Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İ«İN KOŞANLARIN YERİ***
  FİZAN -En Uzak Osmanlı Toprakları- 21NCİ YY.Cuma da Halife adına Hutbe Okunan Ülkeler 1- AGADEZ Sultanlığı- 2. Endonezya-Banda Ace
 





Fizan diye bir yer gerçekten var mı?



Fizan neresidir?

"Fizan" denildiğinde hepimizde ilk olarak çok uzak bir yerden bahsediliyormuş hissi uyanır.


Çünkü Türk kültüründe bu sözcük çok uzun yıllardır uzaklık ve ıssızlığın sembolü olmuştur.

 

"Fizan'a bile gitsen bulurum seni", "Fizana kadar yolun var" gibi günlük hayatımızda kullandığımız tabirler bu anlayışın en güzel örneğidir.



Peki Fizan diye bir yer gerçekten var mı?

Fizan aslında bugünkü Libya'nın güneybatısında bulunan ve büyük bir kısmı çöl olan bir bölge...

Bölgenin çevreyle
kopuk coğrafi yapısından ötürü, tehdit unsuru olarak görülen kimseler buraya sürgün ediliyordu





Sahra Çölü'nün ortasında, İstanbulewa halkı... Yıldırım Beyazıd'ın torunu olduğunu iddia eden Agadez Sultanı İbrahim Oumarou ve Afrika'da yaşayan Osmanlı izleri, dünya televizyonlarında ilk kez TRT Türk ekranlarında...

AFRİKA NİJER
OSMANLI HUTBESİ-
AGADEZ SULTANLIĞI
İSTANBULA 5000 KM
SULTAN BAYAZIT ŞEHZADESİ YUNUSUN  TORUNLARI


 FİZAN AGADEZ İSTANBULİ  
VALİ DARBA  MAİKİDO
 PROF NTAUN  ABUDOU 



 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş Live da paylaş  

İbrahim Oumarou

Nijer Agadez Sultanı 


Tuareg Emiri





İbrahim Oumarou (Ömeri) Nijer ve Orta Afrika ülkelerinde yaşayan Tuareg halkının liderlerinden. Tareg Emiri İbrahim Oumarou'nun soyu Osmanlı'ya dayanıyor. 

1405 yılında, tahta Yıldırım Beyazıt varken Tuareglerle Osmanlı arasında da bir akrabalık bağı kurulmuştu. Şöyle ki; o tarihte şimdinin Nijer topraklarında yaşayan Tuaregler arasındaki birlik bozulur. Bu durum karşısında 300 kişilik bir heyet İstanbul’a gelerek adaletiyle meşhur Sultan Beyazıt’tan kendilerine aynı zamanda hakem de olacak bir yönetici tayin etmelerini ister. Rivayet olunur ki, Padişah, Afrikalı bir cariyeden olma Yunus adlı oğlunu bu heyetle birlikte Nijer’e gönderir. Böylelikle Osmanlı ile Tuaregler arasında akrabalık bağı kurulur.

Osmanlı’nın Afrika’daki en uzak noktası olan Agadez’in şimdiki yöneticisine ‘Sultan’ unvanı ile hitap ediliyor. Çünkü Agadez Sultanı İbrahim Oumarou, o zaman bölgede yönetici olarak atanan Yunus Sultan’ın soyundan geliyor. 

Agadez bölgesi Tuaregleri kendilerini “İstanbuleva” yani “İstanbullu” olarak tanımlıyorlar.





HAKKINDA YAZILANLAR

Nijer'in İstanbullu sakinleri
Zaman 13 Ocak 2013
ÜSAME ARI 

Nijer’in Agadez bölgesinde ‘İstanbullu’ akrabalarımız olduğunu biliyor muydunuz? Kendilerini ‘İstanbuleva’ diye tanımlayan Tuareglerle bağımız, Sultan Beyazıt tarafından görevlendirilerek Nijer’e giden Yunus Sultan ile başlıyor.

Afrika’daki en kadim kavimlerden biri Tuaregler... Geçmişleri 5. yüzyıla kadar uzanıyor. Büyük Sahra Çölü’nün ‘mavi elbiseli adamları’ olarak biliniyorlar. Onlara bu şekilde hitap edilmesinin nedeni, gelen Tuareg erkeklerinin giydikleri koyu mavi ya da kobalt renkli elbiseler ve sadece gözlerini açık bırakacak şekilde örtündükleri aynı renkteki türbanlar. Çölün kavurucu sıcağından ve hiç eksik olmayan kum fırtınalarından ancak bu şekilde korunabiliyorlar. Böyle örtünmelerinin bize oldukça ilginç gelen başka bir nedeni daha var: Duygularını gizli tutmak istemeleri.

Her ne kadar bir Berberi ırkı oldukları kabul edilse de Araplardan ve Berberilerden pek çok yönden ayrılıyor Tuaregler. Aslen beyaz tenli olan kavim, yüzyıllar içinde yaptıkları evliliklerle daha siyahi bir ten rengine bürünmüşler. Hiç kimse tam olarak bedevi Tuareglerin veya kendilerine taktıkları isimle Kel Tamaşekler’in Büyük Sahra Çölü’ne nereden geldiğini bilmiyor. Bazı Türkiyatçılar onların bir Türk kavmi olduklarını, yerleştikleri coğrafyada asırlar boyunca özlerini kaybetmeden varlık gösterdiklerini yazar. Çaldıkları davulların üzerlerine işlenen tamgalar, kadınların yüzlerindeki dövmeler ve takılarıyla birlikte hayatlarındaki daha birçok unsur Orta Asya’dan izler taşıyor.

Tuareglerin kimseye bağlı olmadan sürdürdükleri yaşamları, 1840’lı yıllarda sömürgeci Fransızların bölgeye gelişiyle değişir. Tuareglerin en belirgin özelliklerinden olan gururları, savaşçılıklarıyla birleşince sömürgeciler tarafından boyunduruk altına alınmaları mümkün olmaz ama 40 yıl süren çatışmalardan sonra sadece kontrol altına alınabilirler. Bu 40 yıllık savaş, Tuareglerin dağılmasına, kurulu düzenlerinin bozulmasına neden olur. Fransa, 1960’ta bölgeden çekilir ama geriye sınırları cetvelle çizilmiş devletler ve bu devletlere dağılmış halde Tuareg toplulukları kalır.

Tuaregler günümüzde hâlâ bir araya gelmeye, reddettikleri modern yaşamın uzağında kendilerine ait bir devlet kurmaya çalışıyorlar. Onlarla ilgili en ciddi sıkıntıyı bir Batı Afrika ülkesi olan Mali yaşıyor. Mali’deki iç karışıklıktan yararlanan ayrılıkçı Tuaregler ülkenin kuzeyini tamamen ele geçirmiş durumda. Çölün incisi olarak nitelenen bin yıllık şehir Timbuktu’yu da ellerinde bulunduruyorlar.

İstanbul’u yakından takip ediyorlar

Ülkemizde bu kavim fazla bilinmiyor. Önceki hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Nijer’in başkenti Niamey’e gerçekleştirdiği ziyarette, Agadez bölgesinden gelen Tuareglerin gösterisini izlemesi ve kendisine bir deve hediye edilmesiyle gündeme geldiler.

Bu kavim her ne kadar bilinmese de, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti ile sıkı bir ilişki içindeydi. Devlet-i Âliye, 1900’lü yılların başında Libya, Cezayir ve Nijer üçgeninde, Gat ve Ezgar Tevarık isimli iki kaza kurarak Tuaregleri idaresi altına almıştı. Bu bölge Birinci Dünya Savaşı’nın sonrasında tamamen Fransa’nın kontrolüne girdi. 19. yüzyılın çok öncesinde, 1405 yılında, tahta Yıldırım Beyazıt varken Tuareglerle Osmanlı arasında da bir akrabalık bağı kurulmuştu. Şöyle ki; o tarihte şimdinin Nijer topraklarında yaşayan Tuaregler arasındaki birlik bozulur. Bu durum karşısında 300 kişilik bir heyet İstanbul’a gelerek adaletiyle meşhur Sultan Beyazıt’tan kendilerine aynı zamanda hakem de olacak bir yönetici tayin etmelerini ister. Rivayet olunur ki, Padişah, Afrikalı bir cariyeden olma Yunus adlı oğlunu bu heyetle birlikte Nijer’e gönderir. Böylelikle Osmanlı ile Tuaregler arasında akrabalık bağı kurulur.

Osmanlı’nın Afrika’daki en uzak noktası olan Agadez’in şimdiki yöneticisine ‘Sultan’ unvanı ile hitap ediliyor. Çünkü Agadez Sultanı İbrahim Oumarou, o zaman bölgede yönetici olarak atanan Yunus Sultan’ın soyundan geliyor. Her ne kadar biz kendilerini bilmesek de Agadez’deki Tuaregler, kendilerinden binlerce kilometre uzaklıktaki akrabalarından haberdarlar. TV’lerindeki dünya bültenlerinde özellikle İstanbul ve Türkiye ile ilgili haberleri takip ediyorlar. Kendilerini “İstanbuleva” yani “İstanbullu” olarak tanımlıyorlar.




HAKKINDA YAZILANLAR

Afrika'da unutulan Türkler
Aktüel 11 Ocak 2013

Osmanlı'nın Afrika'da ki en uzak yeri olan Agadez bölgesinde hala Osmanlı yaşıyor. Osmanlı'nın soyundan gelen Sultan İbrahim Oumarou (Ömer) TRT Haber'e konuştu.

Başbakan Erdoğan'ın Afrika turunu büyük bir heyecanla değerlendiren Oumaru "bu ziyaretten şeref şeref duydum, çok duygulandım. Bu ziyaret dostluklarımızı, akrabalıklarımızı geliştirecek." şeklinde konuştu.

Osmanlı dendeğinde gözlerinin içi gülen ve yüzyıllar sonra atalarının geldiğini söyleyen Agadez Sultanı Oumarou TRT Haber ekibine tarihi akrabalıklarını anlattı.

"Yüzyıllar önce Nijerli kabilelerinden Tuaregler arasında birliğin dağıldığını" söyleyen Agadez Sultanı, "o zamanlar 300 kişilik bir heyet hakem için Osmanlı'ya gitmiş. Bir yönetici atamalarını istemişler. Rivayete göre padişahımız cariyelerinden bir oğul vermelerini istedi. Afrikalı bir cariye Yunus isimli oğlunu verdi." diye Osmanlı ile olan tarihi geçmişi dile getirdi.

Cihan devleti Osmanlı, takvimler 1405 yılını yani Yıldırım Beyazıt dönemini gösterdiği zaman, bu olayla birlikte Afrika'daki en uzak toprağına yerleşmiş oluyordu.

İşte Agadez Sultanı İbrahim Oumarou da o zaman bölgede yönetici olarak atanan Yunus Sultan'ın soyundan geliyor.

Ve Osmanlı'ya saygıdan dolayı sadece Nijer'in Agadez şehrinde kent yöneticisi kendisini Sultan olarak ifade ediyor.

Agadez Sultanı İbrahim Oumarou daha önce İstanbul'a gelmiş ancak yoğun programı dolayısıyla Topkapı Sarayı'nı gezememiş.

Bunu dile getiren Agadez Sultanı "Belki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın daveti ile Topkapı Sarayını ziyaret etmek isterim" diyerek Kadir Topbaş'a da mesaj göndermiş oldu.

Agadez'de bir fahri konsolosluk açılmasını isteyen İbrahim Oumarou, ayrıca Nijer için Türkiye'nin Tarım projeleri geliştirmesini dile getiriyor ve ekliyor: "Ülkemizde kronik bir yetersiz beslenme söz konusu... Bu bizim için çok önemli."

''Afrika'da Osmanlı İzleri'' paneli

Öte yandan Afrika Stratejik Araştırmalar Merkezi (AFSAM) ve Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) tarafından düzenlenen ''Afrika'da Osmanlı İzleri'' paneli, Necmettin Erbakan Üniversitesi Erol Güngör Konferans Salonu'nda gerçekleştirildi.

Programa, 150 yıl önce Güney Afrika'ya gönderilen Osmanlı alimlerinden Ebubekir Efendi'nin torunu Şule Rashida Efendi de katıldı.

Uzun yıllar İtalya ve Güney Afrika'da İngilizce öğretmenliği yapan, geçirdiği rahatsızlık sonrası emekliye ayrılan Efendi, panelin yapıldığı salona gözyaşları içinde girdi.

Kendisini dinleyenlere İngilizce ve Türkçe hitap eden Efendi, konuşmasına ''Sizin gibi Türkçe konuşamıyorum, ancak sizin gibi Türk'üm. Bundan da büyük mutluluk duyuyorum'' diyerek başladı.

Güney Afrika'nın başkenti Cape Town'da dünyaya geldiğini, 1973'te 4 kardeşiyle birlikte eğitim için Türkiye'ye geldiğini söyleyen Efendi, o dönemde kendilerine sahip çıkılmadığı ve gerekli eğitim imkanı bulamadığı için geri dönüp üniversiteyi Güney Afrika'da bitirdiğini ifade etti.

Efendi, Güney Afrika başta olmak üzere gittikleri hiç bir yerde bugüne kadar kimsenin kendilerini anlamadığını dile getirerek, ''Kalbim çok yanıyor. Babam ve annem memleket hasretinden ağlayarak öldü.

Ben de aynı şekilde ölmek istemiyorum. Şimdi ise çok mutluyum. Çünkü 150 yıl sonra bize sahip çıktınız. Konya'da olmak, bu konferansta olmak bile benim için çok önemli. Burada, aranızda, kırık dökük de olsa Türkçe konuşmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Keşke daha güzel Türkçe konuşabilseydim'' diye konuştu.

NEÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Birol Akgün de 2005 yılının Türkiye'de ''Afrika Yılı'' ilan edildiğini, Afrika ile ilişkilerin bundan sonra stratejik bir plan doğrultusunda ilerlediğini belirtti.

''Büyükelçilik sayısı 34'e yükseldi''

Afrika Birliği ile stratejik anlaşmalar yapıldığını ve ilişkilerin her geçen gün daha iyi noktalara doğru ilerlediğini vurgulayan Akgün, şunları kaydetti:

''54 Afrika ülkesinde 12 olan büyükelçilik sayısı 34'e yükseldi. Büyük bir travma geçirip yeniden hafızası yerine gelmiş biri gibi, biz de 100-150 yıl aradan sonra 'Nerede kalmıştık?' diyerek, yeniden Afrika ile ilişki kurmaya çalışıyoruz. Türk Hava Yolları, Afrika'da 24 ayrı şehre İstanbul'dan seferler düzenliyor. Afrika ülkeleriyle ticaret hacmimiz, çok küçük rakamlardan bugün 17 milyar dolar seviyelerine ulaşmış durumda. Geçen yıl Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı ziyaretlerden sonra, Sayın Başbakanımız da bugünlerde Gabon, Nijerya gibi Afrika ülkelerinde. Bizim için o bölgeler her yönüyle çok önemli. O bölge için de biz, Osmanlı geçmişimizle benzer öneme sahibiz.''

Kaynak: TRT Haber - AA




Afrika'daki son Osmanlı
Yeni Şafak 9 Ocak 2013

Osmanlı'ya saygıdan dolayı sadece Nijer'in Agadez şehrinde kent yöneticisi kendisini Sultan olarak ifade ediyor. Osmanlı'nın Afrika'daki en uzak yeri Agadez bölgesiydi. Ve bu bölgede hala Osmanlı yaşıyor. Osmanlı'nın soyundan gelen Sultan İbrahim Oumarou (Ömer), Erdoğan'ın Afrika turunu, 'bu ziyaretten şeref şeref duydum. Bu ziyaret akrabalıklarımızı geliştirecek' sözleriyle değerlendirdi. 'Yüzyıllar önce Nijerli kabilelerinden Tuaregler arasında birliğin dağıldığını' söyleyen Ömer, 'o zamanlar 300 kişilik bir heyet hakem için Osmanlı'ya gitmiş. Bir yönetici atamalarını istemişler. Rivayete göre padişahımız cariyelerinden bir oğul vermelerini istedi. Afrikalı bir cariye Yunus isimli oğlunu verdi' diye Osmanlı ile olan tarihi geçmişi dile getirdi. İşte Agadez Sultanı İbrahim Ömer de o zaman bölgede yönetici olarak atanan Yunus Sultan'ın soyundan geliyor.

Nijerli Touragler'den Başbakan'a hediye deve

Türkiye-Nijer Dostluk Ormanı ve Parkı'nda düzenlenen ve Erdoğan'ın ziyareti nedeniyle düne alınan Bianou ve Tande Bayramı töreni, Agadez bölgesinden gelen Tuareglerin gösterisiyle başladı. Yerel güreş müsabakasının da yapıldığı törenlerde, Agadez bölgesinden 3 günlük yolcukla Niamey'e gelen Tuaregler, Erdoğan'a deve hediye etti. Erdoğan, bakıcısından devenin yaşı, cinsiyeti hakkında bilgi aldı. Törenlere, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, AK Parti Genel Başkan Yardımcıları Ömer Çelik ve Numan Kurtulmuş, AK Parti Grup Başkanvekili Ahmet Aydın da katıldı. Daha sonra kaldığı otele geçen Başbakan Erdoğan, Agadez Sultanı İbrahim Ömer ile görüştü, Osmanlı Hanedanı ile akrabalığı bulunan İstanbulewa'dan gelen heyeti kabul etti.

Türkiye'den fidanlar dostluk ormanına dikildi

Erdoğan, başkent Niamey'de, TİKA tarafından yaptırılan Türkiye-Nijer Dostluk Ormanı ve Parkı'nda, Nijer Cumhurbaşkanı Muhammed Yusuf ile Türkiye'den getirilen fidanları dikti. Erdoğan daha sonra TİKA tarafından yaptırılan 161. su kuyusunu ziyaret etti. Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, temsili musluğu açtı. 




HABER

Agadez'de Cuma hutbesinde Osmanlı Padişahlarının isimleri yadedilir
sondevir 4 Kasım 2013
İREM ŞAHİN - KUZEY HABER AJANSI

Osmanlı Devleti'nin en uzak toprağı olan Fizan'ın güneyinde yer alan Nijer'de Osmanlı kültürünün izlerine hala rastlanabiliyor. Yıldırım Bayezıd’ın soyundan geldiği kabul edilen Sultan İbrahim tarafından yönetilen Agadez’in İstanbulewa kentinde Osmanlı sancağı dalgalanıyor. 

Osmanlı'nın Afrika kıtasında ulaştığı en uzak nokta olan Fizan'ın güney kesiminde bulunan Agadez Sultanlığı, Osmanlı kültürünü yaşatıyor. Bölgeyi yöneten sultanın, Osmanlı sultanlarının Yıldırım Bayezid'in soyundan geldiği iddiaları bulunuyor. 

Nijer'in Agadez'e bağlı İstanbulewa'da halen Osmanlı sancağı dalgalanırken, bölge sultanlık sistemi ile yönetiliyor. Bölgede hakim olan genel kanıya göre, Agadez'i yöneten Sultan İbrahim Umaru'nun, Yıldırım Bayezid Han'ın soyundan geliyor. 

SULTAN OSMANLI SOYUNDAN GELİYOR

Sultan İbrahim Umaru, "Ben Agadez Bölgesi sultanıyım. Bugün buraya, başkent hükümetinin düzenlediği törene katılmak için geldim. Bizim hikayemiz çok uzun yıllar öncesine dayanır. 1400'lü yıllarda, kabilemizden bir grup Agadez'den çıkarak, İstanbul'a ulaşmayı ve dönemin sultanıyla görüşmeyi başarmış. Daha sonra ise atanan kişi ülkemizi yönetmeye başlamış.

Konuyla ilgili araştırmalar iki yıl önce Niamey'a atanan büyükelçi Hasan Ulusoy'un çalışmaları ile hız kazandı. 6 yüz yıllık hikayeyi arşivlerden araştıran Büyükelçi Ulusoy'a göre, araştırmalar iki ülke münasebetleri açısından önem taşıyor.

AGADEZ OSMANLI'DAN ŞEF İSTEMİŞ

Büyükelçi Hasan Ulusoy, "Osmanlı bin 500'lerde önce Kuzey Afrika olmak üzere yavaş yavaş sahra altı Afrika'ya geliyor. Ancak bunun öncesinde Nijer'de Osmanlı padişahının izini bulduk. Bu da kuzeyde bulunan Agadez Bölgesi'ndeki kavimlerin çoğu Tuareg olmak üzere, kavimlerin daha 1400'ün başında 4-5 kabilenin Osmanlı padişahının huzuruna çıkıp, kendilerini yöntecek bir şef istemeleriyle başlıyor" dedi.

Yerel ve ardından sözlü kaynaklardan bu bilgileri tespit eden Büyükelçi Ulusoy, daha sonra ikincil kaynaklardan da benzer bilgilere rastlamış. Emekli Büyükelçi Numan Hazar'ın kaleme aldığı bir kitapta da Fransız kaynaklarına atfen bu konuya değinildiğini gören Ulusoy, "Bin 400'ün başında bir heyet Osmanlı sultanına çıkarak, kendilerini yönetmesi için bir şef göndermesini istiyorlar. Ben o sultanın Yıldırım Bayezid olduğu çıkarımında bulundum. Fakat bunu incelemek lazım.

"Rivayete göre, bir Afrikalı cariyesinden olma oğlunu bu bölgeye yolluyor. Gönderilen zatın adı da Yunus. Yunus Sultan buraya geliyor ve bugün Agadez Sultanlığı denen ilk sultanlığı kuruyor."

ULUSOY, "ORTAK BİR AİDİYETİMİZ VAR"

Bölgede bugün de sürdürülen Agadez Sultanlığı soyundan gelenlere yerel dilde 'İstanbul'dan gelen" manasında 'İstanbulewa' deniyor. Bu bölge tarih boyunca hem kültürel hem de siyasi anlamda bölgenin ayrıcalıklı gruplarından biri olmayı sürdürüyor. 

Büyükelçi Hasan Ulusoy, "Bugün Agadez'de her Cuma namazında hutbede Osmanlı padişahlarının isimleri yadedilir. Trablus Savaşı'nda terketmek zorunda kaldığımız Osmanlı kalelerimiz var Agadez'de. Nijer'in kuzeyi, Osmanlı Türkleri'yle, biz Türklerle kardeş esasen. Ortak bir aidiyet var ve bizim bunu yaşatmamız lazım. Bu aidiyet güçlendirilmeli. Böyle bir aidiyetin bulunduğu yere gelmekle kendimi şanslı addediyorum. Çabalarımızla bu aidiyetin ve ortak noktalarımızın daha da artması

Yazar : Yunus NALÇACI    


Sayı : 15. Sayı (Temmuz - Eylül 2007)


Konu : Gezi




Biz ıraklığı, uzaklığı ifade eden "Fizan" kelimesini, genellikle coğrafi olarak nereyi tarif ettiğini bilmeden kullanırız. Gerçekte de Fizan, dünyanın en ırak, ulaşılması en güç ve en izole yerlerinden biridir. Hatta dilimizde "Fizan’a kadar yolun var!" sözü hala yaygın olarak kullanılmaktadır. Sürgün denince akla Fizan veya Yemen gelir. Bu kelimeler söylenince de sürgün...

 

Osmanlı döneminde, kervanlarla Fizan’a Trablusgarp’tan en az 30 günde ulaşılabiliyordu. Fizan’ı anlamak için öncelikle Libya’yı ve çölü iyi bilmek gerekiyor. Bu iki kelimenin birbiri içine geçmiş olduğunu ancak bu bölgeye gidince anlayabiliyorsunuz. Neyse ki biz sürgün olarak değil, gezmek için gidiyoruz Fizan’a. Aslında Fizan, Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp eyaletine bağlı bir sancak merkeziydi.

 

Bugün Libya’nın güneybatısında bir eyalet olan Fizan’a Araplar da Fezzan diyorlar. 1551’de Osmanlı topraklarına katılan bu yer, 1911’de Italyanların Trablusgarp’ı işgali sonrasında onların eline geçti (1912). 1943’ten sonra ise bölgede Ingiliz-Fransız hakimiyeti basladı. Birleşmiş Milletler, 1949’da Libya Krallığı’nı ilan etmesi ile Senusi tarikatının Ingiliz yanlısı önderi Sidi Muhammed Idrisi 1950’de kral seçildi. Muammer Kaddafi öncülüğündeki Özgür Subaylar Hareketi 1969’da darbeyle bu krallığa son vererek cumhuriyeti ilan etti.

    

Libya, Türkiye’nin iki misliden fazla yüzölçümüne (1 milyon 757 bin km²) sahip bir ülke. Başkent Trablus’tan sonra ikinci önemli şehri Bingazi. Yaklaşık 6,5 milyonluk ülke nüfusunun çok büyük kısmını Arap ve Berberiler teşkil etmekte. Halkın büyük bir kısmı, uzunluğu yaklaşık 2000 km’yi bulan Akdeniz sahili boyunca dağılış gösteriyor. Sahil boyunca Akdeniz iklimi görülürken, ülkenin iç kısımlarında oldukça sıcak ve kurak bir iklim görülmektedir.

 

Bu büyük ülkenin ancak %2’si tarıma uygun durumda. Başkent Trablus’ta oldukça fazla Türk eseri görmek mümkün. Özellikle eski şehrin olduğu kısımda Türk eserleri canlılığını hala koruyor. Turgut Reis Türbesi, Türk İlköğretim Okulu ile Kapalı Türk Çarşısı, pek çok camii ve kale, eskinin izlerini taşıyor. Bunlar arasında en etkileyici olanı kuşkusuz Turgut Reis Türbesi. Osmanlının o muhteşem komutanının türbesi ne yazık ki kötü bir görüntü sergiliyor. Mezarın üzeri büyük bir Türk bayrağı ile kaplanmış. Ancak bayrağın üzeri, dökülen boya ve sıva parçalarıyla kaplı. Bir zamanların o kudretli devletinin kudretli komutanının türbesinin bu kötü hali, gören herkesi derinden etkiliyor.

 

Özellikle Trablus’ta Osmanlıdan kalma pek çok Türk aile yaşıyor. Bunlar hala dedelerinin soyadlarını kullanıyorlar ve görünüşlerinden de kolayca Türk oldukları anlaşılabiliyor. Sebha, ülkenin çöl bölgesinde yer alan yaklaşık yüz bin nüfusa sahip bir şehir. Fizan eyaletinin başşehri. Insan, çölde nasıl yaşanabildiğini ancak burada anlayabiliyor. Sebha, Trablus’tan otobüs ile yaklaşık dokuz, uçak ile bir saat uzaklıkta yer alıyor. Ã?ehrin girişinde, küçük bir tepe üzerinde Osmanlı kalesi bulunuyor. Halen askeri bölge olan kaleye gidemiyor ve uzaktan bakmakla yetiniyoruz.

 

Şehrin kenarlarında hayvan yemi yetiştirilen küçük yeşil tarlalar mevcut. Yoncaya benzer bitkiler, hayvancılıkta yem olarak kullanılmak amacıyla, modern sulama yöntemleriyle yetiştiriliyor. Ancak ilginç bir durum, hemen dikkatimizi çekiyor. Tarlaların etrafı yaklaşık 2 metre boyunda hurma dalları veya bölgede yetişen diğer bitkilerin kuru dallarıyla sıkıca kuşatılmış. Rehberimiz bunların tarlaları çöl fırtınaları esnasındaki kumlardan korumak amacıyla yapılmış çitler olduğunu söylüyor.

Bölgenin önemli gelir kaynaklarından biri hurma yetiştiriciliği. Şehrin kenarlarında hurma bahçelerine sıkça rastlanıyor. Gerçekten Libya hurmaları oldukça lezzetli. Bölgede oldukça zengin petrol yatakları mevcut. Öyle ki, bazı yerlerde yaklaşık üç yüz elli metre derinlikten petrol çıkartılabiliyor. Petrolden vergi alınmadığı için, petrol ürünleri burada çok ucuz: Hemen hemen bizdekinin 15’te biri kadar fiyata benzin alabiliyorsunuz.

 

Gabar Oun adı verilen tuzlu vaha göllerinin bulunduğu turistik bölgeye ancak 4X4 arazi araçlarıyla gidebiliyoruz. Sebha’dan yaklaşık olarak iki saat süren bir yolculuktan sonra vadiye ulaşıyorsunuz. Çöl, kum ve vadi… Hepsini burada bir arada bulabiliyorsunuz.

 

 

 

 

Öncecik, yumuşacık kumlar arasında tuzlu küçük bir göl. Etrafında hurma ağaçları ve eski bir köy. Ancak filmlerde görebileceğiniz bu manzaranın tam ortasında bulunmak, insana çocuksu bir heyecan veriyor. Değişik satıcılar ve küçük lokantalar mevcut burada. Sadece Libyalı değil Ã?ad ve çevre ülkelerden satıcılar da buluyor. İsteyen yüzerken, isteyen de kum sörfü yapıyor bu vadide. İlk defa bir Toğereği de burada görüyorum. Çölü yaşamak isteyenler için, susuzluk, sıcak ve yorgunluğuna rağmen görülmesi gereken bir yer burası.
 



KORKULU SÜRGÜN YERİ: Fizan denen şu yer!

Dilimizde ıraklığı, uzaklığı ifade eden ''Fizan" sözcüğünü, genellikle coğrafi olarak nereyi tarif ettiğini bilmeden kullanırız. Gerçekten de Fizan, dünyanın en ırak, ulaşılması en güç ve en izole yerlerinden biridir. Burası, saltanatının her anını darbe korkusu içinde geçiren Sultan Abdülhamit için, düşmanlarını tecrit edebileceği en ideal yerdir.

Mehmet Altutı 

Namık Kemal, 1873’te Hanya vapuruyla Kıbrıs’a sürgüne giderken kendisiyle kader birliği eden (Menapirzade) Nuri Bey’e, adada yolları ayrıldıktan sonra nereye gönderildiğini bildirmek için şu kısa notu yazmıştı: “Birader, iş fena... Ben Magosa’ya gidiyoaım. Siz de elbette Akka’da kalmazsınız; Fi zan’ı filan boylarsınız. Sakın mektubumu okuyup da benim için telaş eyleme! Magosa’ya gidiyorum, amma Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum.”1
Namık Kemal’in Nuri Bey’e şaka yollu gözdağı verdiği Fizan (Arapçası Fezzan), 19 yüzyılda Osmanlı İmpa ratorluğu’nda en korkulan sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan eski Trablusgarp vilayetinde, kıyıdan yaklaşık 600 km içeride, Sahrayı Kebir denen Sahra çölünün doğu kısmında yer alan bir vahalar topluluğuydu. Bölge, kuzeyde ve güneyde dağlarla, doğuda Libya çölüyle ve batıda Sahra’mn uçsuz bucaksız çölleriyle çevrilmiş doğal bir tecrit alanı gibiydi. Anadolu’nun yaklaşık dörtte üçü büyüklüğündeki topraklar hemen bütünüyle çöllerle kaplıydı. Bölgedeki yegâne yaşam alanları, yeraltı su tabakasının satha yakınlaştığı çukurluklar ve vadilerdi. Fizan, bu gibi yerlerde görülen ender vahalar dışında insanoğluna yaşam şansı vermeyen, sert ve acımasız bir karaktere sahipti.
Fizan'ın Tarihi ve Coğrafyası
Bir mutasarrıflık olarak Fizan’ın bağlı olduğu Trablusgarp, Tunus ve Cezayir’le birlikte Osmanlılarm “Garp Ocakları” arasında yer alıyordu.2 Bölge ilk olarak 16. yüzyıl ortalarında Osmanlılara bağlanmıştı. 1551’de başlayan Osmanlı hâkimiyeti 171 l’e kadar sürmüş, ancak bu tarihte yönetim Karamanlı ailesine geçmiş ve bundan sonra İstanbul’la yönetim ilişkisi tamamen biçimsel bir hal almıştı. Ne var ki Cezayir’in 1830’larda Fransızlar tarafından işgal edilmesi, İstanbul’un gözünü yeniden Kuzey Afrika’ya yöneltmesine neden olmuştu. 1835’te bölgeye Mustafa Necip Paşa komutasında güçlü bir donanma gönderilmiş ve yönetim bir kez daha doğaldan İstanbul’a bağlanmıştı. Bundan sonraki yaklaşık 75 yıl boyunca Trablusgarp, doğaldan İstanbul’dan atanan valilerce yönetilecekti.
19. yüzyıla kadar geleneksel olarak Trablusgarp bir eyalet, Fizan da bu eyalete bağlı bir sancaktı. 1842’de yapılan bir düzenlemeyle Fizan önce kaza haline getirildiyse de, 1866’da Trablusgarp’m yeni idari yapılanmaya uygun olarak “vilayet” ilan edilmesinden sonra yeniden onun beş sancağından biri oldu. Sancak merkezi, 19. yüzyılın ikinci yarısında nüfusu 5 bine ulaşan Murzuk’tu. 1869’da bölge hakkmdaki gözlemlerini yazan Alman gezgin Gustav
Nachtigal’e3 göre her yanı çöllerle çevrelenen ve bir ticaret merkezi olarak uzun zamandan beri önemini yitirmiş olan Murzuk’ta yaklaşık 300 kişilik bir Osmanlı birliği bulunuyordu. Askeri ve idari yönetim merkezi, tamamen çamurdan yapılmış yüksek duvarlarıyla kentin kurulduğu düzlüğün ortasında etkileyici bir görünüm sergileyen kaleydi. Kentteki evlerin de tamamı kerpiçten yapılmıştı. Çevreye hâkim olan boz rengi bozan tek şey, kenti çevreleyen bahçelerin ve hurma ağaçlarının yeşilliğiydi.4
Murzuk’ta olduğu gibi, Fizan’daki diğer vahalarda da (Sebha, Barak, Taı bu, Cerme, Semnu, Godua, Traghen, Tasavah, Evbari, Tmessa, Ümmü’l Abid ve Tenıenhint) hayat hem içme, hem de sulama suyunun temin edildiği kuyulara bağlıydı. Yeraltı suları yaşamın kaynağıydı. Yerüstü suları ise yok denilecek kadar azdı. Yağmur, Fi zan’da bilinmeyen bir şeydi. Bölgedeki yiyecek kaynaklan da en az su kadar kısıtlıydı. Vahalarda yapılan sınırlı ölçekteki tarım, bol miktarda hurmayla birlikte halkın başlıca gıdasını oluş tuaıyordu. Hayvancılık hemen hemen yok gibiydi. Fizan’da yaşayan halk, bu zor koşullara uyum sağlamayı bilmişti. Onların gıdasızlığa ve susuzluğa tahammül gücü, hicri 1301 (188384) tarihli Trablusgarp Salnamesinde şu şekilde anlatılıyordu:
Bu adamlar susuzluğa ve açlığa beşer tabiatının dayanabileceğinden ziyade katlanırlar denilse caizdir. Çünkü on günlük yola gidecek olanlar hareketlerinden önce hemen on günlük yemeği ve ol miktar suyu kendilerine mahsus bir iştahla ve kabiliyetle bir oturuşta yiyip yola revan olurlar. Yedi, sekiz gün sonra ellerine yemek ve su geçmemekle sıkılmaları takdirinde râkib oldukları [bindikleri] develerin birer damarlarından çıkardıkları biraz kanı ve devenin birini kesip em’asını [bağırsaklarını] sıkmakla biriktirdikleri mayi’i içmekle kefafı nefs edip [nefislerini köreltip] muhafazai hayat edebildiklerinin vuku’u çoktur ve develeri dahi kendileri gibi mütehammildirler [dayanıklıdırlar].5
Fizan’ı vilayetin merkezi olan Trab lusgarp’a ve diğer bölgelere bağlayan yegâne ulaşım aracı, deve kervanlarıydı. Aslında kuzeyden güneye kum çölleri dışında hiçbir önemli doğal engel bulunmamasına karşın, arabaların işleyebileceği bir yol yok
tu. Demiryolu mevcut değildi. Akdeniz sahilinden Fizan’a ulaşmaya çalışan bir kişi, deve sırtında 30 ila 45 gün süren bir yolculuğu göze almak zorundaydı. Güneyde, Sudan tarafında ise bu süre iki katına yakındı. Üstelik kervan yolları üzerinde kuyulardan ve karakollardan oluşan düzgün bir menzil teşkilatı da yoktu. Güvenlik endişesi, kıyı bölgesi ile Fizan arasında mal akışını sağlayacak bir üretim fazlası olmaması nedeniyle zaten yüksek kazançlar elde edemeyen yerel tüccarları daha da isteksiz hale getiriyordu. Bölgedeki tek ticari aktivite, Afrika’nın iç kesimlerinden Trablusgaıp ve Bingazi gibi uluslararası limanlara mal taşıyan büyük kervanların transit geçişlerinden ibaretti. Bu durum, diğer bakımlardan olduğu gibi, ticari olarak da Fizan’ı tecrit edilmiş bir bölge haline getiriyordu.
Öte yandan Fizan, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı
İmparatorluğu ile Batılı devletler arasında Sahradaki ve Orta Afrika’daki sahipsiz topraklar üzerinde bir nüfuz savaşı başlaması üzerine stratejik açıdan büyük önem kazanmıştı. Sınır meselesi, 19. yüzyıla gelinceye kadar bu coğrafya parçası üzerinde önem atfedilen bir konu değildi. Çünkü Garp Ocakları’nın tamamı Osmanlı devletinin kontrolü altındayken Sah ra’da sınırları arazi değil, kabilelerin hareketleri ve kendi aralarındaki güç dengeleri belirlerdi. İstanbul, her üç ocak da kendisine bağlı olduğundan bu konuyla fazla ilgilenmezdi. Ne var j ki 1830’da Fransızların Cezayir’i işgal ederek Sahra’ya doğru sarkmaları, 1881’de Tunus’u ele geçirmeleri, 1882’de de İngilizlerin Mısır’ı almaları sınır konusunu da bir iç mesele olmaktan çıkarmış, uluslararası platforma taşımıştı. Trablusgarp, artık Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprağıydı. Buranın elde tutulması, Akdeniz’deki Osmanlı varlığı için hayati bir önem kazanırken, sınırları büsbütün belirsiz olan ve henüz hiçbir Batılı ülkenin hâkimiyetinde bulunmayan iç bölgeler üzerindeki mücadele de yüzyılın şonlarına doğru iyice kızışmıştı. Bu nedenle İstanbul hükümeti Trablusgarp vilayetinin refah, asayiş ve güvenlik konularına duymaya başladığı yakın ilgiye ek olarak, 1890’larda aktif bir “sahra politikası” geliştirecek ve bunu uygulamaya koyacaktı.6
Osmanlı varlığı, bölgenin yerli halkından da destek görüyordu. Fi zan’m kuzey ahalisini etnik bakımdan Berber etkisi altında kalmış esmer tenliler, güney ahalisini ise Hamiler, yani siyah asıllı yerliler oluşturuyordu. Ayrıca Tunus ve Cezayir sınırları üzerinde, Nijerya’ya kadar uzanan bölgede Berber asıllı Tuareg ler yaşıyordu. 1830’lara kadar biçimsel olarak Osmanlı tebaasından sayılmakla birlikte fiilen bunun etkisini pek az hisseden Fizanlılar, Fransa’nın Cezayir’i ele geçirmesinden sonra aynı akıbete uğramaktan korkarak Osmanlı yönetimiyle ilişkilerini sıkılaştırmışlardı. FizanCezayir sınırının en güneydoğusundaki Gat kasabası ahalisi 1875’te Trablus garp’a bir heyet göndererek himaye talebinde bulunmuş, bu olaydan sonra İstanbul hükümeti Fizan ve onun güneyindeki bölgede etkisini artıracak önlemler almaya başlamıştı. 1881’de Gat’tan sonra Fizan’m en güneyindeki Tibesti ve Burko dağlık bölgesinde TibuReşade kazası teşkil edilmiş ve Yekubu kabilesinin reisi Mino Toki 500 kuruş maaşla kaymakam tayin edilmişti.7
Sultan Abdülhamit Osmanlı İmpara torluğu’nun bu son Afrika ülkesine özel bir önem atfederken, halife sıfatıyla İslamiyetin buradan Afrika içerisindeki siyahi kabilelere yayılması düşüncesiyle de yakından ilgileniyordu. Ancak buna rağmen Trablus garp’taki Osmanlı varlığının Fransız
rekabetine dayanabilecek bir düzeye getirilmesi ve yüzyıllarca kendi haline bırakılmış olan yönetimin düzene sokulması kolay değildi. Vilayet, İstanbul tarafından atanan müşir rütbesinden paşalar tarafından yönetiliyordu. Osmanlı ülkesinin bu ücra köşesine atanmak yöneticiler için de bir tür sürgün anlamına geldiğinden, valiler halkın refahını artıracak planlar yapmak yerine bir an evvel ceplerini doldurmayı amaçlıyor, bu unutulmuş topraklara sürülmüş olmanın acısını bir an evvel çıkarmaya bakıyorlardı. Bunu bilen İstanbul hükümeti paşaların görev sürelerini olabildiğince kısa tutarak, şikâyetler başlamadan valiyi değiştirme yoluna gidiyordu.8 Bu durum yıllarca devam etmiş, görev süresi birkaç yılı aşmayan pek çok paşa hiçbir iz bırakmadan gelip gitmişti.
II. Abdülhamit döneminde gerçekleştirilen ıslahatların en önemlilerinden biri de, buraya daha uzun süreli, yetenekli ve uyum sağlayabilecek idarecilerin atanmasıydı. Örneğin 18811896 arasında 15 yıl görev yapan Ahmet Rasim Paşa, bu bakımdan bir ilk teşkil ediyordu. Bölgedeki idari yapının daha iyi örgütlenmesi ve bu uçsuz bucaksız toprakların sahipsiz bırakılmaması için yapılan bir diğer düzenleme de, daha önce hiçbir Osmanlı yöneticisinin ayak basmadığı küçük nahiye ve kazalara atamalar yapılmasıydı. Bu şekilde, Fransızların bölgedeki hâkimiyet kurma çabaları engellenmeye çalışılıyordu. Örneğin 1906’da, Fizan’ın oldukça güneyinde, Tibesti bölgesindeki Barday vahasında toprak bir bina hükümet konağı yapılarak buraya Osmanlı bayrağı çekildi. Benzeri çabalar, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra da devam etti. Ancak 1910’da Fizan sancağı mutasarrıfı Sami (Çölge çen) Bey, gölgede 39 derecede yazdığını söylediği mektubunda İbrahim Temo’ya bu çabaların yetersizliğini şöyle dile getiriyordu:
Memleketimizi bilmiyor, tanımıyoruz..
Biz hâlâ Gelibolu sancağı gibi, Fizan
sancağını da öyle idare etmek istiyoruz. Orada yalnız merkezi livada yüzlerce memur varken, burada her biri birer vilayet cesametinde dört kazasıyla koca Fizan’da on beş memur! Bu erkamda [rakamlarda] kaymakamlar da dahil! Sonra mesela, Gat kazasında bir vukuat olsa, merkezi livaya yirmi günde akseder. Buradan vilayete yazılır, oradan da İstanbul’a.. Derken bir telgraf: Serian tahkikat icrası, yahud mezkûr mahalle bir memur izamı! Memur nerede? Mahalline zaten yazılmış. Üç gün sonra bir telgraf daha, tahkikat ne oldu? Daha benim yazdığım mektubun Gat’a vasıl olmasına on beş gün istiyor..
İşte azizim, memleketimizi bilmiyo nız. Komşumuz Fransızlar ise olanca mevcudiyetleriyle çalışıyorlar, çünkü kendileri böyle bir fikre kani: Türkler uyandı.. Daha buralarda işe başlamadan çalışalım, kendilerini bir emri vaki karşısında bulunduralım.. Bereket versin ki, bağıra çağıra istediğim gibi birkaç kaymakam bulabildim. Biz de bunların teşebbüslerini akim bırakmak üzere paçaları sıvadık, çalışıyo nız...9

 



Açe Sumatra  . BANDA ACE 
Açe Sumatra







 

Güneydoğu Asya’da yaşanan deprem ve tsunami felaketi, orada en çok kardeş bir halkı, Açeliler’i etkiledi. Kardeş bir halkı diyoruz, zira Açe, yaklaşık 8 asır önce İslâm’la müşerref olmuş, kendisini Osmanlı’nın bir vilayeti olarak görmüş, zor zamanlarımızda yanımızda olmak için çırpınmış bir coğrafya. İbn Haldun’un ifadesiyle müslümanların en fedakârı. Bu zor zamanlarında onların yanında olamasak da, kalplerimiz ve dualarımız onlarla olmalı. İşte tarihi derinliği ile birlikte Açe ve Açeli kardeşlerimiz.

Ata Yâdigârı Diyarlar Haritaya baktığınızda, koca okyanusta Malezya ile birlikte altlı üstlü huzur içinde yüzen iki alımlı balığı andıran Sumatra adasını görürsünüz. Ekvator’un tam ortasından geçtiği bu kara parçalarından birinin kuzey ucuna adeta bir taç gibi oturtulmuş yer de Açe’dir.

2004 yılına son anda damgasını vuran Güneydoğu Asya depreminin ve tsunami faciasının merkez üssü olan Sumatra adası, bu tür felaketler bir yana, müslümanların çok önceden dikkatini çekmesi gereken bir İslâmî maziye sahiptir.

Aslında Sumatra’yı ve Açe’yi en iyi biz tanımalıyız. Zira Osmanlı devleti bu ülkeye bayrak, sancak, madalya, nişan, emir, ferman, asker, subay, malzeme… göndermiş, yeterince güçlü olmadığı dönemlerde yapılan “Bizi Osmanlı toprağı ilan edin!” rica ve taleplerine müspet cevap verememiş, fakat ilgisinin karşılığını Kırım ve istiklal savaşlarında maddi ve siyasi yardım ve desteklerle almıştır.

19. asrın sonlarında Babıali’nin Uzakdoğu stratejisinin odak noktasını oluşturan ve bugün bile Osmanlı halifeleri adına Cuma hutbesi okunan bir kara parçasından söz ediyoruz.

Sumatra adası, İslâm’ın Güneydoğu Asya’ya yayıldığı merkez üssüdür. Hindistan’a yakınlığı sebebiyle İslâm’ın doğduğu yıllarda Hinduizm’e kaymış gibi görünen ada halkının yeni dinle tanışması çok zaman almamıştır. Bazı tarihçilere göre, Hz. Peygamber s.a.v.’in vefatından üç çeyrek asır sonra müslümanlar burada devlet kurmuşlardır. Hakim konumdadırlar. İslâm yöreye çok erken devirlerde girmiştir. Müslümanların buralarda 13. asrın sonlarında (Osmanlı’dan da yaşlı) bir devlete sahip oldukları hususu ise tartışmasız bir gerçektir.

Asırlarca müslümanlara barınak olan bu topraklar, dünyanın en büyük doğal gaz yataklarına, yüksek miktarda petrol, kalay, altın, platin, demir ve boksit rezervlerine sahiptir. Cennet benzeri [yerle bir olan adalardan birisinin adı ‘Paradise' (Cennet) idi] doğal güzellikleriyle eski sömürgecilerin mirasçılarının ve çağdaş haramilerin zaten dikkatini çekmekte olan bu tropik yöreler, bâkir yer altı zenginlikleriyle küresel şakîlerin hedef noktalarından birisi haline gelmiştir.

Dünya çocuk fuhuş sektörünün cirit attığı, isyankâr zenginlerin ve haram para ağababalarının, kolay kazananların, mirasyedilerin sularını ve kıyılarını kirlettiği, süfli zevklerini tatmin ettiği bölgede camileriyle, dinî eğitim kurumlarıyla, tamamı müslüman olan halkının özgün tavırlarıyla, yıllardır sürdürdüğü bağımsızlık mücadeleleriyle (ki bunun haklılığı ve bir oyuna gelme olup olmadığı tartışılır), Osmanlı’ya yakın has duruşlarıyla apayrı bir kişilik ve kimlik sergileyen bu topraklar, kuşkusuz hak ettiği biçimde yeniden tanınmaya layıktır. Belki şu son felaket ve facia İslâm dünyasının birazcık ilgisini çeker…

Açe neresidir, Açeliler kimlerdir?

Endonezya’ya bağlı Sumatra adasında bulunan Açe, kuzeyden ve doğudan Malaka boğazına, batıdan Hint okyanusuna, güneyden Sumatra’nın orta kesimlerine komşudur. Yüzölçümü 55 bin 392 km², nüfusu 5 milyon civarındadır.

Endonezya nüfusunun yüzde 88-95′ini, Açe’nin ise tamamını müslümanlar oluşturur. Hindistan ve Malaya gibi yakın kara topraklarıyla diğer adalardan gelmiş olan insanların meydana getirdiği melez bir topluluk olan Açe halkı, dört büyük kabileye ayrılır. Bu kabilelere ‘kawöm’ (kavm) denilir. Kâtip Çelebi Cihannüma’da Açelilerin cenkçi bir millet olduğunu, top dökmeyi, kılıç ve mızrak imal etmeyi bildiklerini ve bu sanatları Osmanlılar’dan öğrendiklerini kaydetmiştir. Başkenti Banda Açe (Liman anlamındaki Bender’den bozma)’dir.

Açe, 20. yüzyılın başlarına kadar bağımsız müslüman bir devlet olarak varlığını sürdürmüştür. Sömürgecilik döneminden sonra oluşturulan keyfi sınırlar sebebiyle bağımsızlığını yitirmiştir. 1949′da tam bağımsızlığını kazanan Endonezya, nüfusun yüzde 88-95′ini müslümanların oluşturduğu 17 bin 508 adanın üzerinde hakimiyet kurmuştur. Fakat devlet, 240 milyon dolayındaki kalabalık nüfusu, Batılı anlamda bir ulus devletin oluşturulması ve dinin yerine Endonezya milliyetçiliğinin konulması yanlışlığı yüzünden kaynaştıramamış, sonuçta ülke sorunlara sürüklenmiştir.

Çin ile Basra körfezi arasındaki uluslararası deniz ticaret güzergâhı üzerinde yer alan takımadaların İslâm’la ilk tanışması, 700′lü yıllarda sahil ticaret limanlarına sıklıkla uğrayan müslüman tacirler vasıtasıyla, Açe üzerinden olmuştur. Zamanla buralarda müslüman topluluklar meydana gelmiş ve 804′te ilk müslüman sultanlık (Perlak) kurulmuştur. Hatta Emevîlerin baskısından yılan Hz. Hüseyin r.a. evlâdının bu topraklara kadar geldiği ve nesillerinin bugün de devam ettiği belirlenmiştir.

Ehl-i Sünnet’in Uzak Asya temsilcileri

1292 yılında Açe’yi ziyaret eden Marco Polo, doğu sahiline yakın Peureula’da oturan müslüman bir hükümdardan bahsetmektedir. Bu devlet, adını iki şehirden alan Pasai-Samudra (veya Samudra-Pase) sultanlığı olup, bilinen en eski hükümdarı el-Melikü ‘s-Salih’tir (ö. 1297). 13. ve 16. yüzyıllar arasında hüküm süren Pasai-Samudra devrinden bugüne bazı sikkelerle Arapça ve eski Malayca yazılı mezar taşları kalmıştır.

Ünlü müslüman seyyah İbn Batuta 1345 yılında Açe’ye geldiğinde, bölgeye İslâm’ın çoktan ulaşmış olduğunu, müslümanların çevredeki kâfir devletlere cihat ilan ettiğini nakletmiştir. İbn Haldun da Mukaddime’sinde Açe Devleti’nin bölgenin en güçlü İslâm devleti, Açelilerin de dünyanın en fedakâr müslümanları olduğunu belirtmiştir.

Daha sonra Hindistan, Mısır, Suriye gibi ülkelerden Açe’ye gelen İslâm alimleri bölgede İslâm kültürünün kök salmasında rol oynamışlardır. Özellikle yükseliş devrinde hükümdarların İslâm alimlerine gösterdikleri saygı, devrin bir çok müslüman aliminin Açe’ye gelmesini sağlamıştır. Bu alimler içinde en tanınmışı İbn Hacer el-Heytemî’nin (ö. 1567) oğludur.

Açe’de dinî meselelerle ilgilenmek ve şeriatı uygulamak ‘tunku’ların (Tiro bölgesi medreselerinden yetişen hocalar) görevi idi. Ülkede uygulanan kanunlar İslâm hukukundan kaynaklanan ve yerli dilde ‘âdât’ adı verilen yazılı olmayan hukuka dayanırdı. Ayrıca İskender Muda gibi güçlü sultanlar tarafından zaman zaman bazı kanunnameler çıkarılmıştır. Hakimlerin reisi sultanın kadısı idi ve adliye teşkilatının başı sayılırdı. Bu kişiler ‘kali malikön ade’ (kadı melikü’l-adl) unvanı ile anılır ve hukukun şeriata uygunluğunu kontrol ederlerdi. Her yerleşim biriminde hakimlik görevini o birimin reisi yürütürdü.

Açe’de bugün bile o dönemde Malayca yazılan dinî eserler okutulmaktadır. Bunlar arasında Sultan II. İskender’e sunulan Nureddin er-Rânirî’nin Bustanü’s-Selâtin adlı ansiklopedik eseri, 17. yüzyıla ait Hikâyât-ı Açe adlı tarih kitabı, Abdürrauf es-Sinkilî’nin (ö. 1693) Mir’atü’t-Tullâb adlı fıkıh kitabı en kayda değer olanlarıdır. Abdürrauf es-Sinkilî bid’atlarla hurafelere karşı mücadeleler vererek, İslâm inancının saf şekliyle korunması hususunda gösterdiği hassasiyetle İslâmiyet’i Açe topraklarına yeniden getiren kişi olarak tanınmaktadır. Açeliler Şafiî mezhebine bağlı olup hukukta bu görüşün esaslarını uygularlar.

Açe, yüzyıllar boyunca bölgede etkili bir siyasi güç olarak varlığını sürdürmüş, Açe Sultanı, müttefiki Malaka Sultanıyla birlikte boğazlar bölgesinde ticaretin kontrolünü elinde bulundurmuştur.

16. yüzyıldan itibaren sömürgeci güçlerin Güneydoğu Asya’yı kontrol altına almaya başlamaları, Açe tarihinde bir dönüm noktasıdır. 1511 yılında Malaya’yı istila eden Portekiz kuvvetleri 1521′de de Pasai’yi işgal etti. Sonuçta Pasai-Samudra sultanlığı yıkıldı. Ancak yine aynı dönemde Ali Mugayet Şah (ö. 1530) tarafından Portekizlilere karşı verilen mücadeleler sonunda Açe bölgesinde Açe İslâm Sultanlığı kuruldu (1521). Kendisinden sonra oğulları Selahaddin (1530-1537) ve Riayet Şah (1537-1571) babalarının kurduğu İslâm devletinin itibarını artırdılar. Açe Sultanlığı’nın yükselme dönemi uzun yıllar devam etti ve özellikle Sultan İskender Muda zamanında (1607-1639) zirveye ulaştı. Sultan İskender, Pahang ve Malaka’ya deniz seferleri düzenledi ve ülkesini güneye doğru genişletti. Bundan dolayı ölümünden sonra halk arasında ‘Mokuta Alam’ (Alemin Tacı) lakabı ile anıldı. Açe İslâm Sultanlığının yükseliş devri 17. yüzyıla kadar sürmüştür.

Osmanlı’yla temas

Açe sultanı Alaeddin Riayet Şah 1565′te İstanbul’a bir heyet göndererek, Osmanlı Devleti’nden Portekizlilere karşı yardım istemiştir. Ancak heyet İstanbul’a geldiği zaman Kanunî Zigetvar seferinde idi. Kanunî’nin seferde vefatı üzerine Açeliler İkinci Selim’e biatlarını sundular ve Portekiz saldırılarına karşı Osmanlılar’la bir savunma antlaşması imzaladılar (1567). Osmanlı Devleti bu çerçevede Açe’ye top, tüfek, cephane yardımında bulundu ve imalat ustaları gönderdi. Fakat bu plânın önemli bir parçası olan 17 kadar savaş gemisi gönderme işi Yemen meselesi dolayısıyla gerçekleştirilemedi. Bu yardım vesilesiyle Osmanlı sınırlarının okyanuslara kadar uzandığını iddia eden araştırmacılar olmuştur. Yardım malzemesi olarak gönderilen Osmanlı topları daha sonra Hollandalılar tarafından Bronbeek Askeri Müzesi’ne taşınmıştır.

İkinci Selim’in Açe’ye yolladığı gemi ve askerlerle birlikte, Sultan’a hitaben yazılan bir ferman ile orada okunacak bir hutbe sureti de gönderildi. Bu hutbe sureti o tarihten itibaren 20. yüzyıl başlarına kadar Açe’de her Cuma hutbesinde okunmuştur. Açe’ye giden Osmanlı heyeti ve askerlerin çoğu orada yerleşerek bir Türk köyü kurmuşlar, ancak yerli halkla gerçekleştirilen evlilikler sonucu Türkçe’yi unutmuşlardır. Osmanlı heyeti reisi Seyyid Kemal ise Açe sultanı tarafından ‘uleebalang’ (kumandan) olarak tayin edilmiştir. Açe’de kalan Türklerin yardım ve katkılarıyla ‘Askari Bayt al-Mukaddas’ (Beyt-i Mukaddes Askerleri) adlı bir askeri akademi kurulmuş ve buradan bir çok komutan yetişmiştir.

Şalvarlı, etekli; fesli, kuşaklı Açeliler

Açe gemileri Osmanlı bayrağı taşırlardı. Açeli kadınlar ve kızlar Anadolu’daki dindaşları gibi geniş şalvar üzerine etek giyerler, takı takarlardı. Açeli soylu erkekler de Osmanlı fesi giyerler, sıradan halk ise yine Anadolu’da olduğu gibi bellerine kuşak bağlarlar ve bu kuşağa kabzalı bir hançer (kama) takarlardı.

Açelilerin Osmanlı devşirme usulüne benzer bir asker toplama sistemi kullandıkları bilinmektedir. Askeri eğitim yeniçeri ocağındakiyle neredeyse aynıydı. Savaş taktikleri Osmanlı ordusunun taktiklerinden alınmaydı. Açe kalesinin inşasını Osmanlı uzmanlar eşliğinde gerçekleştirmiş, bayraklarını da Osmanlı bayrağına benzetmişlerdir.

16. ve 17. Pasai’ye yerleşen Rum veya Turki denilen Osmanlı tebası tacirler genelde biber ticareti yapmakta idiler.

Müslüman Açe milleti, Kırım savaşı sırasında maddi yardım göndererek Osmanlı savaş harcamalarına katkıda bulunmuş ve böylece İstanbul’a bağlılığını ortaya koymuştur. Açe sultanları da Osmanlı halifesinin gönderdiği nişanları gururla taşımışlardır.

Osmanlılar’ la Açeliler arasında iyi münasebetler asırlarca devam etmiş, özellikle Sultan İbrahim Mansur Şah (1836-1870) zamanında Açe İstanbul’un Uzakdoğu Stratejisinin odak noktasını oluşturmuştur. Bu sultan, İstanbul’a Açe Devleti’nin Osmanlı Devleti’ne tabi olduğunun belgelenmesini isteyen bir elçilik heyeti göndermiştir. Heyet o dönemde hutbelerin hâlâ Osmanlı Halifesi adına okunduğunu, her yıl mukaddes topraklara 25 bin hacı gönderdiklerini, Hollanda tehdit ve işgalinden kurtulmak için tabiyetlerinin tanınması gerektiğini iletti. Fakat Osmanlı Vükelâ Meclisi uzak bir mevkide olması, kontrol imkanının bulunmaması sebebiyle talebe olumlu yaklaşmadı.

Hollanda’ya karşı mücadele edilen Açe Savaşı’nda (1873-1910) Açe’nin Osmanlı toprağı olarak ilan edilmesi talebine de olumlu cevap verilemedi. Fakat bazı Osmanlı subayları gizlice Açe’ye giderek savaşı organize ettiler.

Açeliler’in Osmanlı devletinden yardım talepleri sonraki yıllarda da sürmüştür. Ancak bütün bu girişimler sonuçsuz kalmıştır. Osmanlılar’a tabiiyet arzusu sadece Açe’den gelmemiştir. Bölgede yer alan daha başka sultanlıklardan da (mesela Riau ve Cambi) sürekli benzer talepler gelmiştir. Fakat Osmanlı devleti maalesef bu fırsatı değerlendirebilecek güçte değildi. Endonezya halkının büyük bir çoğunluğu, özellikle ülkenin uzak köşelerinde yaşayan müslüman halk, İstanbul’u tüm inananların halifesinin merkezi olarak görüyordu. Osmanlı sultanı “yeryüzündeki tüm kralların kralı” olarak telakki edilmekteydi.

1915′te Osmanlı halifesinin müslümanlara yönelik cihat çağrısı Endonezya’da büyük yankı buldu. 1916 Sarekat İslâm Kongresi gösteri yürüyüşünde Osmanlı bayrak ve sancakları kullanmak isteyen katılımcılara Hollanda sömürge idaresi güçlükle engel olabildi. Yine de bazı göstericilerin Osmanlı üniformaları giymesini önleyemediler.

Türklerle Malaylar ve Endonezyalılar arasında Osmanlı’dan önce de siyasi, askeri ve ticari ilişkiler mevcuttu. Rum, Türkistan ve Türki kelimelerinin sıklıkla geçtiği klasik Malay ve Endonezya edebiyatındaki hikaye ve efsanelere göre, Malay sultanları kendilerini Kur’an’da adı geçen Zülkarneyn’in nesli ve Türklerin akrabası sayarlardı.

Malaya yarımadası ile Sumatra adasında, Zülkarneyn’in üç oğlundan en büyüğü Raca Rum’un (Osmanlı) batıya, ortancası Raca Çin’in doğuya, en küçüğünün de Minangkabau hanedanını kurmak üzere Sumatra’ya yerleştiğine dair söylenceler vardır. İşte bu Minangkabau sultanı, kendisini 18. yüzyılda bile Rum (Osmanlı) hükümdarının en küçük kardeşi olarak görmekteydi.

Sömürgecilik dönemi ve bağımsızlık

Açe’ye ilk işgalci saldırı 11 Eylül 1599′da Hollanda tarafından yapıldı. Ancak püskürtüldü. Hollandalılar 1871′de yeni bir çıkarma yaptılar. Hollanda, 1873′te Açe İslâm Sultanlığı’na 5 maddelik bir ültimatom vererek İstanbul’daki halife ile münasebetlerinin kesilmesini ve İslâm’ın sembolü olarak kabul ettikleri hilal ile yıldızın Açe bayrağından çıkarılmasını istedi. Açelilerin bunu reddetmesi üzerine savaş ilan edilerek, o yılın 5 Nisanında Bender Açe kıyılarına çıkarma yapıldı. Hollanda – Açe savaşları uzun yıllar devam etti. Hollanda’nın Açe Sumatra’da takip ettiği askeri politika ve stratejilerin başarısız kalması, misyoner bir şarkiyatçı olan C. Snouck Hurgronje’un bölgeye gönderilmesine yol açtı. Hollanda hükümeti onun yaptığı araştırmalar sonunda buradaki politikasını değiştirdi ve 20. yüzyılın başında bölgeye tamamen hakim oldu.

Son Açe sultanı Tunku Muhammed Davud’un 1903′te Hollandalılara boyun eğmesinden sonra bölge idari bakımdan koloni idaresine bağlı kaldı. Ancak huzursuzluk devam etti. 1942-1946 yılları arasında bütün Uzakdoğu takımadaları ile beraber Açe toprakları da Japonlar tarafından işgal edildi. Genç alim Tunku Abdülcelil’in başkanlığında müslümanlar Japonlara karşı ayaklandılar. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle bölgeden çekilmek zorunda kaldı. Bunun üzerine geri gelen Hollanda kuvvetleri Sabang adasını işgal etti ve bölgede iç savaş çıktı. Uzakdoğu takımadalarını Endonezya adı altında tek bir yönetimle birleştirmek zorunda kalan Hollanda, bölgedeki hükümranlık haklarını 27 Aralık 1949′da Endonezya hükümetine devretti.

Bu tarihten sonra Açe toprakları Hollanda öncülüğünde kurulmuş olan Yeni Endonezya idaresi altına girdi. Bunun üzerine Açe müslümanları bağımsız bir devlet kurmak için Endonezya’ya karşı mücadeleye başladılar. Yeni Endonezya idaresine bağlı Cavalıların Tentera National Indonesia (TNI) adlı milli ordusu bölgedeki müslümanlara karşı sistemli katliamlar uygulamaya başladı. Endonezya devletinin kuruluşundan sonra National Liberation Front of Ache-Sumatra Nlfas adı altında mücadelelerini devam ettiren Açe müslümanları, 1956′da Endonezya içinde otonom bölge statüsü kazandılar. 4 Aralık 1976′da yayınladıkları bir bildiri ile de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Dr. Hasan M. Di Tiro, Açe İslâm Devleti’nin başkanlığına getirilerek yeni devletin ilk kabinesi kurulmuş oldu.

Ancak bu durum Endonezya ve diğer devletler tarafından kabul edilmediğinden bağımsızlık mücadelesi hâlâ sürmektedir.

Son deprem ve tsunamiyle Açeliler büyük bir felakete maruz kaldı. İslâm’ın duldasına sığınan Açe’de acılı, hasretli bir bekleyiş var. Açelilere ve afete uğrayan tüm müslümanlara Allah’tan rahmet diliyoruz. Allah müslümanları büyük felaketlerden korusun ve bu zorlu dünya hayatında hepimizin yardımcısı olsun.

 

 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1088253 ziyaretçi (2277761 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc