Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İ«İN KOŞANLARIN YERİ***
  BANDIRMADAN YAYILAN ÜSKÜP KOKUSU. ALİ ÖZTAYLAN HOCA
 


“ Mezarımı dostun geçeceği yol üstüne kazsınlar, 

Dost geçince belki bana can gelir. “









BANDIRMA'DAN YAYILAN ÜSKÜP KOKUSU:
TATLICI ALİ ÖZTAYLAN EFENDİ


Prof. Dr. Necdet Tosun 1331’de (1913) Üsküp’te doğmuş, küçük yaşta Bandırma’ya yerleşmiş
gönül ehli bir insandı Ali Öztaylan Efendi,
yakınlarının deyimiyle Tatlıcı Ali Ağabey.

Zâhirî tahsil îtibâriyle ilkokul mezunu.
Bandırma’da kurduğu tatlıcı dükkânı ile geçimini temin etmiş.
Ancak gençliğinde vakit buldukça İstanbul’a gidip
zamanın önde gelen ilim, sanat ve tasavvuf erbâbı ile tanışmış,
sohbetlerinden istifâde edip feyz almıştır.

Ali Öztaylan Efendi, kendi anlattığına göre,
gençliğinde insanları irşâd edebilmek, onlarla diyalog kurabilmek için bâzen meyhânelere gider,
orada ayran içer ve insanlarla konuşurmuş.

Şöyle anlatıyor:
Dükkânımızda tatlı ve pasta sattığımız için akşam geç saate kadar çalışır,
sonra dükkân temizliği yapıp eve giderdik.
Yolda meyhanelerin bol olduğu sokağa uğrar, o geç saatte sarhoş olup kalan var mı diye bakardık.

O saate kadar meyhanede kalan kişi
ya faturayı ödeyecek parası olmadığı için meyhaneciden korkan,
ya da evdeki hanımından fırça yiyeceğini düşünen kişidir.
Biz bunların borcunu öderdik.

Ancak adam ayakta zor durduğu için bir taksi veya fayton çevirir,
faytoncuya onu evine götürmesini söyleyip yol parasını verirdik.

Ayrıca sarhoş olan adama bizim dükkândan bir paket höşmerim tatlısı sarıp verir:
“Bunu hanımına ver de sana kızmasın” derdik.

Ali Efendi’nin insanlara karşı olan bu şefkat, merhamet ve hoşgörüsü meyvelerini vermiş,
onun bu olgun tavrından etkilenen bazı kimseler içkiyi zamanla bırakıp doğru yolu bulmuşlardır.

Bir defasında telefon numarasını yanlış çevirip Ali Efendi’nin tatlıcı dükkânını

ticari taksi durağı zannederek
bir taksi isteyen kişiye Ali Efendi’nin
“yanlış numara” demek yerine
“pekiyi efendim, hemen taksiniz geliyor,
adresinizi alayım” dediği,

bir taksi bularak adrese gönderdiği,
ücretini de kendisinin ödediği anlatılır.

Tatlıcı Ali Öztaylan Efendi,
oğlu Cemal Öztaylan beyin milletvekilliği döneminde ona tavsiyelerde ve nazı geçen siyâsîlere ricâlarda bulunmuş, böylece Mezarlıklar Kânunu’nun çıkmasını sağlamıştır. Zîrâ bu kânun çıkmadan önce Osmanlı yâdigârı kitâbeleri olan, ilim, târih ve sanat değeri olan mezar taşları kırılıp ufalanarak mıcır yapılıyormuş. Bu kânunun çıkmasından sonra Merkez Efendi, Sümbül Efendi gibi birçok meşâyıhın rûhâniyetinin âlem-i mânâda (rüyada) gelerek kendisini tebrîk ettiklerini söylerdi

Ali Efendi. Ali Efendi’nin en çok sevdiği kişilerden biri Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tasavvuf hocası merhûm
Yrd. Doç. Dr. Selçuk Eraydın idi.
“Selçuk vefât edince sanki vücudumun yarısı öldü” derdi.


Selçuk bey İstanbul’da bir kandil akşamı vaazdan dönerken trafik kazası geçirip hayatını kaybedince aynı anda Bandırma’da evinde bulunan Ali Efendi “Selçuk şehid oldu” diye mânen bir ses duyduğunu, bundan bir saat sonra telefonla Selçuk beyin kızının arayıp babasının vefâtını haber verdiğini anlatırdı.

Ali Efendi torunu yaşındaki insanların elini öper,
son yıllarında yaşlı ve ayakları rahatsız olmasına rağmen değneklere dayanarak bütün misâfirlerini kapıya kadar bizzat uğurlardı.

Sohbetlerine
nezâket ve tatlı bir Osmanlı üslûbu hâkimdi.

Uyduruk Türkçe kelimeler kullanmazdı.
Bütün hareketlerinde edeb ve kibarlık vardı.
Tam bir Osmanlı efendisi idi.


Bandırma’daki Nakşbendî meşâyıhından (Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin şeyhi) Ahyolu’lu Bezzâz Ali Rızâ Efendi 1912’de vefat edince dergâh ve mescidinin bahçesine defnedilmişti.

1916’da ya da daha sonraki yıllarda bu dergâh ve mescid yanmış, bir rivayete göre
Yunan ordusu Kurtuluş Savaşı’nda mağlup olup kaçarken Bandırma’daki birçok bina gibi bu tekke ve câmiyi de yakmıştı. 
Uzun süre metruk kalan bu arsa, 1950’li yıllarda Bandırma’da yol genişletmeleri sebebiyle bir istimlâka kurban gitmesin ve bahçedeki Ali Rıza Efendi’nin mezarı zâyi olmasın diye Tatlıcı Ali Efendi’nin girişimleriyle oraya “Tekke Câmii” adında bir cami yapımına başlanmış. Sene 1955 veya 1958’dir. O dönemde cami yaptırma derneği gibi bir gelenek pek yaygın olmadığı için yapılacak cami için maddî destek vermek isteyenler

Tatlıcı Ali abiye para verirler,
o da veren kişinin adını ve miktarını bir listeye yazarmış.


Bu dönemde Tatlıcı Ali abi rüyasında o dergâhın son şeyhi Bezzâz Ali Rıza Efendi’yi görür. Ali Rıza Efendi: “Ali Efendi! Bizim camimizin inşası için size para verenler olmuş, listesi sizdeymiş, o listeyi görebilir miyim?” der. Tatlıcı Ali abi cebinden listeyi çıkarıp şeyh efendiye uzatır. Ali Rıza Efendi de cebinden bir kalem çıkarıp listedeki iki kişinin üzerini çizer ve listeyi tekrar Tatlıcı Ali abiye iade eder. Hayretle uyanan Ali abi, bu rüyaya ilk anda bir anlam veremez. Sabah tatlı dükkânına gidip çalışmaya başladığında, listeden ismi silinenlerden birisi gelir ve: “Ali abi! Ben sana cami inşaatı için biraz para vermiştim ama şimdi bana da çok lâzım oldu. O parayı geri versen” der. Ali abi meseleyi anlar, demek ki bu adamın parası o mübârek mekâna nasip olmayacak, der kendi kendine, parasını iade eder. Ancak listeden ismi silinen bir kişi daha vardır. Herhalde o da gelip isteyecek diye düşünüp ikinci adamın parasını da bir zarfa koyup bekler. Bir süre sonra o adam da gelir, dükkâna oturur, fakat bir şey söylemez. Ali abi usulca adamın yanına gider, “cami için verdiğin para, buyur” der ve zarfı uzatır. Adam: “Nereden bildin isteyeceğimi?” der. Ali abi: “Boş ver, sen al git” der ve adam alıp gider.

Tatlıcı Ali abi bir defasında Bandırma’dan otobüs ile Bursa’ya giderken yanındaki koltukta oturan adam sürekli ceketinin iç cebinden konyak, viski gibi küçük bir şişeyi çıkarıp içmekte, demlenmekteymiş. Ali abi adama bakıp: “Beyefendi! Ben size çok özeniyorum” demiş. Adam: “Bey baba! demiş, bizim neyimize özeniyorsun, ben ayyaş bir adamım, bak otobüste bile duramayıp içiyorum”. Ali abi: “Yok yok, demiş, hani siz içip sarhoş olduktan sonra gecenin bir yarısı sokağa çıkıp Allah diye na’ra atarsınız ya, işte ona çok özeniyorum. Ben de sizin gibi sokağa çıkıp Allah diye bağırmak istedim, içim yandı ama bağıramadım, konu komşudan utandım. Siz ise kimseyi takmadan ne güzel Allah diyorsunuz” deyince yanındaki adam ağlamaya başlamış ve içkiyi bırakmış.

Bir defasında Ali abinin alkollü içkiler satmakla ve gafletle ömrü geçen bir komşusu ölüm döşeğinde imiş.

Çocukları gelip: “Ali abi, babamız çok hasta,
gelip kelime-i şahâdet telkin etsen..” demişler.

Ali abi de o eve gitmiş.
Ölüm döşeğindeki adam kendinden geçmiş vaziyette: “Dolar, mark…” deyip duruyor, kendisine telkin edilen kelime-i şahâdetleri duymuyormuş.

Ali abi odadaki insanları dışarı çıkarmış,
adama bir iki tokat vurmuş,

adam biraz kendine gelip karşısında Ali abiyi görünce:
“Ali abi”, demiş, ,
ardından “Allah” demiş ve ruhunu teslim etmiş.


Tatlıcı Ali abi bir gece rüyasında bir adamı görmüş. Adam: “Ali Efendi! Ben Manyas’ın Kazaklar (Kocagöl) köyünde yaşayıp vefat eden
Rus asıllı bir kişiyim.

Ömrüm bu köydeki kilisede
görünüşte papaz olarak geçti.

Ama ben İslam’ın hak din olduğuna inanıyordum, Müslüman olmuştum.

Ancak öldüğüm zaman beni Hıristiyan mezarlığına gömdüler, ben burada muzdaribim.

Benim kabrimi mânen Müslüman mezarlığına naklediver” demiş.

Ali abi de rüyada mânen nakl-i kubûr yapmış. Uyandığında bu rüya kendisini hayrete sevk etmiş olmalı ki, birkaç gün sonra
Kazaklar köyüne gidip kahvehanedekilere:

“Burada bir papaz var mıydı?” diye sormuş. Köylüler de: “Evet, çok iyi bir insandı, öldü” demişler.


Tatlıcı Ali abi şöyle derdi:
“Adnan Menderes’in idam edileceği gününsabahında seher vakti uyandım, fırtına vardı, kuşlar, kediler, köpekler âdetâ feryâd ediyordu. Bir süre sonra sükûnet oldu”.

Ali abi bir defasında mânen hâl sâhibi olduğunu hissettiği meczûb bir zâta: “Efendi! Düdüğü nereden çaldın?” demiş. Maksadı, mânen hangi zâtlardan istifade ettiniz, demekmiş. Adam: “İhlasla ikrâm edilen hiçbir şeyi reddetmedim”, demiş.

Ali abi vaaz kürsülerinde Cenâb-ı Hakk’ın
rahmet ve merhametinden çok
azabının anlatılmasına üzülür ve:
“Bu vâizler bizi çok korkutuyor”, derdi.


Ali abi, mânevî oğlu gibi sevdiği Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tasavvuf hocalarından merhum Selçuk Eraydın’ın Fusûsu’l-hikem Şerhi ve Mesnevî Şerhi’ni Osmanlıcadan yeni harflere çevirdiğini duyunca: “Selçuk Efendi! Bu mübarek eserleri abdestli olarak yazalım inşallah” buyurmuşlar. Selçuk bey de bu tavsiyeye uyar, abdestsiz olarak yazmazdı.

Bandırma’da Tatlıcı Ali Öztaylan Efendinin oğlu Cemal Öztaylan bey şöyle anlattı:

Babam bir ara hastalanmış, İstanbul’da hastanede yatıyordu, ben de refakatçi olarak yanındaydım. Hastanenin yemek servisinde sunulan çorbayı kaşıkla babama içirirken:

-“Oğlum, bu çorbanın terbiyesi iyi olmamış.
İçim almıyor, verme.
Terbiyeli bir çorba olsa içerdik.
Zaten benim gibi terbiyesiz bir adama da böyle çorba yakışır” dedi. Birkaç dakika geçmeden kapıdan Selçuk Eraydın hocamızın hanımı girdiler ve:
-Ali abi, geçmiş olsun, size çorba getirdim, diyerek gayet terbiyeli ve lezzetli bir çorba ikram ettiler.

Birkaç gün sonra babam:
-Cemal oğlum! Canım kadınbudu köfte istiyor, dedi. Ben köfteyi nereden bulacağımı düşünürken bir bayan içeri girdi ve: -“Ali Efendi, ben sizi daha önce hiç görmedim ama adınızı dostlarımdan çok duydum, şimdi hastanede olduğunuzu öğrenip ziyarete geldim, bu da küçük bir hediye” diyerek bir paket uzattı. İçinde kadınbudu köfte vardı.

Birkaç gün sonra babam çay istedi.
Kupa bardakla hastanenin kantininden sallama çay alıp getirdim. Bir iki yudum aldıktan sonra babam: -“Oğlum Cemal! Bu sallama çayların tadı olmuyor, şöyle demli bir çay olsa, ince cam bardakta içseydik ne iyi olurdu”, dedi. Ben düşündüm, babamın İstanbul’da birçok dostu var, birisine telefon etsem demli çay getirebilirler. Ama saat gece 10:00 civarı. Ayrıca babamın arkadaşları: “Galiba Cemal’in canı çay istedi de babasını bahane ediyor”, derler mi? diye düşünürken, babamın dostlarından Şevket Baba lakaplı Şevket Demirci amca elinde demlenmiş çay termosu ve ince cam bardaklarla içeri girdi: “Selamun aleyküm Ali abi, sana çay içmeye geldik” diyordu.

İstanbul’da emekli öğretmen Nasuhi Yazıcı hocamız şöyle anlattı: Ben İmam Hatip Lisesini Balıkesir’de okudum. Gençliğimde bazen Bandırma’ya gelir Tatlıcı Ali Öztaylan abiyi ziyaret ederdim. Bir gün Bandırma’da meyve-sebze halinin yanında Ali abiyi gördüm. Elinde 10 kg kadar bir bidon, içinde kelle peynirleri var, zorla taşımaya çalışıyordu. Yanına gidip: “Ali abi, taşımanıza yardım edeyim”, deyip bidonu aldım. Ali abi bana şöyle dedi: “Ankara’dan yargıtay başkanı Gönen kaplıcalarına gelmiş, bu peynirleri ona hediye olarak götüreceğim. Senin aklına şu gelebilir: Bu yargıtay başkanı dinden uzak bir adam, ne gerek var hediye götürmeye, diyebilirsin. Ben de biliyorum o adamın öyle olduğunu. Ama belki dindar insanlara zarar verecek bir mesele önüne gelince bu peyniri hatırlar da kalbi yumuşar ve imza atmaz diye hediye götürüyorum”.

Bir asker emeklisi Bandırma’da Ali abinin dükkânına yakın bir yerde tatlı ve pasta dükkânı açmış. Ancak müşteriler Ali abinin dükkânına geliyor, yeni açılan o dükkâna pek iltifat etmiyorlarmış. Adam bir gün Ali abinin dükkânına gelip açmış ağzını, yummuş gözünü:
“Sen şöyle şerefsiz, böyle namussuzsun…” diye aklına gelen küfürleri beş on dakika sayıp dökmüş. Ali abi sadece dinlemiş. Bir süre sonra adamın söyleyecek sözü ve edecek küfrü kalmayınca, Ali abi: “Ver şu muhterem elini öpeyim, sen ne dediysen bende iki katı var, bana şerefsiz dediysen, ben senin bildiğinden daha şerefsizim” deyince adam şaşırıp kalmış ve: “Ben ne diyorum, bu ne diyor?” deyip ayrılmış, dükkânını da kapatmış.

Naci Öztürk abimiz anlatmıştı:
Bir gün tatlı dükkânına kasketli bir adam gelip oturmuş. Islık çalıyormuş.
“Aga, ver bir tatlı bakalım” demiş. Ali abi bu adamın hâlinin farklı olduğunu anlamış. Küçük bir kâse sütlaç vermiş, kendisi de yanına oturmuş. Hem adam yiyormuş, hem de Ali abi yiyormuş, ama sütlaç bir türlü bitmiyormuş. O zaman Ali abi bu zâtın Hızır (a.s) olduğunu anlamış. Mustafa Ocak hoca şöyle anlatmıştı: Üsküdar’da İskele (Mihrimah Sultan) Câmii’nde imamlık yaptığım yıllarda bir kurban bayramı öncesi üç tane kurbanlık koç almıştım. Koçlar otlasın diye caminin bahçesinde bulunan mezarların arasına salmıştım. Bu durumu gören Bandırmalı Ali abi çok üzülmüş ve: “Burada yatan zâtları rahatsız etmek doğru değil” demiş. “Bunlar imamın koçları” denince, “Bu nasıl imam, olmaz böyle bir şey” demiş. İmam Mustafa hoca meseleden haberdar olup Ali abiden özür dilemiş, “başka yerimiz yoktu”, demiş. Daha sonra bazı arkadaşlarıyla İstanbul’dan Bandırma’ya Ali abiyi ziyarete gittiklerinde, Ali abi: “Seni tanıdım, sen koççu imam idin” diye latîfe etmiş. 1980’li yıllarda Bandırma’da cami önlerinde küçük tezgâhında tesbih, takke, misvak, misk vs. satarak geçimini temin eden Orhan amca, o dönemde İslamiyet’i de anlatmaya çalışırmış. 12 Eylül darbe döneminde karakola çekilip sabaha kadar dayak yemiş. Ertesi gün evine gitmiş. Durumu öğrenen Tatlıcı Ali abi birkaç arkadaşıyla birlikte Orhan amcanın evine ziyarete gelip: “Gazân mübarek olsun”, demişler. Ancak Bandırma’da üzerindeki baskılar devam edince Bursa’ya taşınmış. O dönemde Ali abi de bir sünnet düğünü vesilesiyle Bursa’ya davet edilmiş. Bursa’ya geldiklerinde Orhan amcayı da yanlarına alıp düğün mekânına gitmişler. Düğün sahibi varlıklı zât Ali abiyi içeriye buyur etmiş. Ali abi: “Önce Orhan Efendi girmezse, ben de girmem”, demiş. Düğün yemeğinde tabak önce Ali abiye gelmiş. Ancak Ali abi ilk tabağı Orhan amcaya ikram etmiş. Ali Çiftçi hocamız şöyle anlattı: Bandırma’da Haydar Çavuş Câmii’nin bahçesinde birkaç arkadaş ile ayak üstü konuşuyorduk. Ali abi de yanımıza geldi. Derken Kemal isminde bir meczup gelip kendini Ali abinin dizlerine attı. Ali abi cebindeki ütülü bembeyaz mendili çıkarıp o meczubun burnunu, yüzünü sildi, başını okşadı. Sonra o meczup ayrılıp gitti. Ali abinin bu hareketi, gariplere ve meczuplara karşı nasıl davranmamız gerektiği konusunda bize hâl dili ile bir ders oldu. Bandırma Tekke Câmii imamı Âdem hoca anlatıyor: Tatlıcı Ali abi ömrünün son yıllarında ayaklarından rahatsız olduğu için evden çıkamazdı. Zaman zaman evine ziyarete giderdim. Kendisine genelde “hocam” diye hitap ederdim. Bir defasında: “Estağfirullah, ben hoca değilim, câhil bir tatlıcıyım, hoca sizsiniz” demişti. Bir defasında da: “Âdem Efendi! Namaz bitip imam olarak tesbihat için cemaate döneceğiniz zaman oturduğunuz yerde dönüvermeyin, ayağa kalkın, cemaate dönün, cübbenizin önünü kapatın, hafifçe başınızla cemaati selamlayın, sonra oturun, bu, cemaate saygıdır” dedi. Ben bu sözden önce teravih gibi yorucu namazlardan sonra cemaate dönerken bazen oturduğum yerden dönüyordum. Ali abinin bu tavsiyesinden sonra hep onun dediği gibi yapmaya başladım. Bandırmalı Rafet Balkancı abimiz anlatıyor: Bir defasında bir dükkânda Ali abinin yanında oturuyordum. Tasavvuf yoluna yeni bağlanmıştım. Ali abi biraz tefekkürden sonra bana: “Rafet Efendi! Çocuğunuz var mı?”, diye sordu. “Yok efendim”, dedim. Sekiz yıllık evli olmama rağmen henüz çocuğumuz olmamıştı. Ali abi tekrar sordu: “Eviniz var mı?” “Yok efendim, kiradayım”, dedim. Ali abi: “Kardeş! Mahmud Sâmi Efendimizin manevî yolu çok bereketlidir, inşallah yakında çocuğunuz da olur, eviniz de”, dedi. Bir sene içinde ilk kızımız dünyaya geldi, ayrıca kendi evimizi yapmak da nasip oldu. Yine Ali abi şöyle derdi: “Bu manevî yolu ben buldum da bağlandım, dememek lâzım. Bir Allah dostunun veya anne babanın duası sebebiyle mürşidler bizi bulup bu yola kabul etmişlerdir”. Bandırma’da bir abimiz anlattı: Tekke Câmii’nin altında bir terzi dükkânına girdim. Tatlıcı Ali abi de içeride idi. Ben içeri girerken dükkânın kapı eşiğine basarak girmişim. Ali abi: “Kapının eşiğine basmak doğru değildir. Orası Yunus Emre hazretlerinin boynunun makâmıdır” buyurdular. Oğlu Cemal Öztaylan bey şöyle anlatıyor: Babamın evdeki şahsî kütüphanesinde çok sayıda Osmanlıca eser vardı. Fakat baskıcı dönemlerde bu eserler yüzünden çok sıkıntı çekmişti. Eve polis baskın yapar, bu eserler yüzünden babama eziyet ederlerdi. Bir defasında bana: “Oğlum, dayak yemekten bıktık, şu Osmanlıca eserleri bahçedeki fırında yak” dedi. Ben de bahçemizdeki yer fırınında onbeş çuval eski eseri yakmak zorunda kaldım… Babamın kitapları arasında Tâhirü’l-Mevlevî’nin Osmanlıca yazma hâlinde üç cilt divanı da vardı. Birinci cildi hâlen buradadır. İki ve üçüncü ciltleri ise incelemek üzere Dr. Ali Kemal Belviranlı hoca emâneten alıp Konya’ya götürmüştü ama bir daha o ciltler geri gelmedi, Ali Kemal bey de vefat etti… Ali Öztaylan Efendi dînî bayramlarda ve kandil gecelerinde umumhâneleri (genelevleri) ziyâret eder, oradaki kadınlara hediyeler götürürmüş. Günah işleyen kişi İslâmiyet’ten çıkmış olmaz, sadece günahkâr müslüman olur. Ali Efendi o kadınlara önce insan olarak değer verir, sonra dînî bir kandil ya da bayram vesilesiyle hediye vererek gönüllerindeki İslâm nûrunu tekrar hatırlatmaya çalışırdı. Oradaki kadınların hiç birinin hayatından memnun olmadığını ve kalplerinin mahzûn olduğunu söylerdi. Ali Efendi günahkâr müslümanlara ve hattâ müslüman olmayan insanlara hoşgörüyle bakar, onların âhir-i ömürlerinde tevbe edip sâlih bir insan olarak âhirete göçebileceklerini düşünürdü. Ancak İslâmiyete düşman olanlara karşı müsâmahası yoktu. Tek parti döneminde büyük sıkıntılar görmüş Ali Efendi. Tatlıcı dükkânında Fâtih Sultan Mehmed’in resmi ve besmele, hilye gibi levhalar bulundurduğu için “Osmanlı muhibbi” olmakla, “harf inkılâbına muhâlefet etmekle” suçlanmış. Evi uzun süre gözetim altında tutulmuş, sabah namazına kalkıp evinde lambayı yakınca niçin lambayı yaktığı sorulmuş, kendi evinde sabah namazı kıldığı için azarlanmış, o da “çocuğum hasta idi, ona ilaç vermek için lambayı yaktım”, demek zorunda kalmıştır. Evindeki dînî kitaplara, özellikle Osmanlıca eserlerin çoğuna, yapılan baskınlarda el konmuş ve bir daha iâde edilmemiştir. Anlattığına göre, Behçet Kemal Çağlar bir konferansta konuşma yapmak için Bandırma’ya geldiğinde Ali Efendi’nin dükkânındaki Osmanlı’ya dâir resim ve bazı hat yazılarını görünce: Buranın sâhibi Osmanlı hayrânı gâlibâ, şununla bir tanışalım, demiş. Ali Efendi’nin evine telefon açılmış ve Behçet Kemal’in bir grup muallim arkadaşıyla ziyârete gelmek istediği söylenmiş. Ali Efendi bir saat sonra gelebileceklerini söylemiş. Ancak içinde bazı endişeler de varmış. Gusül abdesti alıp beklemeye başlamış. Misâfirler gelip izzet ikrâm yapılmış. Ali Efendi’nin endişe ettiği gibi hakâretâmîz sözler de sarfedilmemiş, sohbete saygılı bir üslup hâkimmiş. Derken Ali Efendi: Behçet Kemal Bey! Fakîr, ilk mektebi zor bitirmiş tahsili nâkıs bir insanım. Ancak zât-ı âlînizin birkaç şiiri hâfızamdadır. Onuncu yıl marşı isimli bir şiirinizde “On yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan” diyorsunuz. Bu ifâdeyi keşke yarattık değil de yetiştirdik deseydiniz. Yaratmak Allah’a mahsustur. Bu sözünüz gayretullaha dokunabilir, demiş. Behçet Kemal: Bu mevzûyu kapatalım, demiş, ancak bu cümleyi yaklaşık on kez tekrarlamış ve yarı cinnet hâlinde yere yuvarlanmış. Yere çarpmanın tesiriyle ağzından burnundan kanlar gelmiş. Arkadaşları onu götürmüşler. Ancak bu yarı cinnet hâli geçmemiş ve on gün kadar sonra ölmüş. Ali Öztaylan Efendi İstanbul’daki Tâhirü’l-Mevlevî’nin Mesnevî sohbetlerine iştirâk etmiş, kendisiyle dost olmuş, hattâ Tâhirü’l-Mevlevî Divan’ının ikinci cildinde Ali Efendi için şu ithaf şiirini yazmıştır: Sene 1949; bir müslüman Sütevi sahibi Ali Öztaylan: Sana salık verdim ey din kardeşi, Hakîkat Ali’nin bulunmaz eşi, Allah ve Rasûlü’ne sâdık bir bende, Onların aşkıyla vücûdu zinde, Fazîlet severlik olmuştur yolu, Hulâsa Allah’ın sâfî bir kulu, Benim de mânevî evlâdımdır o, Bâis-i sürûr-i fuâdımdır o, Olsun diyerek bir tuhfe-i edeb, Yazdırdı birinci Dîvân’ımı hep, İstedi yazdırmak ikinciyi de, Şu nüsha o yüzden geldi vücûde, Allah salâhını müzdâd eylesin, Kalbini nur ile âbâd eylesin, Benden ona karşı şükrân-ı duâ, Kabul eyler elbet Cenâb-ı Hüdâ, Duâsı böyledir Tâhir Olgun’un, Allah onu dâim eylesin memnûn. Ali Efendi gençliğinde Nakşbendî meşâyıhından Ali Haydar Efendi’ye intisap ile mürîdi olmuş. Kendi ifâdesine göre, Ali Haydar Efendi bir defasında Ali Öztaylan Efendi’ye: Oğlum, Tâhiru’l-Mevlevî sizin için Divan’ında bir şiir yazmış, şiirde isminiz de geçiyormuş, o Divan şu raftaki kitap olsa gerek, verir misiniz? deyince Tatlıcı Ali Efendi bir taraftan raftaki kitabı alırken bir taraftan da: Acaba efendi hazretleri hem Nakşî hem Mevlevî meşreb olunur mu? diyerek beni azarlayacak mı, diye endişe etmiş. Ancak Ali Haydar Efendi kitaptaki o şiiri bulup okuduktan sonra: Tâhirü’l-Mevlevî benim hapis arkadaşımdır. (İskilipli Âtıf Efendi’nin şapka muhâkemesi döneminde aynı hücrede kalmışlar). Çok kıymetli, muhterem bir insandır. Böyle bir zâtın muhabbetini kazanmış olmanız büyük bir saadettir, diyerek iltifat etmiştir. Ali Haydar Efendi’nin vefâtından sonra şeyhinin mânevî işâretiyle Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Efendi’ye intisap eden Tatlıcı Ali Efendi Prof. Süheyl Ünver, Sâmiha Ayverdi, Hasan Basri Çantay ve Neyzen Tevfik’in de husûsî dostu olmuştur. Neyzen Tevfik, bir gün Prof. Dr. Fuad Köprülü gibi seçkin ilim adamlarının da bulunduğu bir mecliste mûsikî ve ney hakkında uzun ve ilmî bir sohbet yapıp ney üfledikten sonra: “Bu benim son ney üfleyişim”, demiş, ardından Ali Efendi’ye: “Benim cenâze namazımı sen kıldıracaksın”, diye vasiyet etmiştir. Ali Efendi: “Estağfirullah efendim, ben hoca değilim, tahsili nâkıs zavallı bir tatlıcıyım” dediyse de, dinletememiş. Bir hafta sonra Neyzen Tevfik’in vefat ettiğini duyan Ali abi, vasiyeti gereği mecburen cenaze namazını kıldırdığını söylerdi… Merhum Emin Işık bey hocamız Ali Öztaylan Efendi hakkında şunları anlatmıştı: Bir bün Bandırmalı Ali Öztaylan abi Ramazan’da umumhâneye (geneleve) bir ziyarette bulunuyor. Orada beş altı tane kadın var. Onlara: “Mübarek Ramazan ayında sizi kimse arayıp sormaz. Size bir iftar vermek istiyorum, ne olur beni kırmayın” diyor. Onlar Ali abiyi zaten tanıyorlar. Sütevi adındaki dükkânına gelip arasıra dondurma, sütlaç yiyorlar. Davetin olduğu gün gelince Ali abi iki araba gönderiyor ve o kadınları aldırıyor. İftarda güzel bir şekilde ikramda bulunuyor. Sonra Bandırma’da bir lâftır, sözdür başlıyor. “İşte efendim, kala kala umumhâne kadınları mı kaldı iftar verecek. İşte Kur’an kursunda şu kadar öğrenci var…” falan diye bir sürü dedikodu yapıyorlar. Bu sözler Ali abinin İstanbul’daki şeyhi Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Efendi’ye kadar gidiyor. Sâmi Efendi diyor ki: “Ali Efendi ne yaptığını bilir, onunla uğraşmayın” . Bir gün genç bir zât Bandırma’ya gelip Tatlıcı Ali Öztaylan Efendi’yi ziyaret etmiş ve: “Efendim! Babam tasavvuf ehli bir mürşid idi, vefat etti. Onun sevenleri, müridleri benim başa geçip postnişin olmamı, irşada başlamamı istiyorlar. Acaba siz ne buyurursunuz? diye sormuş. Ali Öztaylan Efendi: “Zamanımızın mürşid-i kâmili Musa Topbaş Efendi’dir. Ona tâbî olunuz” diye tavsiyede bulunmuştur. Tatlıcı Ali Öztaylan Efendi İstanbul’da yaşayan Osman Nuri Topbaş hocaefendi hakkında şöyle derdi: “Osman Efendi’yi o kadar çok severim ki, bir sohbet meclisinde hasbelkader “Osman” kelimesi geçse, onu hatırlarım da bayılacak gibi olurum”. Ali Öztaylan beyin eski dostlarından biri de merhum Nâzım Yüzbaşı Efendi idi. Nâzım Efendi’yi Mahmud Sâmi Efendi ile tanıştıran da Ali Öztaylan Efendi olmuştu. Birgün Nâzım Yüzbaşı Efendi’nin halı dükkânına gelen Ali Öztaylan abi Nâzım Efendi’nin oğlu Mehmet Yüzbaşı beye: “Nerede o hayırsız baban” der. Mehmet Yüzbaşı bey ne cevap vereceğini düşünürken, Ali Efendi tebessüm ederek: “Yani hiç hayır demeyen, hep evet diyen mübârek babanı soruyorum” diye latîfe eder. Bandırmalı emekli müftü Mustafa Oyan hocamız şöyle anlatmıştı: Ali abinin bir dostu ve ihvan kardeşi vefat etmiş. Kefenlendikten sonra akraba ve dostları son kez görsün diye yüzünü açmışlar. Ali abi mevtânın kulağına eğilip: “Hacı babalara selam söyle!” demiş. Kasdettiği, Mahmud Sâmi Efendi’den önceki şeyhi Ahıskalı Ali Haydar Efendi ve onun şeyhi Bezzâz Ali Rıza Efendi imiş. Bir hafta sonra seher vakti zikir ve evrâdıyla meşgul iken o vefat eden dostunun rûhâniyeti çıkıp gelmiş. Ali abiye şöyle anlatmış: Beni güzel yüzlü insanlar üç gün boyunca çok güzel yerlerde gezdirdiler. Sonra bir köşke yerleştirdiler. “Senin yerin burası” dediler. Bir isteğin var mı? diye sordular. “Küçük kızımı özledim” dedim. “Sen öldün, artık göremezsin” dediler. O zaman öldüğümü anladım. O anda yanıma Ali Haydar Efendi ve Bezzâz Ali Rıza Efendi geldiler. Onlara sizin selamınızı ilettim. Memnun oldular. Bana: “Biz, Peygamber Efendimize yakın bir yerdeyiz. Sen bizim yanımıza gelemezsin, ama zaman zaman biz seni ziyarete geliriz” deyip ayrıldılar. Ali abinin o dostu anlaşılan Cennet’in üçüncü katında imiş. Yine Mustafa Oyan hocamız şöyle anlatıyor: Ali abi son zamanlarında Bandırma’da hastanede yatarken beni çağırtmış. Gittim, kucaklaştık, ağlaştık. Bana: Mustafa Efendi! Geçenlerde Noter Latif Efendi geldi, Ali abi dedi, öbür âleme gitme sırası size gelmişti, ama ben ayrılığınıza dayanamayacağım için sizin sıranızı almayı talep ettim, inşallah önce ben gideceğim, dedi. Tatlıcı Ali abinin en sevdiği kişilerden biri Selçuk Eraydın hoca, diğeri Bandırmalı Noter Latif Efendi idi. Selçuk hocanın vefatından sonra: “Selçuk gitti, sanki vücudumun yarısı ölmüş gibi oldu, diğer yarısını tutan da Latif Efendi’dir, o da âhirete giderse herhalde yaşayamam”, derdi. Ve öyle oldu. Latif Efendinin vefatından bir, birbuçuk ay kadar sonra bir Osmanlı çınarı olan Tatlıcı Ali Öztaylan Efendi de 4 Ağustos 2008 Pazartesi günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Özellikle Selçuk Eraydın beyden bahsederken “Dostlarımın çoğu öbür âleme gitti, bedenim artık bana ağır geliyor” derdi. Şimdi Mevlâsına, dostlarına ve Selçuk beyine kavuştu. 6 Ağustos 2008 günü Bandırma’daki Tekke Câmii avlusunda bulunan hazîreye defnedildi. Vefatından üç yıl sonra mezarına dikilen taşta her nasılsa “Tarîk-ı Nakşbendiyye ve Mevleviyye’den mücâz” ifadesi yazılmış ise de, kendisi mücâz yani icâzetli olmayıp sâde ve samimî bir derviş idi. Mekânı Cennet olsun! Bandırmalı Tatlıcı Ali Öztaylan Efendi’nin Bazı Sözleri: Çocuk yaşlarımdan itibaren kitaplara ve okumaya karşı derin bir muhabbetim vardı. Okumak, yazmak, üdebâyı, meşâyıhı, şuarâyı tanımayı çok arzulardım. Allah'a hamd olsun dönemimizin pek çok mümtaz şahsiyetlerini tanımayı Rabbim fakire nasip etti. Hakkari'den Şeyh Selim Efendi'den tutun da Edirne'den Râgıp Efendi'ye kadar Kâdirî, Mevlevî, Nakşî bir çok meşâyıhı ve üdebâyı tanıma fırsatı buldum... Kur'ân-ı Kerim tahsilimi o yasaklı dönemde câmide mum ışığında Hoca Zekeriyya Efendi’den aldım. Akşamla yatsı namazları arasında gizli gizli bir şeyler öğrenmeye çalışırdık. Hatta bir gün birileri hoca Kur'an öğretiyor diye ihbar etmişler. Tabii bu gibi durumlara karşı sürekli tedbirli olurduk. Ayakkabı giymezdik. Cami içerisinde iki tane büyük dolap vardı. Jandarma camiye baskın yapınca bizler hemen dolap içerisine girdik. Mumları da sakladık. Dolaplara bakmak akıllarına gelmedi de öylece kurtulduk jandarmanın elinden... Bir gün İstanbul'da Bâbıâli yokuşundan İstanbul kütüphanesine gidiyordum. Baktım Kur'an-ı Kerim sayfaları yollarda uçuşuyor, bütün Bâbıâli yolunu doldurmuş durumda. Arabaların tekerleri altında çiğneniyordu. Gerçekten son derece hazin bir görüntü vardı. Orada iş yeri olan Eşref Bey'e uğradım. Nedir böyle diye ona sordum... Meğer Maârif Kütüphanesi sahibi Acem Nâci Bey bir Kur'an-ı Kerim neşretmiş, arkasına da dört sayfa elif-bâ koydurmuş. Bunu görmüşler daha ciltlenmeden matbaaya baskın düzenlemişler ve bütün Kur'an-ı Kerimlere el koymuşlar. Çöp kamyonlarına doldurup yakmaya götürüyorlarmış, çöp arabalarına yüklenirken rüzgârın etkisiyle Kuran sayfaları yollara dağılmış… Her şeyi latîf görmekte fayda var. Her şeye Muhammedî bir gözle bakacaksın. "Ben ne küfrü teftişe memurum, ne hayrı tespite memurum" diyerek herkese karşı hüsnü zan üzere olmak gerek. Hiç kimse hakkında su-i zanda bulunmamak lâzım. Filanca şahıs şöyle kötü böyle kötü diye konuşmamak lâzım. Ne mâlum beş dakika sonra tüm kötü huylarından kurtulmayacağı… Derviş demek, vakıf demek, sebil demek, başkası için yaşayan insan demektir. Benim ayıbım sizi mahcup etmiyorsa derviş olamazsınız. Dervişler, kâmil insanlar hiç kendilerine dua etmezler, ümmet için dua ederler. “Derviş olacaksan sigara içmeyeceksin, şunları yapmayacaksın” deyip bir liste hazırlamamalı. Zaten onları terk etse, onun bu yola ihtiyacı kalmaz. Konyalı Mustafa Efendi ile Saraç Baba bizde on gün misafir kaldılar. Mustafa Efendi’ye bir derviş gelir. “(Zikir) dersimi çekemiyorum” der. O da: “Tabiîdir evladım”, der. Bundan fırsat bulan derviş: “Efendim, namazımı da kaçırıyorum”, der. O da: “Kazâ edersin” der. Daha da neşelenen mürid: “İçki de içiyorum” der. Mustafa Efendi: “Eğer paran kalmazsa ihtiyacını benden karşıla” der. Aslında Mustafa Efendi bu hareketlerin hiçbirini tasvip etmez. Yalnız onu incitmeden ikaz eder. Keşif, kerametle uçarak gelene, “haydi git şuradan” der. “Efendim ben dersimi yapamıyorum” diyene, hayat bahşedecek sözler söyler. Çünkü o dervişte mahviyet, yokluk var; diğerinde ise dava var. Birinde övünme var; diğerinde nedâmet, pişmanlık var. Hacda halifelere (tasavvuf yolunda zikir telkinine yetkili vazifelilere) dedim ki: Yaşlı insanlara zikri azaltın, yormayın. Yaşlının zaten her hâli zikirdir. Aman, vah derken yaşlı, hep kabri, hesabı, suali, defteri, mizanı, sıratı tefekkürdedir. Vakti dolmuş, her an tefekkür-i mevtde, ölüm düşüncesindedir. Yaşlı insan kedinin miyavlamasına bile ağlar. Bir çocuğa ciklet verilince sevindiği gibi, yaşlıya “nasılsın” sözü âfiyet bahşeder. İnsanlara Cenâb-ı Hakk’ın ‘Hâlik’ (Yaratıcı) sıfatından dolayı şefkatle bakarsanız, neticesi hayır olur. Üstâzım Ali Haydar Efendi bizi pek severdi. Hasta olduğumun haberini alınca kimseyle görüşmez, “Ali’m hasta” dermiş. Kavuştuğumuzda, ananın yavrusunu yaladığı gibi okşardı bizi. Ne lâtif insanlardır bu mürşid-i kâmiller. Ben Ali Haydar Efendi’nin evlâdıyım. Onun irtihâlinden sonra, vasiyeti üzere Sâmi Ramazanoğlu Efendi’den ders aldım. Bursa’da kaplıcalarda bir odada üç saat kadar görüştüm. Bize buyurdular ki: “Müsait zamanınızda bu evrâdı okursunuz”. Öyle latîf ki, izahı mümkün değil. Fahreddin Irâkî’nin Lemaât isimli kitabını okudum. İstanbul’a gittim. Sâmi Efendi Hazretleri o kitabı öyle izah buyurdu ki, ben okuduğumun binde birini anlayamamışım. Biri bize, “Fenâ fi’ş-şeyh” tâbirini sorunca, “Biz kendimizde fânî değiliz ki şeyhte fânî olalım. İhvanda, dostta fânî olup gönülden gönüle akmalıyız”, dedim. Sâmiha Ayverdi Hanım: “Allah murâd ederse, ne şarap fıçılarından ne melekler çıkarır” derdi. Hidâyet Allah’tan. Bizi alâkadar etmeyen işlerle meşgulüz. Başı açıksa, gönlünle onu ört. Bizi kurtaracak olan hüsn-ü zandır. Ali Haydar Efendi: “Kimse kendi gayretiyle kendisini kurtaramaz, kutup da olsa. İhvânın hüsn-ü zannıdır ümidimiz”, buyururlardı. Hastanede bir gayr-i müslim ile kaldım. Benim şahsımda İslam’ı görür diye, çeşmeyi bile az açıyor, ses çıkaran karyoladan bile rahatsız olmaması için sağa sola dikkatle dönüyordum. Hastaneden ayrılan gayr-i müslim mektubunda, “Sizin arzunuz üzere olacağım” diyordu. Yaşlı insan gayr-i müslim de olsa, ona hürmet eden me’cûr olur (sevap kazanır). Çünkü yaşlı insan, irâdesine hâkim değildir… Dost, gece gibidir, kusur görmez, kusurları örter. İnsan yaşlanınca akran yetimi oluyor. Dostlar bir bir göçüyor. Bir türküde şöyle denir: Mezarımı yol üstüne kazsınlar Dost geçer de belki bana can gelir. * Not: Tatlıcı Ali Öztaylan Efendi hakkındaki bu yazı, Derviş Keşkülü (İstanbul 2012) ve Kahve Bahane (İstanbul 2019) isimli eserlerimizde bölüm hâlinde yayınlanmış olan yazıların gözden geçirilip ilâveler yapılmasıyla oluşmuştur. Necdet Tosun. * Hocam, Hak razı olsun... Ali ağabeyi hep özlüyoruz. Mustafa Kara ile Üsküp'ten, ata yurdundan mezarına koymak üzere toprak getirmiştik. Kerimesi Hümeyra Hanımla hediyemizi kabri üzerine sermişrik. Şimdi de aklıma geldi, "mezarımı yol üstüne kazsınlar" türküsünü severdi. Gecenin bu saatinde onun hatırı için bu türküyü dinliyorum. Hak, rahmet eylesin... Çok teşekkür ederim aziz hocam.

B Kemikli

 


 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1162910 ziyaretçi (2540253 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc