. Türkiye de, en favori hedeflerinden biridir kuşkusuz. Evet, Türkiye’deki durum ideal olmayabilir. Farklılıklar hoş karşılanmayabilir, bu nevî insanlara iyi muamele edilmeyebilir, polis barbarca davranabilir, hükümete bağlı servisler veya bunların ajanları tarafından işkence ve suikastlar yapılabilir, vesaire. Özellikle geçmişte böyle de olmuştur. Ancak, Fransa’nın durumu hiç de Türkiye’den daha iyi değil.

Kaldı ki Türkiye, dünyaya ders vermeye yeltenmiyor. Asla böyle birşey yapmadı ve yapmıyor. Fakat herşeye rağmen, geçmişte insan hakları ihlalleri bakımından kötü örnek olarak gösterilen bu ülke, yakın gelecekte hem komşusu ülkeler hem de dünyanın kalanı için bu defa olumlu bir örnek olarak gösterilecektir.

ÇIRILÇIPLAK BIRAKILDIM

Söylemek istediğim şey şudur: Ben 61 yaşında bir adamım, yaşlı bir fedaîyim, zamanında komünist olarak fiilî mücadele vermiş artık yaşlı bir insanım. Ve, geçtiğimiz Salı günü Paris’teki tarihî Adalet Sarayı’na ifade vermek üzere götürüldüm. Ama bakınız nasıl:

İlgili hâkime ifade vereceğim hususu, 24 Aralık 2010 günü bana tebliğ edildi. Bilâhare avukatlarımın da haberdar edildiği ve ifade vereceğim gün orada hazır bulunup beni beklediği bir hâdise.

Neyse, Salı günü saat 12.30 gibi, kaldığım cezaevinde aşağıya indim. Giyiniktim tabiî. Öğle vakti olmasına rağmen hava çok soğuktu, üstelik sıfırın altında bir soğukluk sözkonusuydu ki, Fransa’da, Paris bölgesinde çok da sık rastlanan bir sıcaklık derecesi değildir.

Paris’e Adalet Sarayı’na götürülmek üzere bulunduğum cezaevinden çıkış işlemlerim yapılırken, gözümle ilk defa gördüğüm çok değişik bir üniforma giymiş bazı genç adamlar sardı çevremi. Televizyonda rastladığım ve helikopter harekâtlarında kullanılan komandolara benziyorlardı. Tam olarak kim olduklarını, jandarmaya mı yoksa başka bir birliğe mi mensub olduklarını o ân bilmiyordum. Cezaevi muhafızı falan değillerdi. Çok tuhaftılar. Savaş pilotlarının giydiklerine benzer üniformalar giydiklerini bile söyleyebilirim.

Sonra öğrendim tabiî kim olduklarını, Başkanlık Sarayı’nı korumaktan sorumlu Cumhuriyet Muhafızlarındandılar.

Herneyse... Bu özel muhafızlar, cezaevinden çıkartmadan önce beni küçük bir odaya soktular. Beni hedefleyen bir düşmanlık havası seziyordum artık. Güvenlik gerekçesiyle çırılçıplak bırakıldım, sadece kelepçeler vardı üzerimde. Neticede bir mahkumum, hâlâ cezaevindeyim, tüm bunlar gereksiz ama bunu da yaptılar. İşte bahsettiğim o acayip üniformalı ve çok genç muhafızlardan bir tanesi, o esnâda bana karşı saldırganca davranmaya başladı. Dediğim gibi, o ân tamamen çıplağım. Bağırarak şöyle dedi bana: “Giyinebilirsin ama sana şu elbiseni vermeyeceğiz, bu elbiseni vermeyeceğiz, kemerini vermeyeceğiz,” falan. Hem de öyle bir dille söylüyor ki, insanda biraz saygı olur değil mi? Oğlum bile değil, torunum olacak yaşta üstelik. Bunun üzerine ben de, “Artık yeter, bu komedi nedir, zaten çırılçıplağım, üstüne üstlük kelepçeliyim” dedim ve giyinmeye başladım. O soğukta giymeme izin verdikleri tek şey, sadece bir tişört ve altıma da bir külot! Bu arada, diğer giysilerimi alıp o küçük odanın dışına götürdüler. Şimdi bunu niçin yapıyor ve öbür elbiselerimi dışarıya götürüyorlar?

Kelepçelerimden de bahsetmeliyim. O küçük odada ellerimi bir de arkadan ve ters biçimde kelepçelediler. Öyle bir kelepçelediler ki, kelepçenin sol elime isabet eden tarafı, tamamen etimin içine girecek şiddette ve ziyadesiyle acıtıcı şekilde sıkıydı.

DEFALARCA YUMRUKLANDIM

Neyse, beni odanın dışına ittiler ve cezaevi dışına gitmekte kullanılan koridora çıktık. Orada bazı gardiyanlar ve cezaevi memurlar da vardı. Olan bitenler karşısında onlar da şaşırdılar, şok oldular. Beni odadan çıkaran muhafız, tutup beni itti ve kafamı duvara vurdu. Ben de ona “Fransız ordusunun çocuğusun, giydiğin ünüformaya saygılı olmalısın ve elleri arkadan kelepçeli bir mahkuma karşı böyle korkakça davranmamalısın!” tarzında bir cevap verdim, rahatsız edici sözlerdi belki ama doğruydu neticede. Bunun üzerine yine üzerime saldırdı ve duvara fırlattı beni, kafama arkaya itmeye çalışarak -artık sayısını hatırlayamıyorum- defalarca yumrukladı. Bir yandan vururken bir yandan da kafasını iyice yaklaştırarak çok alçak bir sesle ve üç defa şunu fısıldadı: “Obama, Obama, Obama!” Amerikan başkanının ismi yâni. Ben böyle dövülürken, başlarındaki komutan da kulağındaki kulaklıkla birileriyle konuşuyor ve talimat alıyordu.

Ne olup bittiğini anladım tabiî. Bunlar, psikolojik savaş çerçevesinde, “zehirleme” denilen ve kişiyi zihnî karmaşaya, şoka sokmayı hedefleyen işler. Eğer bir hâdiseye dahil veya şâhid olan birisini yoketmek, öldürmek, ortadan kaldırmak istiyorsanız, bunu böylece yaparsınız. Fakat bir kişiye yaşadıklarını söyletmek istiyorsanız, onu psikolojik olarak buna hazırlarsınız, şok etmeye ve mâneviyatını bozmaya çalışıp kafasını allak bullak edersiniz; psikolojik savaş icabı böyle yapmak zorundasınız. Bu bakımdan, “Obama, Obama, Obama!” değil de, “Castro, Castro, Castro!” yahud “Chavez, Chavez, Chavez!” de diyebilirlerdi. Hattâ, “ça, ça, ça!” veya “rumba, rumba, rumba!” demeleri de mümkündü. Bu, amacı dolayısıyla, hiç de saçmasapan bir iş değildir. Yoksa, amacı gözönünde tutulmazsa, tek başına “Obama” muhabbeti tam anlamıyla saçmalık tabiî.

Başıma gelenlere oradaki herkes, yâni normal cezaevi görevlileri de şâhid oldu, doğrusu tam anlamıyla da şok oldular. Hâliyle, “Obama, Obama, Obama!” sözünü sadece ben duydum. Psikolojik savaş nedir, bu çerçevede neler yapılır genel olarak bilirim. Bu açıdan, hâdiseyi hemen çözdüm. Emin olduğum diğer bir şey de, bunun önceden plânlanmış ve organize edilmiş bir eylem olduğudur.

Bilâhare, gelenlerin Cumhuriyet Muhafızı olduklarını da öğrendim. Peki Cumhuriyet Muhafızlarının benimle ne işi olabilir ki? Beni Paris’e götürmek üzere niçin başkaları değil de onlar geliyor? Kaldığım cezaevinin kendi görevlileri varken üstelik? Ki bu olan bitenden cezaevi gardiyanlarının memnun kalmadığı besbelliydi. Zaten genelde hepsiyle iyi ilişkilerim vardır. Nihayetinde kibar bir insanım. Yanlış bir şey sözkonusu olduğunda bazen sert konuşmak zorunda kalsam dahi, gardiyanlarla münasebetlerim çoğunlukla sıcaktır. Hiçbir şiddet ve patırtıya yolaçmaksızın, etrafta rahatça dolaşırım. Nitekim, gardiyanların cezaevi sâkinlerine yahud cezaevi sâkinlerinin gardiyanlara saldırmasını hiç de doğru bulmam. Unutmamamız gereken şey, düşmanımızın fakir gardiyanlar değil, onların yukarıdaki patronları olduğudur. İşlerini yaptıkları ve bizi rahatsız etmedikleri müddetçe, mesele yoktur elbette.

Neyse, sözünü ettiğim hâdise akabinde normal gardiyanlar etrafta belirince, mahut muhafızlar bana saldırmayı bıraktılar.

KÜLODUMUN KENARINDAN TENASÜL UZVUM ÇIKMIŞTI

Yarı çıplak vaziyette ve sıcaklığın sıfırın altında olduğu böyle bir soğuk havada, küçük bir kamyon diyebileceğim özel bir araca sokularak Paris’e doğru yola çıkarıldım. Beni bu araçta bulunan her tarafı metal bir kutuya soktular ki, ellerim arkada olduğu hâlde ve oturamayacak şekilde bir köşesine kıvrılmak zorunda bırakıldım. Havanın dışarıdaki soğuğu yetmiyormuş gibi, bir de içerideki klimayı en soğuk derecesine getirdiler. Kasden yapılan birşey tabiî.

Beni o dondurucu soğukta 60 km ötedeki Paris’e götürdüler ama direkt değil de yan yollardan giderek. Birkaç saniyede bir âniden sağa sola saparak, bazen geri geri giderek ve üstelik âdet olduğu üzere herhangi bir siren de çalmadan. Bu sırada cehennemi andıran bir ortamda, kafam o çok küçük metal kutunun duvarlarına çarparak, ellerim arkadan kelepçeli ve üstelik etimi kanatır şiddette sıkılı vaziyette, sırtım ağrıyarak, vücudum sıkışıp kıvrılmış bir hâlde, işte böylesine berbat bir durumda yarım saat yolculuk ettim. Hâdisenin sıcaklığı içinde hemen hissedemesem de, yolculuğun sonunda fecî biçimde dövülmüş bir hâle getirildim. Adrenalinimin yükselişi ve düşüşü hasebiyle, Salı günü gerçekleşen bu hâdisenin asıl sonuçlarını aradan bir iki gün geçtikten sonra şimdi daha fazla hissediyorum. Belli bölgeler daha fazla olmak üzere hemen her tarafım çok fena ağrıyor şu ân.

Nihayet, Adalet Sarayı’na vardık. Burası da yazın bile güneş görmeyen ve her zaman soğuk olan bir yer yine. Orada bizi Adalet Sarayı’nın gardiyanları karşıladı. Mahkemeye getirilen mahkumların duruşma veya ifade vermek için beklerken birkaç saat kalacakları küçük bir cezaevine benzer bir bölüm vardır ki, bizi karşılayan gardiyanlar da işte bu gelen mahkumlardan sorumludurlar. Beni gören oradaki gardiyanlar da aynı şoku yaşadılar. Hattâ Venezüella’nın komşusu Karayibler’den gardiyanlar vardı gide gele tanışık olduğumuz. O ve diğer gardiyanlar hemen yanıma gelip, “Carlos, neler oldu böyle, lütfen gel, hemen giydirelim seni!” falan diye yardımcı olmaya çalıştılar ama nasıl giyinebilirdim ki? Ellerim arkadan kelepçeli ne de olsa.

Ve belki asıl acı olan şey, ki farkında değildim, ben tüm bu hengâmede oradan oraya sürüklenirken külodumun kenarından tenasül uzvum çıkmış ve Adalet Sarayı’na getirildiğimde tenasül uzvum sallanarak o soğukta yürütülüp durmuşum! Farkettiğimdeyse, -ellerim arkadan kelepçeli olduğundan- kendim yapamayacağım için gardiyanlara söyledim onu içeri sokmalarını ama, onlar da dokunmak istemediklerinden yalnızca pantolonumla üzerini dışarıdan kapayıp içeriye sokmaya çalıştılar ve başardılar.

Kelimenin tam anlamıyla inanılmaz bir durumdu ve sanki bir Charlie Chaplin filmi oynatılıyordu orada. Yerin altındaki bu kısımdan çok uzun bir yürüyüşle o soğuk Adalet Sarayı’nın üçüncü veya dördüncü katına, yâni son katına kadar götürüldüm ve ifade vereceğim yere vardım. Hâkimin tabiî bunlarla ilgisi yok, o da çok şaşırdı ve şok oldu. Avukatlarımdan ikisi, eşim Isabelle Coutant-Peyre ve bir diğer avukat daha orada beni bekliyordu. Sağ bileğim nisbeten iyiydi ancak sol bileğimde sıkı kelepçeden dolayı uzunluğuna yarım santim derinliğinde bir kesik oluşmuştu.

İfade vermeye başlamadan önce nihayet orada giyinebildim ve sorgu başlamadan önce de maruz kaldığım tüm bu kanundışı uygulamayı hâkim önünde tutanakla kayıd altına aldık, ben ve hâkim imzaladık. Oraya nasıl getirildiğim, ne hâlde getirildiğim, bileğimin ve darbelere maruz kalan vücudumun durumu üzerinde konuştuk ve bunları zabta geçirdik.

Netice olarak, Fransa’da tüm bu bana karşı yapılanları dünyanın bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tekrar ediyorum: Bu yapılanlar direkt yukarıdan talimat alınarak yapıldı. Cumhuriyet Muhafızları bir yandan beni döverken bir yandan da başlarındaki komutanın kulaklığından aldığı emirleri uyguluyorlardı. Muhafızlar beni döverken, başlarındaki bu komutan kulaklığı marifetiyle üstleriyle konuşuyordu ama o patırtı arasında ve üstelik kodlanmış kelimeler kullandığı için neler konuştuğunu anlayamadım tabiî ki. Bir diğer ifadeyle, tek bir askerin kendi inisiyatifiyle gerçekleştirdiği bir saldırı değildir bu.

Bu arada, cezaevi kliniğinin doktoruyla da görüştüm ve muayene edip vücudumdaki hasarla ilgili bir rapor verdi bana.

Şimdi bu saldırı hakkında hukukî işlemlere de başlayacağız ve dava açacağız. Yalnızca aldığı emirleri uygulayan o zavallı asker aleyhine değil, asıl ona bu emirleri verenler aleyhine. Hiç şübhem yok ki, uğradığım bu saldırıdan Venezüella da sorumludur. Şayet Venezüella bürokrasisinden bir ışık almamış olmasalardı, bu kadar pervasız biçimde ve şâhidler önünde böylesine bir cüretle saldıramazlardı. Venezüella’daki herkesin bilmesi gereken ve asla üstü örtülemeyecek bir hâdisedir bu. Başkan Chavez’in de tüm bu olan bitenlerden haberdar edilmesi gerekiyor.

Sizlerden ricam, oradaki Venezüella Büyükelçiliği’ni durumum hakkında bilgilendirmeniz ve Fransız Büyükelçisine de sadece avukatlarım tarafından değil, sağdan veya soldan, cumhuriyetçi veya İslâmcı, her kesimden şahsiyetler tarafından imzalanmış bir protesto deklarasyonu teslim etmeniz ve şunu sormanızdır: Bir siyasî mahkuma, bir fedaî kumandanına nasıl olup da cezaevinde böyle saldırıda bulunabiliyorsunuz? Böyle bir saldırı Fransa’da yalnızca benim başıma gelmiş ve bundan sonra da gelebilecek bir şey değildir. Bu bakımdan hassasiyetle üzerinde durulmalıdır.”

Odatv.com





Çakal Karlos'a İşkence Yapıldı Mı?
Çakal Karlos a İşkence Yapıldı Mı?
 
Çakal Karlos'a İşkence Yapıldı Mı?
 
16 Şubat 2011 - 00:21
   

MAZLUMDER, İHH ve Çağdaş Hukukçular Derneği, Çakal Karlos'un "Fransız Başkanlık Sarayı''nı korumaktan sorumlu Cumhuriyet Muhafızları tarafından işkenceye maruz kalıp kalmadığını sordu.

Çakal Carlos olarak bilinen İlıch Ramirez Sanchez'in Fransa''da tutuklu bulunduğu Poissy Cezaevi'nde işkenceye maruz kaldığını iddia ederek, Türkiye'de bir basın toplantısı düzenlenmişti.

Bugün de, Fransız Büyükelçiliği'ne resmi bir yazıyla, "Fransız Başkanlık Sarayı''nı korumaktan sorumlu Cumhuriyet Muhafızları tarafından işkenceye maruz kaldığı iddiaları, MAZLUMDER, İHH ve Çağdaş Hukukçular Derneği tarafından soruldu.

İnsan hakları ihlallerinden ötürü Fransız makamlarının gerekli incelemeleri yaptıktan sonra, başta Carlos'tan, vatandaşı olduğu Venezuela Devleti’nden ve halkından ve özellikle de Fransa halkından ve tüm dünya kamuoyundan özür dilenmesinin istenilen metnin tamamı aşağıdadır.


FRANSA CUMHURİYETİ BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE
ANKARA
KONU : Fransa’da, Poissy Cezaevi’nde tutulan İlıch Ramirez Sanchez’in
maruz kaldığı işkence hakkında.

AÇIKLAMALAR:
1. Uluslararası arenada Çakal Carlos adı ile tanınan İlıch Ramirez Sanchez’e 01.02.2011 tarihinde Fransa Poissy Cezaevi’nde yapılan insanlık onurunu kırıcı ve tek kelimeyle işkence olarak nitelendirilmesi gereken muameleleri esefle öğrenmiş bulunmaktayız.

2. Bu vahim hadisenin, tarihinde insan hakları ile ilgili pek çok olumlu çalışmalara öncülük etmiş olan Fransa’da gerçekleşmiş olması insanlık adına ayrı bir üzüntü sebebidir.

3. Suçu ne olursa olsun 61 yaşına gelmiş bir insanın Mahkemeye götürülmesi aşamasında, cezaevinde bir odaya elleri kelepçeli olarak kapatılması ve yalnızca ellindeki kelepçeler kalacak şekilde çırılçıplak soyularak ve vücudunun çeşitli yerlerinin ve kafasının ciddi şekilde darp edilmesi, üstelik soğuk kış şartlarına rağmen üzerine yalnızca bir tişört ve külot giymesine izin verilerek, özel bir eziyet verecek şekilde taşıma metoduyla adliyeye götürülmesi ve bu şekilde teşhir edilerek maddi manevi işkenceye tabi tutulması Fransa’nın insan hakları tarihine sürülmüş kara bir lekedir.

4. Üstelik bu muamelelerin cezaevi içinde görev ve yetkisi olmayan Başkanlık Sarayı’nı korumaktan sorumlu Cumhuriyet Muhafızları tarafından yapılması olayın vehametini kat be kat artırmaktadır.

5. Olayın failleri ve meydana geliş şekline bakıldığında; bütün bu gayri-hukukî ve gayri-ahlâkî tutum ve davranışların, Fransa Hükümeti’nin bilgisi ve direktifi dahilinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

6. Bilindiği üzere “İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme’”nin 3. maddesinde; “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz” şeklinde ve yine Aynı şekilde Birleşmiş Millet Genel Kurulu’nca 10 Aralık 1984’de kabul edilen “İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı” olan Sözleşme’nin 2. maddesinde; “Sözleşmeye Taraf Devlet, yetkisi altındaki ülkelerde işkence olaylarını önlemek için etkili kanunî, idarî, adlî veya başka tedbirleri alacaktır. Hiçbir istisnai durum, ne harp hali ne de bir harp tehdidi, dahili siyasi istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hal, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez. Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez.” denilmektedir.

7. Yine aynı Sözleşme’nin 16. Maddesinde de; “Her Taraf Devlet, yetkisi altındaki ülkelerde 1. maddede tanımlandığı şekilde işkence derecesine varmayan diğer zalimane, gayrıinsani veya küçültücü muamele veya ceza gibi fillerin, bir kamu görevlisi tarafından veya onun teşviki veya açık veya gizli muvafakati ile veya resmi sıfatıyla hareket eden bir başka şahıs tarafından işlenmesini önlemeyi üstlenecektir.” denilmektedir.

8. Elbetteki Carlos’a karşı gerçekleştirilen bu eylemin, gerek iç hukuklarındaki hükümlerde gerekse yukarda belirttiğimiz uluslararası normlarda suç olarak nitelendirildiği Fransa yetkilileri tarafından bilinmektedir.

9. Fransa Devleti, başta emir verenler olmak üzere işkenceyi fiilen gerçekleştirerek ülke tarihlerine kara bir leke süren şahısların cezalandırılmasının temini için gereğini yapmalı, öncelikle bu muameleye maruz kalan Carlos olmak üzere, Venezuela Devleti’nden ve halkından ve özellikle de Fransa Halkından ve tüm dünya kamuoyundan özür dilemelidir.

10. Büyükelçiliğiniz vasıtasıyla Fransa Halkının ve Fransa Devleti yetkililerinin bu elim hadiseden ve taleplerimizden haberdar edilmesi ve tarafımızın da bilgilendirilmesini saygı ile dileriz.

  Ya






Çakal Karlos'un Türkiye merkezli kitabı çıktı


Çakal Carlos'un 'Türkiye' merkezli kitabı çıktı!


Çakal carlos olarak bilinen Venezüellalı Ilich Ramirez Sanchez (veya müslüman kimliğiyle Salim Muhammed) Türkiye merkezli bir kitap yazdı.

28 Kasm 2010, 23:30
Abdulbasit KÖRÜK


TAHKİM YAYINEVİ TÜRKİYE VE DÜNYAYI SARSACAK BİR

ESERLE YAYINCILIK DÜNYASINA MERHABA DİYOR:


Söz ‘Çakal Carlos’ta - İFŞÂLAR-KONUŞMALAR-YAZILAR

Batılı istihbarat servislerini ve Mossad’ı tam 25 yıl peşinde koşturan ve tam yakalandı denirken her seferinde dahice atlatan, hakkında sayısız kitap yazılıp birçok film çekilen, 1994’te Sudan’da yakalandıktan sonra 16 yıldır Fransız hapishanelerinde yatmakta olan 20. yüzyılın efsane gerilla lideri “Çakal Carlos” (Venezüellalı kimliğiyle Ilich Ramirez Sanchez veya müslüman kimliğiyle Salim Muhammed), bu kez Türkiye’yi merkeze alan ama tüm dünyayı sarsma potansiyeli olan iddia, ifşaat ve tezlerle dolu bir eserle çıkıyor karşımıza. Kitabın arka kapağındaki şu sözleri, karşımızdaki kişinin “kim” olduğunu, beylik bir ifadeyle “kimlerle dansettiğini” hepimize hatırlatıyor:

- “16 yıldır Fransa’da cezaevindeyim. Peki 16 yıl önce ne olmuştu? Sudan’da Üsame bin Ladin, Ebu Nidal ve İmad Mugniye'yle beraber, 60 kadar Sudan gizli servis görevlisinin gözetim ve koruması altında hayatımızı sürdürüyorduk. Ve birgün, gözlerimi Fransa'da, CIA ve Fransız gizli servis yetkilileri karşısında açtım. Beni satmışlardı. Kimdi peki sorumluları? Sudan’daki rejimin başı Ömer El-Beşir ve kliği tarafından CIA’ya satıldım. Parayı, CIA’ya teslim edilmem karşılığında, petrodolarlarıyla Suudîler ödedi.”

Geçtiğimiz günlerde Tahkim yayınları arasından çıkan SÖZ ÇAKAL CARLOS’TA adlı eserinde Carlos, merkezine Türkiye’yi alarak günümüz dünya siyasetine ve Türk dış politikasına bakışını sergiliyor, bu arada kıta kıta ülke ülke bugünkü dünyanın analizini yapıyor. Ancak konusuna hakim “Türkiye uzmanı” bir stratejistin yapabileceği netlikte, Türk-Kürt ve laik-dindar kutuplaşmasını aşmak için Türkiye’nin yapması gerekenleri, Türkiye’nin bugünkü sancılarının tarihteki düğüm noktalarını, problemlerini çözmüş bir Türkiye’nin muhteşem geleceğini, Ak Parti iktidarına yönelik eleştirileri yanında olumlu gördüklerini tespit ediyor. Yanısıra, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’den Salih Mirzabeyoğlu’na Türkiye’de yakından takip ettiği şahsiyetleri, Amerikan emperyalizmi ve İsrail saldırganlığına karşı Türkiye’nin bölge liderliğinde şekillenecek yeni dünya düzenini, aynı zamanda Kemalizme ve Türk ordusuna dönük değerlendirmelerini, tabiî ki İslâm ve Kapitalizmin yanısıra Komünizme yaklaşımını, doğrusu pek alışık olmadığımız ancak kendi bakış açısıyla tutarlı ve çarpıcı bir üslupla ifade ediyor.

Sadece “görüş” beyan etmiyor Carlos. Tam da böylesi “sıradışı” geçmişi olan bir insandan bekleneceği üzere, birtakım “gizli” dosyaların kapaklarını da aralıyor. Bu çerçevede, dünya gündemindeki gelişmelerin basına yansımayan tarihî ve stratejik arka planını, Doğuda ve Batıda öne çıkan siyasî şahsiyetlerin gizli özgeçmiş ve siyasî ajandalarını, İsrail’e karşı Filistin’de başlayıp Avrupa şehirlerine taşıdığı silahlı mücadelesindeki bilinmeyenleri, birçoğu bugün de yaşayan devlet başkanlarıyla olan bağlantılarını, Üsame Bin Ladin ve Ebu Nidal’den Nurettin Güven’e yasadışı dünyanın meşhurlarıyla olan beraberliklerini, Mehmet Ali Ağca’yı nereden tanıdığını, hangi Türk militanın bir Mossad ajanını Paris’te bıçaklayıp öldürdüğünü, Türk Solcuları ve Ülkücüler kadar İslâmcı Türklerle bugüne dek şahıs veya teşkilât seviyesinde kurduğu ilişkileri ve daha birçok şeyi, Türkiyeli avukatlarına ve gazeteci dostlarına olanca samimiyetiyle açıklıyor, tüm çıplaklığıyla ifşâ ediyor.

Kitabı okuyanların belki en çok şaşıracakları nokta, kimilerine göre “Filistin’in kurtuluşu için savaşan ilk milletlerarası devrimci ve efsanevî gerilla lideri”, kimilerine göreyse “gözünü kırpmadan adam öldüren, 20. yüzyılın en çok aranan teröristi” olan Carlos’un, Türkiye başta, her ülke hakkında sahip olduğu o müthiş tarih bilgisi yanında, çok yönlü bir “akademisyen” formasyonuna sahip bir insan diliyle konuşması. Kitabı okurken, karşınızda konuşanın bir “terör efsanesi” olduğunu çoğu zaman unutuyor, kendinizi bazen bir siyasî analist, bazen bir tarihçi, bazen bir iktisatçı, bazen bir sosyolog, bazen bir antropolog, bazen de bir hukukçuyu dinler gibi hissediyorsunuz. Fakat tüm bu “ciddi” analizlerin peşinden, karşınızdakinin aslında bir “akademisyen” olmadığını hemen hatırlatıcı ve Carlos’un ustalıkla kullandığı o “hiciv”, o “ironi” becerisi bekliyor sizi. Silahta olduğu gibi, besbelli mizahta da hedefi onikiden vurucu bir silahşör Carlos.

“Çakal Carlos”, hâlen bir Fransız cezaevinde, aldığı müebbet hapis cezasını çekiyor olsa da, “hasımları” tarafından henüz “işi bitirilmiş bir düşman” olarak görülmüyor. Carlos’un tâbiriyle, kendisiyle “hiç kesintisiz uğraşılıyor”. Kitabın arka kapağındaki şu sözler de ona ait:

- “Ben alelâde bir siyasî mahkum olarak görülmüyorum ve günün birinde öldürüleceğimi de biliyorum. Birçok kişi benim yokedilmemi istiyor ve o günü hasretle bekliyor, ama ben ‘yaşayan bir şehit’ olarak hâlâ hayattayım, mücadeleye devam ediyorum -ki bundan gurur duyuyorum- ve örnek olmaya, diğerlerini direnişe yüreklendirmeye bundan sonra da devam edeceğim.”

Kitap hakkında konuşulacak daha pek çok şey olsa da, biz en iyisi keşif zevkini okuyucuların takip ve takdirine bırakalım.




SÖZ ÇAKAL CARLOS’TA
İfşâlar-Konuşmalar-Yazılar

Yazar: Ilich Ramirez Sanchez (Salim Muhammed)
Çeviren: Hayreddin Soykan
Yayınevi: Tahkim
Yayın Yeri: İstanbul
Yayın Yılı: 2010
I. Basım, 3000 adet
ISBN: 978-605-882-520-8
Karton Kapak, 356 Sayfa
15 × 23 cm

TAHKİM Yayıncılık ve Dağıtım Limited Şirketi
Merkezefendi Mah. Mevlana Cad.
Tercüman Sitesi, Platin B-1 Blok, Daire 8
Zeytinburnu-İSTANBUL
Telefon: 0212 664 20 70
Faks: 0212 664 20 65
GSM: 0555 821 51 61
E-posta: tahkimyayinevi@gmail.com Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Carlos’la Görüşmeler
Gazeteci Fazıl Duygun
Avukat Güven Yılmaz
Gazeteci-Tercüman Hayreddin Soykan
Avukat Ahmet Arslan








KISACA “ÇAKAL CARLOS”
Ilich Ramirez Sanchez veya daha sık kullanılan lakabıyla Çakal Carlos. Venezüella doğumlu “efsâne” gerilla kumandanı. 1994 yılında yakalanana kadar rekor sayıda yasadışı eyleme imza atan Carlos, 1949 yılında Marksist bir ailenin oğlu olarak Venezüella'nın Karakas şehrinde dünyaya geldi. Londra ve Moskova’da üniversite eğitimi gördü. Uzun bir dönem Marksist gençlik örgütlenmelerinin içinde yer alan Carlos, 1975 yılında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) kamplarında eğitim alarak İsrail'e karşı savaşmaya başladı. Daha sonraki yıllarda İsrail hükümetine karşı verdiği mücadeleyi Batı'nın büyük şehirlerine taşıyan Carlos, İsrail’le ilişkisi olan birçok kişi ve kuruluşa silahlı ve bombalı saldırıda bulundu. 1980 yılında dünyanın en çok aranan adamı olarak ilân edilen Carlos, CIA, Mossad, Interpol ve Fransız istihbaratını birçok kez atlattı. Arandığı dönemde dünyanın birçok ülkesine sahte kimliklerle seyahat etti. Özellikle 1980'li yılllarda yaptığı eylemlerle adını duyuran Ilich Ramirez Sanchez hakkında birçok kitab yazılırken, hayatı da defalarca kez filmlere konu oldu. Carlos'un en önemli eylemlerinden birisi de Viyana'daki OPEC toplantısında, aralarında 10 petrol bakanının da bulunduğu 70 kişiyi rehin alması ve olay sonrası rehineleri Cezayir'e kaçırmasıydı. Carlos, 25 yıllık bir kovalamacanın ardından 1994 yılında CIA, Mossad, Fransız, Sudan ve Suudî Arabistan istihbarat örgütlerinin ortaklaşa düzenledikleri bir operasyonla yakalandı. Mahkeme sonrası müebbed hapis cezasına çarptırılan Carlos, yargılanma esnasında tanıştığı avukat Isabelle Coutant-Peyre ile evlendi. 1975'de müslüman olan ve Salim Muhammed adını alan Carlos’un Devrimci İslâm adıyla Türkçeye çevrilmiş bir de kitabı bulunuyor.






Carlos’u ziyaret etmek üzere Fransa’da bulunan Türk avukatları (Güven Yılmaz, Hasan Ölçer ve Ahmet Arslan), Carlos’un eşi ve avukatı Isabelle Coutant-Peyre hanım ile birlikte.





Carlos’un Türk avukatları Ali Rıza Yaman, Hasan Ölçer ve Güven Yılmaz, Fransa Başkonsolosluğu önünde.




SÖZ ÇAKAL CARLOS’TA KİTABINDAN SEÇMELER
Uzun yıllar önce, 1970’lerde, ASALA mensubu yoldaşlara şöyle demiştim: “zamanında Sabetayistlerin yaptığı yanlış işlerin dâvâsını unutunuz. Şimdi yeni bir Türkiye var.”

İşte şu ândan sonrası için de yeni bir Türkiye varolacaktır. Toprak olarak değil ama eşit haklar bakımından herkesin hakkını aldığı ve saygıdeğer olduğu bir çağ açılacaktır. Türkiye bundan sonra bir NATO ajanı olmayacaktır. Türkiye içinde herkesin eşit hakka kavuştuğu noktada, tüm bu baş ağrıtan iç çatışmalar da sona erecektir. Kürtler meselâ, kavim olarak binlerce yıldır o topraklardalar. Onlar da hak ettikleri saygıdeğer mevkii aldıklarında, herkes eşit vatandaş olacak, hattâ Müslüman olmayanlar dahi hilafet zamanında sahib oldukları haklara tekrar kavuşacaktır.

Bu sebeble, Türkiye, önce kendi sınırları içindeki meselelerini çözüme kavuşturmalı, hemen akabinde Arab kardeşleriyle bağlarını tesis etmelidir. Osmanlının son zamanlarındaki menfîlikler, artık sözkonusu değildir. İran’la zaten problem çıkmayacaktır.

Avrupa da, bugüne dek ayrımcılığa tâbi tutup uşak muamelesi yaptığı insanlarımızın emeğini sömüremeyecektir bundan böyle. Biliyorsunuz ki, savaştan sonra yıkılan Avrupa’yı yeniden imar eden Türklerin emeğiyle İtalyanların emeğidir. Bu bir hakikattir. Türkiye Batı’ya, onların alıştığı bir uşak olarak değil, tarihte gördükleri saygıdeğer bir örnek olarak muhatab olmalıdır artık.

Türkiye, işte bu noktada tarihine dönmeli, bu muhteşem gücünü görmeli, bir Türkçe konuşan milletler konfederasyonuyla belki, yeniden tarih sahnesine şanlı bir çıkış gerçekleştirmelidir. Türkiye tarihî rolünü yeniden üstlenmelidir.



Bu arada, yeni bir Dışişleri bakanınız oldu. Anladığım kadarıyla, Sayın Ahmed Davudoğlu iyi bir insana benziyor. Ümid ediyorum, bağımsız bir Türk dış politikasına liderlik edecek, hür bir Türkiye’ye doğru adımlar atacak, böylelikle NATO’dan çıkılıp Osmanlı imparatorluğunun muhteşem geçmişini hatırlatan bağımsız bir istikamette yol alınacaktır.



Tabiî ki, Osmanlı rejimi bugün itibariyle artık "eski moda" kalmıştır. Yâni, sultanlar, vesaire. Lâkin, Osmanlı'nın, bünyesindeki unsurların diniyle, diliyle, kültürüyle, kimliğiyle, âdetiyle uğraşmayan, bunlara saygıyla yaklaşıp, asıl siyasî sadakate, merkezî güce olan bağlılığa kıymet veren tavrı bugün de örneklik bir değer arzetmektedir. Rafael de Nogales Mendez gibi Venezüellalı bir subayın, I. Dünya Savaşı'nda gelip emperyalistlere karşı Osmanlı ordusunda savaşması, Van şehrinin müdafaasında kumandanlık yapması, sonra Bağdad'ta idarecilik yapması, derken Sina'da İngilizlere karşı savaşması başka neyle açıklanabilir?

Böyle bir Osmanlı anlayışı, elbette emperyalist güçlere karşı savunulması ve yükseltilmesi gereken bir mevzi olacak, dünyadaki tüm antiemperyalistler tarafından hiç şübhesiz her şartta savunulacaktır. Bir diğer ifadeyle, Batı emperyalizmine karşı bayrak açmış ve Osmanlı ruhunu kuşanmış bir Türkiye, tüm dünyada objektif biçimde tüm antiemperyalistlerin tabiî müttefiki olacaktır. Bölgesinde büyük olmak için, böylesi büyük bir idealin bayraktarı olmak gerekmektedir. Yoksa, milliyetçi Arabların düştüğü durumları tarihten biliyorsunuz. Güya, millî haklarını istediler. İngilizlerle işbirliğine girdiler. Fakat ne oldu? Tüm bu bölünüp parçalanmış Arab toplulukları, İngilizler için akıllıca yollarla manipüle edilebilir kolay bir yem ve kullanışlı bir âlet oldu. Şimdi tamamen bölük pörçük vaziyette, hiçbir ciddi teşebbüste bir araya gelemeyen, kendi sunî sınırları dahilinde halkına zorbaca tahakküm eden devletçikler çıktı ortaya.

Gelmek istediğim yer şurası: Başta sözünü ettiğim ve müsbet bulduğumu ifade ettiğim "Kürt açılımı", Türkiye için böyle bir birleşme ve bütünleşmenin ilk adımlarındandır ve değeri de belirttiği bu doğru istikamet bakımındandır. Yoksa, netice şu veya bu olur, Amerika'nın geride başka bazı planları olur, bunlar ayrı bahisler. Açıkçası, bu müsbet teşebbüslere tavır alan Türk milliyetçileri de şunu unutmamalıdırlar ki, "Büyük Türkiye" olmanın yolu buralardan geçmektedir ve bunun alternatifi, "Büyük Türkiye" olmak değil, kendi kendisiyle boğuşan ve dışarıda da Batı emperyalizmine hizmet eden, bilhassa Amerika Birleşik Devletleri'nin çıkarlarını koruyup kollayan bir "devletçik" olmaya devam etmektir. Bu mudur istedikleri?



Türk milliyetçilerinin Amerika Birleşik Devletleri’ni protesto etmesi de güzel bir gelişme doğrusu. Hayat bazen çok tuhaf (gülüyor).

“Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı” hâdisesinde ABD’ye karşı “hükümet seviyesindeki” itirazların niteliğine gelince... Bu, gerçek değil, sun’î bir itirazdır. Bir kere, Türk hükümeti ABD’ye son haddiyle bağlıdır. Obama’yı kasdetmiyorum, başına kim geçerse geçsin, rejim olarak, devlet olarak ABD’ye son derece bağlıdır Türkiye. İslâmî bir tonu olmuş olmamış hiç farketmez, Erdoğan da bu bakımdan ABD’ye çok yakındır.

Sözde Ermeni soykırımı hâdisesi, bazı Ermeni milliyetçileri tarafından öne çıkartılan, aynı şekilde sun’î bir meseledir. Bu Ermeni milliyetçileri ki, bundan yüzyıl kadar önce Türk hükümetini yâni Jöntürkleri üzerlerine kışkırtan, onları cevab vermek zorunda bırakan ve Ermeni katliâmlarına sebebiyet veren Ermenilerle aynıdır. Bu mesele, Osmanlılar tarafından bir çözüme kavuşturulmuştu aslında. Suçlular cezalandırılıp idam bile edilmişlerdi. Diğerleri de ya suçlandırılmış yahud Türkiye’den kaçmak zorunda bırakılmışlardı. Tarihten bildiğimiz şu malûm (İttihatçı) generalleri kastediyorum.

Elbette Türkler gelmeden dahi Ermeniler vardı orada, onların topraklarıydı oraları. Ne var ki, Rus Çarlığı Güvenlik Teşkilâtı tarafından kışkırtılan Taşnak militanları o bölgelerde mukim Türk-Kürt çiftçilere, köylülere saldırınca, katliâmlara yönelince, bu kez kendileri aynı âkıbete dûçar oldular ve Birinci Dünya Savaşı sırasında topraklarından kopartılıp Suriye çöllerine sürüldüler. Çoğu yollarda öldü veya öldürüldü. O çöllerden sağ çıkabilen Ermenilerle yahud bu gelenlerin yaşadıklarına şâhid olan Arablarla görüşme fırsatım oldu. Hakikaten dehşet verici bir hâdiseydi olan biten. Kısacası, tarihî bir hakikatten bahsediyoruz.

Ancak, diğer yönüyle sun’î bir çatışmadır bu ve 1915’e kadar böyle bir “Ermeni meselesi” de olmayıp, Türklere daima çok yakın olmuştur Ermeniler. Haricî kışkırtmalarla böyle bir hâdisenin doğması bir yana, emperyalist ve siyonistler bugün için de böylesi çatışmaların mevcudiyetinden ve sürdürülmesinden medet umarlar. Halbuki bu meselenin hâlline en çok muhtaç olanlar da Türkler değil, Ermenilerdir.

Emperyalizm ve siyonizm böyle bir bölünmeyi tercih eder dedim. Niçin? Çünkü Ermenistan’ın tarihî müttefiki Rusya’dır. Her ne mevzu olursa olsun, Ermenistan öncelikle Rusya’ya, sonra da İran’a bakar. “İran” gerçi aptalca bir isim, “Fars” diyeceğim. İşte Ermeniler, tarihî Fars devleti kendilerine daima “açık” olduğu ve “yakın” davrandığı için, başları her ne zaman kendi bölgelerinde bir belâya girse, Fars ülkesinde kendisine sığınabilecek bir yer bulabilmiştir. Bu şekilde İran’a gelen birçok Ermeni, 19. yüzyılda İslâm’a, Şia’ya geçmiştir. Hattâ bu şekilde Müslüman olup da büyük “âyetullah”lardan olanlar bile vardır. İslâm’a geçmeyip Hıristiyan kalanlar ise, Fars ülkesinin sadık vatandaşları olmuşlardır. “Böyle şeyler” de elbette Amerikalıları rahatsız eder.

Ermenistan, tam da bu yüzden, daima zayıf bir pozisyonda tutulmak istenir. Çünkü, eğer Ermenistan Türkiye’yle olan bu sun’î ve tarihî problemini çözerse, Rusya’yı en büyük müttefik belleyen ve İran’a tarihî bir yakınlığı olan bu ülke kuşkusuz gelişecektir. Sınırları Türkiye’ye açılmış bağımsız bir Ermenistan’ın gerçekleşmesi hâlinde, bölgedeki Amerikan nüfûzu da tabiî olarak gittikçe azalacaktır.

Azerbaycan’da neler yapıyor olduklarını da unutmayın. Orada iktidarda olanlar, âşikâr biçimde İsrailliler ve Amerikan güçleriyle birlikte çalışıyorlar. İleride nereyi nasıl karıştırabilecekleri de belli; oradaki problem henüz bitmiş değil.

Söylemek istediğim şey şu: Sun’î veya değil, böyle bir Türk-Ermeni çatışması mevcut. 1915’teki ve I. Dünya Savaşındaki dehşetten kaynaklanan bu meseleyi kalıcı biçimde çözmelidir Türkiye. Bu, “tarihî” bir meseledir; tarihçileri ilgilendirir en başta. Türk tarihçilerinin bir tarafta, Ermeni tarihçilerinin diğer tarafta komiteler hâlinde bu meseleyi çözmeye çalışacağı yerde, Amerikan temsilciler komisyonu kalkıp hâdiseye dahil oluyor ve ortamı kızıştırıyor.

Hiç hatırdan çıkartılmaması gereken mevzu da şudur: Bir halkın, Kızılderililerin topluca yokedilmesi sözkonusudur ABD’de. Birleşik Devletler Kongresi, Amerikan Kızılderililerinin yokedilmesi kararını almıştır ki, bu belli bir hükümete âit olan bir karar değil, tüm hükümetleri bağlayan bir “devlet” kararıydı. Önce bunun hesabını vermeliler onlar.

Ermenilerin kalblerindeki acının takdir edilmesi, dindirilmesi ve geçmişteki sağlam münasebetlerin yeniden tesis edilmesidir gereken. Böylelikle Türkiye, Ermenilerin hem komşusu hem de büyük ağabeyi olarak, bölgedeki güçler dengesini kendi lehine değiştirmiş olacaktır.

Neticede söylemek istediğim şudur: Bugün Ermeni provokasyonu gibi bir mesele vesilesiyle de olsa Türk milliyetçilerinin, vatanseverlerinin ABD’yi protesto etmesi iyidir. Fakat mesele sadece bu küçük noktayla sınırlı tutulmamalı, Türkiye’nin ABD’yle olan temel meselesinin “kendi bağımsızlığı” olduğu unutulmamalıdır. Hakikaten “bağımsız” bir ülke olarak NATO’dan çıkmalı, Afganistan gibi bölgelerde Amerikan askerlerinin pis işlerini ve fedaîliğini yapmayı bırakıp vatanına geri dönmeli ve yalnızca kendi vatanının sınırlarını savunmalıdır. Kime karşı mı? Yakın komşularından ziyade, o “uzaktaki” düşmana karşı.



Diyeceğim şudur: Bunlar hep Sabetayist numaralardır ve hâkimler de, bana sorarsanız, Türk toplumunun hayrına işler yapmıyor; tersine, Sabeyatist oligarşiye, gerisindeki emperyalizme hizmet ediyor.

Dün Le Figaro'da çok çok ilginç birşey okudum. Le Figaro, sağ görüşlü, hükümet yanlısı, siyonist yanlısı, günlük yayınlanan bir Fransız gazetesi. Orada okuduğum bir makale, Ben Bilewski diye birine, isminden anlaşılan o ki bir İsrailliye yahud bir Yahudiye âitti. Eleştirerek diyor ki:

"Türkler, Osmanlı imparatorluğu nostaljisi duyuyor. Bunun tezahürlerinden biri de, Osmanlı hanedanının son temsilcilerinden Ertuğrul Osman'ın İstanbul'daki cenaze merasimine binlerce Türkün katılmasıydı."

Hatırlarsınız, sizinle yaptığım konuşmalarda uzun zamandır ve her vesileyle Osmanlı devirlerinin ihtişamından bahsettim. Ne yazık ki, artık Osmanlı devrinde yaşamıyoruz, ayniyle bir Osmanlı tecrübesi yaşamak sözkonusu değil artık. Ancak, Osmanlı'nın şu prensibi bundan sonra da hayata geçirilebilir. Neydi o? Sultanın şahsında, ülkedeki tüm toplulukların kimliği ve hürriyeti teminat altına alınmıştı. Ermenileri düşünün, kendi dindaşları olan Hıristiyan dünyasından çok daha fazla, Sultan'a ve Osmanlı Devleti'ne sadıktılar. Arablar, Osmanlı ordusundaydı. Kürtler, Osmanlı ordusunun tamamlayıcı unsuruydu. Her kavim bu durumdaydı. Kısacası, Sultan'ın altında, herkes eşit değerdeydi. Elbette, tatbikatta bazı adaletsizlikler olmuyor değildi. Ancak prensib olarak harika bir düstur hayata geçirilmişti.

İşte şimdi Türkiye'nin yapabileceği, elbette yine bir sultan veya hanedan tesisi olmasa da, bu şiarı yeniden hayata geçirmeleri ve Amerikan ordusunun ayakçısı olmak yerine, Çin sınırından Bosna'ya tüm Müslüman ülkelere örnek olucu bir lider tavrı ve olgunluğu göstermeleridir.

Tamam, Mustafa Kemal ve arkadaşı olan generallerin kurduğu, aynı şekilde Sabetayistlerin kilit mevkilere getirildiği bu cumhuriyet tarihin belirli bir döneminde belli bir müsbet rol icra etmiş olabilir. Lâkin, görüldüğü üzere, nasıl Osmanlı Devleti de yüzlerce yıl yaşadıktan sonra vâdesini doldurmuşsa, artık eski yapısıyla cumhuriyet de miadını doldurmuş, Anadolu'da yaşayan kendi toplumunu eski sistemiyle daha ileriye götüremez hâle gelmiştir. Şimdi Türkiye için, yeni ufuklara, yeni idare anlayışlarına açılma vaktidir.

Emperyalistlerin bugün sizlerden beklediği, Türklerin Kürtlerle, Kürtlerin Türklerle, Ermenilerin Türklerle, Türklerin Ermenilerle, Arabların Türklerle, Türklerin Arablarla hep bir çatışma bahanesi içinde didişmesi; bu sayede, hiçbir zaman birleşmemesi, asla bir ittifak kurmamasıdır. Türkiye'nin bölgesinde güçlü bir siyasî, askerî ve iktisadî dev olarak sivrilmemesidir. Yâni, Türklerin tarihî rol ve sorumluluklarını yeniden üstlenmemesidir.

Gerçi Türk ordusu, bugün bile, bölgesinin belki en güçlü ordusuna sahibtir. Ancak bu gücünü NATO'nun değil, İslâm Ümmetinin, Müslüman dünyanın hizmetine sunmalı ve ayakçı değil, lider olmalıdır. Yeni bir imparatorluk veya hilafet sancağı açarak bunu yapmalıdır demiyorum; aksine, tamamen kardeşlik veya ağabeylik çerçevesinde bir kucaklayıcılık ve tüm İslâm toplumlarını birleştiricilik tavrı içinde gerçekleştirmelidir bunu. Komşularından başlayarak bunu yapmalı, hattâ Müslüman olmayan komşularını bile gözetip kenetleyici olmalıdır. Ortak çıkar ve dayanışma prensibini yükseltmelidir. Aynı birlik ve dayanışmayı şübhesiz en başta kendi toplumu içinde tesis etmelidir. Açıkçası, bugün yapılanlar gibi akılalmaz işleri, yâni 20 küsur milletvekili olan bir partiyi kapatıp onlara oy verenleri paspas gibi görmek gibi tavırları tamamen terketmelidir Türkiye.

Bu ne biçim bir demokrasidir? Osmanlı Devleti'nin unsuru oldukları kadar, Türkiye Cumhuriyeti'nin de vatandaşları olan, Türklerden de önce Anadolu'da yaşamış bulunan Kürtlerin dil gibi, kimlik gibi en tabiî haklarını dahi tanımamak hakikaten neyin nesidir? Emperyalistlerin çıkarlarına bu tavırlardan daha uygun bir şekilde hizmet edilemez doğrusu. Türkiye'nin bu kafa yapısıyla gidebileceği hiçbir yer yoktur. Tek kurtuluşu, birleştirici yegâne merkezî unsur olarak İslâmdır.

İslâm dairesinin dışına sapmış bir çizgi olarak görmeme rağmen, Aleviler için bile yapılması gereken, böyle bir birleştirici tavırdır. İnsanları inandıklarına inanmamayı emredemezsiniz. Doğrusunu gösterirsiniz ama sizin istediğiniz inanç noktasına gelmedikleri için halkınızın temel unsurlarına savaş açamazsınız. O bazılarının beğenmediği Osmanlı böyle mi yaptı?..

İslâm orduları, krallık ordularıyla, hanedan ordularıyla, devlet ordularıyla savaştı, onları mağlubiyete uğrattı, fakat kalkıp da kendi halkıyla, artık kendi halkının birer unsuru olmuş topluluklarla böylesi inanç ve kimlik savaşlarına girmedi. Tam tersine, onlara kendi eski devletlerinde bile bulamadıkları hak ve hürriyetleri sağladı. Hepsini hürriyetlerine kavuşturdu. İşte bu yüzdendir ki, hepsi de devlet "devlet" olduğu müddetçe idarecilerine sadık kaldı, devletine bağlılık ve hizmette kusur etmedi.

Sözün özü, Türkiye içindeki dahilî bir savaşı asla tasvib etmiyorum. Savaş dediğin, düşmanla, başka ordularla yapılır. Sırf kavmî kimliği, zümrevî dini, kültürel gelenekleri farklı diye ve bunları tanımamak adına kendi toplumunun unsurlarıyla savaş olabilir mi hiç? Bu farklılıklar bir savaş sebebi değil, Osmanlı toplumundaki gibi bir koruma ve kollama sebebidir. Siz onları kollarsanız, onlar da sizi kollar ve geliştirir. Ermenileri düşünün. Ticaret ve maliye sahasında işbilir oldukları için, bu becerilerini sultanın hizmetine sunmuşlar, sultan da koskoca bir imparatorluğun maliyesini onların ellerine teslim etmiştir. Örnek de bir sadakat göstermişlerdir.

Bugün Türkiye dahilinde kendi toplumunun ordusuyla savaşan insanlar, idealist insanlardır ve bir ideal için kendilerini fedâ etme seçkinliği taşıyan şahsiyetlerdir. Madem öyledir, bırakın bu insanlar gidip ister Filistin'de, ister Afganistan'da asıl düşmanlarımızla savaşsın. Neden olmasın ki?

Sizlerden bir şey diliyorum kardeşlerim. Bir nebze açık fikirli olalım ve hakiki düşman, İslâm düşmanları, insanlık düşmanları olarak siyonizm ve emperyalizme karşı, bunlara bizim gibi karşı olan herkesle ittifak kurabilme becerisini gösterelim. Bunlar arasında antiemperyalist Hıristiyanlar, siyonist olmayan Yahudiler ve cumhuriyetçi Ateistler de olabilir. İslâm düşmanlığı yapmadıkları müddetçe, neden olmasın? Herkes aynı şekilde, aynı çizgide, aynı inanç ve fikirde olmaz. Bu yüzden, gerçek düşman, İslâm ve insanlık düşmanları gözden kaybedilmemeli, düşmanlık asıl bunlara yöneltilmeli, aramızdaki aşılabilir ayrılık noktaları büyütülmemelidir derim.

Ben Komünist bir gelenekten geliyorum. Ancak bugün Sosyalizme inanıyorum. Yani, belli bir kişinin, belli aile yahud küçük grubların kendi menfaatlerine ve kitlelerin aleyhine “kâr için kâr” amacı gütmelerinin, içtimaî serveti kendilerine yığmalarının bir toplum yapısı için en büyük tehlike olduğuna inanıyorum. Benim anladığım ve savunduğum Sosyalizm, işte buna karşı olmak noktasındadır. Biliyorsunuz ki, ne Karl Marx bir peygamber ne de Lenin –hâşâ- Allah’tır. Onların her şeyi çözecek büyülü bir formülü yahud cihanşümûl bir kanunu yoktur. Her ülke, âdil bir ekonomi geliştirmek için kendi hususî çözüm yolunu bulmak durumundadır kısacası. Üretim, belli kişilerin, küçük grupların, toprak veya fabrika sahiblerinin semirmesi için değil, toplumun faydası için olmalıdır ezcümle. İnandığım Sosyalizm işte budur. Ve her ülke bunu temin için kendine has çözümü bulmak durumundadır.

Kaldı ki ben, özel mülkiyete falân karşı da değilim. Mesele bu değildir. Benim için problem, cebinde bol para olan belli şahıs veya azınlıkların, sırf bu ayrıcalıkları yüzünden toplum çoğunluğunu sömürmesidir. Komünizmin hatası da işte buradadır, kendini Kur’ân yerine koyup, herkese şâmil yazılı bir kanunu ve hazır bir tarihî neticeyi insanlığa dayatmıştır. Biz ne Allah’a ve kanunlarına karşı çıkıyor, ne de tarih bize şunu emrediyor diye ortaya çıkıyoruz. Elimizde Kur’ân, bizim için en iyisinin ne olduğunu tesbite çalışıyoruz. Hatalarımız da bu bakımdan yalnızca bizim şahsımıza âit olacaktır. İnancımıza değil. Özetle ifade etmem gerekirse, küçük bir grubun tüm bir topluluğu sömürmesi kabul edilebilir değildir, savunduğum da budur.

Bizler de geçmişte, “Allah’ın var olmadığı” gibi yanlış dâvâları savunanlarla savaşanların başında geliyorduk. Çünkü burada şöyle bir yanlış anlama, şöyle bir kafa karışıklığı vardı ki, -Hıristiyan veya Müslüman- dinî bir yapıyı baskıcı bir idarenin maskesi ve âleti olarak kullananlarla, yani şu lâfta İslâm devletlerinde çokça görülen baskıcı idarelerle savaşmakla, bizzat dinin kendisiyle savaşmak çok farklı şeylerdi. Komünizmin, Sosyalizmin çok yanlış bir pratiğiydi bu ve böylesi yanlış bir pratiğin müsebbibi de, tarihî kökeni itibariyle, bu hareketin içinde yeralmış çok sayıda Yahudi entellektüelden başkası değildi. Bu Yahudi entellektüeller dine karşı bir isyan içindeydiler ve aslında marjinal olmalarına rağmen, bu çizgiyi Sovyetler’deki Sosyalist harekete hâkim kılmayı başarmışlardı.

Ben kendimi asla inkâr etmedim.

Şimdi burada konuşurken, ön tarafımda Afrikalı bir arkadaş var. Geldiği bölgeye has an’anevî elbiselerini üzerine giymiş bir Müslüman. Şimdi benim onu veya bir başka bölgeden gelen diğer bir Müslümanı şeklen taklid etmem, bir nevî karikatürleşme olur.

Ben, ideallerin, prensiblerin adamıyım. Bu, sathî veya şeklî bir mesele değildir. Kaldı ki, komünizm mücadelesi verdiğim gençlik yıllarımda, ülkemde komünist bir genç lider olduğum o dönemde dahi, ben asla bir Che Guevara gibi giyinmedim meselâ. Asla böyle birşey yapmadım. Gerçi, OPEC operasyonu sırasında başımda bir bere vardı ama, bu da yalnızca polisçe tanınmamı engellemeye ve bu amaçla yüzümü gizlemeye matuf “istisnaî” bir durumdu. Şeklî bir özenti değildi yani.

İnancım odur ki, ben, sadece benim; ve kimliğim de buradan geliyor. Bir kültürüm var ve onu inkâr etmiyorum. Giysi ve diğer vasıflar bakımından sahib olduğum gelenekler var, içinden gediğim bu geleneği yok saymıyorum, aksine, sahibleniyorum.

Lâkin benim hakikaten reddettiğim bir şey vardır; o da, Batı medyasının –özellikle ABD’ninki!- tahakkümü vasıtasıyla empoze edilen belli şekilde giyinme, belli şekilde yiyip içme, belli şekilde yaşama ve bu çizgide resmedilen bir hayat tarzıdır. Bu hayat tarzını kökünden reddediyorum! Hem ben, bu hayat tarzını sadece Müslüman olduğum için değil, daha öncesinde de reddediyordum.

Evet, ben köklerimden, İspanyol kültürümden kopmuş değilim; aksine, daima bu geçmiş köklerime, kendi mahallî kültürüme, geleneklerime bakar ve onları sahiblenirim. Yani, Müslüman olduktan sonra –bu anlamda- yeni bir kültür, medeniyet ve hayat tarzı kazanmış değilim; hayır, böyle bir şey olmadı.

Bence herkes, öncelikle kendi köklerine, anavatanına, aile geleneklerine dayanmalı ve “otantik” dendiği veçhile, “orijinal” olmalı. Bir diğer ifadeyle, bugün İslâm ülkelerinde şu veya bu kesimin yahud liderin giydiği giysilerle “mücahid” olunmaz. Böyle bir şey sizi “mücahid” kılmaz.

1970’lerdeki bir hâdiseyi anlatacağım şimdi size. O dönem bizimle ittifak yapmış olan THKP-C örgütünden bir Türk yoldaşım vardı. Örgütünün genel sekreteri (Mahir Çayan), 1971 yılında İsrail’in İstanbul başkonsolosunu (Efraim Elrom) kaçırdıktan sonra öldürülmüştü. O geceyi hatırlıyorum, Londra’daydım, nasıl üzülmüş ve kendimi çaresiz hissetmiştim. Ürdün’deki Kara Eylül olayı ve 1971’deki askerî kuşatmadan sonraydı. İşte, THKP-C’nin kimi militanları da saklanmak için Beyrut’a gelirken, diğer bir kısmı da Paris’e gelmişti. Böylece FHKC ile ortak çalışacaklardı.

Neyse, örgütünün askerî sorumlusu olan Türk yoldaşımı bir MOSSAD ajanı izler, şöyle siyah şapka takan biri. THKP-C’li yoldaşımı cadde ve parklardan geçerek saatlerce takib eder ama, tam bir profesyonel olduğu için kendisini de kollar ve pusuya düşebileceği bir yere asla gitmez. Yoldaşım nereye giderse gitsin, işte otobüstür, Paris metrosudur falan ama, bir türlü adamdan kurtulamaz. Artık akşam olmaya başlamıştır, hava yavaş yavaş kararır. Saat 7 gibi, arkadaşım hemen evine gitmeye karar verir o ân. Apartmana girer, MOSSAD ajanı da arkasından. İşte tam o ânda arkadaşım onu pusuya düşürür, bıçaklayıp öldürür, sonra dairesine götürüp küvete sokar. Bir mucize eseri olarak, bu eylem esnâsında kimse apartmana girip çıkmaz.

Ben bu hâdiseye karışmadım tabiî ama, karışanları biliyorum. Yoldaşın evine gelip “ne yapacağız şimdi bu cesedi?” falan diyorlar. Sonraki üç gün boyunca cesedi parçalara ayırarak evden çıkartmak ve böylece başlarından defetmekle uğraşıyorlar. Bu olayla ilgili olarak, bugüne kadar ne basında en ufak bir haber çıktı ne de hakkında herhangi kanunî bir soruşturma açıldı. Fransız polisi meseleyi bilâhare öğrenmiş olsa da, MOSSAD illegal olarak çalıştığı için, üzerinde herhangi bir araştırma-soruşturma yapma gereği duymadı.

Bu ölen MOSSAD ajanının üzerinden ne herhangi bir kimlik ne bir not ne de kimliğini tesbite yarayacak en küçük bir şey çıktı. Siyonizm gözünde bir “kahraman” olarak öldü gitti. Onlar bizden, biz onlardan, böyle karşılıklı birbirimizi öldürüyor, savaşıyorduk.

OPEC Operasyonu biz yaptık, Libya ise hiçbir şey yapmadı. Silahları dahi son dakikada teslim ettiler. Fakat biz zaten Amerikan ordusundan temin etmiştik silahları. Amerikan askerleri, Almanya’daki kendi ordu depolarından alarak bize silah satmıştı. Hem de esrar karşılığında! Bizde esrar yoktu elbette. Yoldaşlarımız da Berlin’e gidip (Kumandan Carlos gülerek anlatıyor) Türk satıcılardan parayla esrar satın almak zorunda kaldı, karayoluyla da Frankfurt’a getirdiler. Ben de bu satın aldığımız esrarı, “Biz silah karşılığında para, dolar falan istemiyoruz, ille de esrar istiyoruz!” diyen Amerikalı askerlere verdim.

Libyalılara gelince, arzettiğim şekilde, Trablus’tan getirdikleri silahları tam son ânda teslim ettiler bize; Beretta, bir kısım makineli silah vs. Doğrusu eylem için biz de Libyalıların getirdiği bu küçük silahları tercih ettik, Amerikalılardan aldığımız silahlar bayağı büyüktü çünkü. Son gün, evet son gün ortaya çıktı Libyalılar. Yetmiyormuş gibi, bize verdikleri istihbarat da tamamen yanlıştı. Kendi işimizi kendimiz hallettik kısacası.

Biz milletlerarası devrimcilerden hâlâ korkuyorlar. Korktukları şey şahıs olarak bizler değiliz, neticede yaptığımız eylemlerde verdirebildiğimiz zararın çapı ne olabilir ki? Onların asıl korktukları, "örnek" teşkil etmiş olmamızdır, milletlerarası devrimciliği şahıslarımızda örnekleştirmiş olmamızdır. Tam da bu gerekçeyle, bizi umum önünde küçük düşürebilecek her tür iftiradan meded umuyorlar. Biz kimsenin ne ajanı, ne paralı askeri, ne de muhbiri olduk. Aksine, biz böylelerini yakalayıp infaz ettik bazen. Yakaladığımız böylesi en yüksek rütbeli görevlilerden biri, bizzat benim enselediğim ve infaz ettiğim bir generaldi; Güney Afrika ordusu özel kuvvetlerinden önde gelen bir subaydı (Henri Bola). Bu mesele hakkında Nelson Mandela'ya da bir mektub yazmıştım.

Ağca’yla Türklerin bir meselesi olabilir, beni ilgilendiren bir şey yoktu. Zaten, sonradan Ağca’yla beraber tutuklanıp İtalya’da yargılanan Türkler oldu, oysa tamamen masumdular bunlar. Tüm bu manipülasyonların ardında da CIA vardır. Peki Papa’ya saldırının ardındaki sebeb nedir? Bence, herkesin kendine has farklı bir gerekçesi vardı.

Vatikan’la bu bahiste birkaç sene önce temas kurup, hakikati aynen ifade ettik. Onlar da, “Zaten neyin ne olduğunu biliyoruz, aldırmayın, hepsi propaganda!” dediler. Kaldı ki, eski Papa’yı da sevmezdim. Bir Yahudiydi o. Bir Papa olmak için, en azından bir Hıristiyan olmanız gerekir, değil mi? Normali budur (Carlos gülüyor) ama o bir Yahudiydi.

Albay Alparslan Türkeş’i biliyorsunuz. Bu zâtla hiç karşılaşmadım. Ancak, liderlikte ondan sonra gelen ikinci adam, Sofya’da yaşıyordu. Bu kişiyi zaman zaman davet eder ve görüşürdük. Bulgarlarla falan çalışan, silah vesair işlerle meşgul büyük bir gangsterdi. Bana da onu Bulgarlar tanıştırdı. Çok kibar bir adamdı, selâmlaşırdık, akşamları bazen restoranlarda konuşurduk. 1970’lerin sonu ve 80’lerin başı. Sürgündü, Türkiye’ye dönmek istemiyor ve Sofya’da kalıyordu. Büyük bir mafyacıydı.

Arafat da, zamanında bunu söylemişti bana. Yaşayan şâhidleri vardır. “Devletimizi kurunca sana Filistin pasaportunu ben vereceğim” demişti. 1979’da Beyrut’ta söylemişti. Kuşkusuz bu sembolik bir mesele, ancak birçok mânâsı da olan bir hâdise.

Bilgiler Altay Derneği'nden alıntılanmıştır.


Çakal Karlos: Tarih Obama'yı değil, Bin Ladin'i hatırlayacak
19.05.2011 18:44
   
   

Soğuk Savaş döneminin bir numaralı teröristi Çakal Carlos, ABD güçlerince Pakistan'da öldürülen El Kaide lideri Usame Bin Ladin'in şehit olduğunu, Ladin'in, "yaptıklarından, sergilediği örneklerden ötürü" yüzlerce yıl anımsanacağını söyledi.

Fransa'da hapis cezasını çekmekte olan Carlos, İsveç ulusal televizyonuna telefonla verdiği demecinde, ABD Başkanı Barck Obama'yı ise hiç kimsenin anımsamayacağını ileri sürdü.

Asıl adı Ilich Ramirez Sanchez olan Carlos, 1975 yılında iki Fransız ajanı ve bir muhbiri öldürmek, Fransa'da 1982-1983 yıllarında çeşitli bombalı saldırılar düzenlemek gibi suçlarla müebbet hapse mahkum edilmişti.

STOCKHOLM (A.A)



Çakal Carlos Yeniden Hakim Karşısında...

 

Yayına giriş: 07.11.2011 15:49:54
Güncelleme: 07.11.2011 15:54:11


Asıl adı İliç Ramirez Sançez, yani Çakal Karlos Venezüella asıllı...

Fransa'da bombalı saldırılar ve sonrasındaki uçak kaçırma eylemiyle adını ilk kez 1970'lerde duyurdu. Sonrasında da bir dizi eyleme imza attı. Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği'nin bir toplantısını basarak, üye ülkelerin petrol bakanlarını rehin alması da hala hafızalarda.

"Çakal Karlos"un hakim karşısına çıkma nedeni ise 1980lerde adının karıştığı bazı bombalı saldırılar.

Kameralar duruşma salonuna alınmadı. Karlos'un şu anki görünümüne dair tek ipucu, mahkeme ressamlarına ait bu çizimler...

Aslında Karlos 20 yılı aşkın süredir zaten demir parmaklıklar arkasında...

11 kişinin öldüğü ve 200 kişinin yaralandığı 4 bombalı saldırıdan da suçlu bulunursa, en az 22 yıl daha ağırlaştırılmış hapis cezası alacak.







 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ,,, 582417 ziyaretçi.mizsiniz***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc