Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İİN KOŞANLARIN YERİ***
  STALİN AHISKA KIRIM KAFKAS MÜSLÜMAN SÜRGÜNÜ ÖLÜMÜ
 






 

İlgili resim

stalinin ÇOCUKLARI ile ilgili görsel sonucu
stalinin ÇOCUKLARI ile ilgili görsel sonucu

SSCB galibiyetinin en önemli faktörü sayılan adamı savaş bitince sürgüne göndermiştir.
SSCB galibiyetinin en önemli faktörü sayılan adamı savaş bitince sürgüne göndermiştir.

Hiç muharebe kaybetmeyen bir askeri deha olan Mareşal Jukov'un sürgün sebebini anlamak zor değil. Stalin onun bir halk kahramanı haline gelip yerine geçmesinden korkuyordu.

 

 RUSYADA YASAKLANAN  FİLM  -STALİNİN ÖLÜMÜ- 


Lenin’in ölümünden sonra, Sovyetler Birliği’nin lideri konumuna gelen Stalin’i elleri Lenin’den de kanlıydı. İşin ilginç tarafı Stalin’e halkların babası deniyordu!
***

 
Stalin’in iktidarda kaldığı 28 yıl içinde ölen insan sayısı 50 milyonun üzerinde olduğu biliniyor. Onun döneminde Türkistan’da 14 bin câmi, Kafkasya ve Kırım’da 8 bin, Tataristan’da ve Başkurdistan’da 4 bin câmi yıkıldı veya tahrip edildi. Katledilen müslüman din âlimlerinin sayısı ise 270 binin üzerindeydi.  Bununla da yetinmeyen Stalin, bir kısmını Sibirya’da -65 derece soğuğun hüküm sürdüğü kamplara sürgün ettirdi. Stalin; Buhara, Semerkand, Hokant, Kazan, Hayve, Ufa, Bakü, Taşkent, Bahçesaray, Derbent, Timirhan, Kaşgar, Alma Ata, Tirmi gibi şehirlerde mevcut olan milyonlarca Kur’ân-ı Kerîm ve hadis kitapları başta olmak üzere bütün dinî eserleri toplattırıp yaktırdı, ayaklar altında çiğnetti. Stalin’in, 5 Mart 1953’de ölmesi üzerine parti başkanlığına Nikita Kuruşçev geçti. Kuruşçev, hiç sevmediği Stalin’i Sovyetler Birliği’nde düşman ilan etti ve Stalin ismiyle başlayan şehirlerin isimlerini değiştirdi. Bununla da yetinmeyen Kuruşçev, fakir bir kunduracı ile dindar bir kadının oğlu olan Stalin’in para, pul ve resmî dairelerdeki resimlerini ve büstlerini kaldırdı. Yaşarken gölgesinden dahi korkulan bu eli kanlı liderin mezarı açılıp Kremlin’in duvarı dışına taşındı.

Kızı Svetlana: Pisliğinde boğuldu

Babasını, ahlaki ve ruhani bir canavar” olarak tanımlayan ve üç kez soyadı değiştiren 85 yaşındaki Alliluyeva Svetlana, ABD’ye iltica etmişti.

Milyonlarca insanı öldüren Stalin, korkunç bir şekildi öldüğünü kızı Svetlana şöyle tarif ediyordu: “Belden aşağısı ve sağ tarafı felç oldu. Konuşamıyordu. İhtiyaçlarını kontrol edemiyor ve kendi pisliği içinde yatıyordu. Şiddetli acı içindeydi. Yanına doktor yaklaştırılmadı. Hepimiz onu boğulurken izledik.”

Doktoru Miyasnikov;

Stalin’in doktorlarından Aleksander Miyasnikov, kısa bir süre önce ortaya çıkarılan günlüklerinde Sovyetler Birliği’nin eski liderinin acımasız ve paranoyak kişiliğini tetikleyebilecek bir beyin hastalığı olduğuna kanaat getirmiş. “Ülke hasta bir adam tarafından yönetiliyordu” diye yazan doktora göre, Stalin’in beynindeki büyük çaplı damar sertleşmesi “sağlığını, karakterini ve eylemlerini” etkiliyordu. (23.4.2011-Taraf)


Çarlık Rusya’sının yıkılıp SSCB’nin kurulmasıyla Lenin ve Stalin’in yönetime geçmesi ve görev süreleri içinde ürettikleri şiddet bugüne kadar çok tartışıldı. Sistemin devamı için kana ihtiyaç duyan bir yapı arz eden Sovyet sistemi, bazı anahtar kavramlarla, kendi halkı içinde yaptığı katliamları meşrulaştırma yoluna gitmiş, bu arada da Orta Asya topraklarında özgürlük vaadiyle devrime destek sağladığı Türk halklarına da sistemli bir soykırım uygulamıştı. Özellikle Türkiye’de Lenin ve Stalin’e “diktatör, zalim, kan dökücü” gibi sıfatları yakıştıranları eleştiren ve bu iki ismin uygulamalarını “rejim müdafaası” olarak gören sol düşünce Sovyetler Birliği’nin GULAG Çalıştırma Kampları ve Represya uygulamalarını makul görmüşlerdi.
Lenin döneminde 1920’li yıllarda mahsul ve tohum kotaları üzerinden 5 milyon insanın açlıktan kıvranarak ölmesi, Stalin döneminde de devam etmiş ve farklı adlarla yeni katliamlar yapılmıştı. Sosyalizmi müdafaa adına tartışmasız bir biçimde savunulan Josef Stalin (İosif Vissariyonoviç Çugaşvili), Hitler’in II. Dünya Savaşında neden olduğu ölümlerden belki de daha fazlasına neden olmuştu. Ancak Yahudi Lobisi Hitler’i lanetlerken, Stalin her zaman bunun dışında tuttu. 1918-1920 yılları arası bir iç savaş olarak adlandırabileceğimiz dönemde Lenin milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu.
Lenin’in 21 Ocak 1924’de ölmesinin ardından parti başkanlığına gelen Stalin döneminde -Prof. Vadim Rogovin’in ifadesiyle- 1928 ile 1933 arasında ikinci bir iç savaş yaşandı ve bu savaş yaklaşık altı yıl sürdü. Bu iç savaş Stalinist klik tarafından köylülüğe karşı bir bütün olarak yürütülen şiddet dolu, zorla kolektifleştirme biçimini aldı ve ülke çapında yaşanan gerçek bir iç savaşa dönüştü. Orta Asya bozkırlarında 1928 yılında başlayan katliamlar ise başka bir sorundu. Stalin’in anlamsız bir biçimde rejimi koruma çabaları nedeniyle on binlerce insan işkencelerden geçiriliyor ve bu işkencelerde sağ kalanlar ise işlemedikleri suçları itirafa zorlanıyordu. Özellikle Kazakistan’da 1928 yılında başlatılan represya (baskı) döneminde birçok Kazak aydın cezaevlerinde tutulmuş, sürgüne gönderilmiş ve öldürülmüştü.
Stalin’in politikaları 1928’de bitmemiş, bilakis 1937-1938 yılında daha büyük bir zulme dönüşmüştü. Bu iki yıllık süre içerisinde tutuklanan ve öldürülen insan sayısı tüm Sovyet döneminde tutuklanan insan sayısından neredeyse altı kat daha fazlaydı. 1937-38 döneminin bir diğer özelliği de Kazak aydınlarının bu dönemde sistemli olarak tutuklanıp “halk düşmanlığı” suçlamalarıyla yargılanmaları ve öldürülmeleri olmuştu. Seken Seyfulin, Ahmet Baytursınov, Mağcan Cumabay, Turar Rıskulov, Şekerim Kudayberdiulı, Mirjakıp Dulatov, Alihan Bökeyhanov gibi önemli yazar, şair ve düşünürler işkence altına alınmış ve daha sonra da öldürülmüştü. Okullarda yanlış ders verdiği söylenen öğretmenler de kurşuna dizilmiş, bu kişilerin cesetlerini taşıyarak mezarlara gömen şoförlerin de öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. Buradaki amaç, mezar yerlerinin tespitinin yapılmamasını sağlamaktı. Stalin’in zulmü dayanılmaz boyutlara ulaştığındaysa bir milyondan fazla Kazak; çareyi İran, Afganistan ve Çin’e göç etmekte buldu.
stalin 11
Stalin döneminde yaşananların sistematik şekilde yapılan devlet terörü olduğu artık genel olarak kabul edilmiştir. Bu uygulamaların en önemli sahasını teşkil eden GULAG çalıştırma kamplarının faaliyetleri Sovyet döneminde oldukça gizli tutulmaya çalışılmıştı. 90’lı yıllardan sonra buzlar erimeye başlayınca gizli dosyalar da ortaya çıktı. Ancak hâlâ araştırmacılar, bu olayların boyutları hakkında hemfikir değil. Soljenitsin’in yazılarında Stalin dönemindeki siyasi kurbanlar sayısını (buna idam edilenler, sürgüne uğrayanlar, cezaevlerine gönderilenler dâhil) 15 milyon olarak belirlemiştir. NKVD arşivlerindeki resmi kayıtlar çok farklıdır, 4 milyon olarak gösterilir. Bu rakam bile hiçbir şekilde küçümsenemez. (Nurbek Khairmukhanmedov, bilig,  Bahar / 2007, sayı 41: sy, 171)
Bütün bu yaşananları Kruşçev, Komünist Parti’nin XX. Kongresinde dile getirmiş ve olanlardan Stalin’i sorumlu tutmuştu. Orta Asya’da kolhozlar kurmaya çalışan, halkın elindeki malları ve ülkelerin yeraltı-yerüstü zenginliklerini alarak Moskova’ya taşımaya uğraşan Stalin, bu politikaya karşı çıkan herkesi “halk düşmanı, rejim karşıtı” olarak görmüş ve ağır işkencelere tâbi tutmuştu. Bu sıfatların her hangi birisini alan kişi, bunun bedelini hayatıyla öderken geride kalan ailesi ve yakınları da “halk düşmanının karısı, çocuğu ve yakını” etiketiyle yaşamak zorunda kalıyordu. Bu insanlar da, çalışma kamplarına alınmış ve ağır şartlar altında yıllarca çalışmak zorunda bırakılmışlardı. Yani yapılan katliamlar bittiğinde dahi, ölümler bitmemiş, çalışma kamplarında bulunan insanlar kamp ortamının koşullarına bağlı olarak zaman içinde hayatlarını kaybetmişlerdi.
Stalin’in iktidarda kaldığı 28 yıl içinde ölen insan sayısı 50 milyonun üzerinde olduğu biliniyor. Onun döneminde Türkistan’da 14 bin câmi, Kafkasya ve Kırım’da 8 bin, Tataristan’da ve Başkurdistan’da 4 bin câmi yıkıldı veya tahrip edildi. Katledilen müslüman din âlimlerinin sayısı ise 270 binin üzerindeydi.  Bununla da yetinmeyen Stalin, bir kısmını Sibirya’da -65 derece soğuğun hüküm sürdüğü kamplara sürgün ettirdi. Stalin; Buhara, Semerkand, Hokant, Kazan, Hayve, Ufa, Bakü, Taşkent, Bahçesaray, Derbent, Timirhan, Kaşgar, Alma Ata, Tirmi gibi şehirlerde mevcut olan milyonlarca Kur’ân-ı Kerîm ve hadis kitapları başta olmak üzere bütün dinî eserleri toplattırıp yaktırdı, ayaklar altında çiğnetti. Stalin’in, 5 Mart 1953’de ölmesi üzerine parti başkanlığına Nikita Kuruşçev geçti. Kuruşçev, hiç sevmediği Stalin’i Sovyetler Birliği’nde düşman ilan etti ve Stalin ismiyle başlayan şehirlerin isimlerini değiştirdi. Bununla da yetinmeyen Kuruşçev, fakir bir kunduracı ile dindar bir kadının oğlu olan Stalin’in para, pul ve resmî dairelerdeki resimlerini ve büstlerini kaldırdı. Yaşarken gölgesinden dahi korkulan bu eli kanlı liderin mezarı açılıp Kremlin’in duvarı dışına taşındı.


bugünki yazım, benim de arada uzak bir aşk, bir nefret duyduğum meşhur stalin ile  büyük oğlu yakup (stalinin söylediği gibi: yaşa) arasındaki ilişkisine dair... 
veya tüm yetkilerle donanmış, adeta bir yarı tanrının, en yakınındakilere bile eşit mesafede davranmasının acı örneği  üzerinedir... 
-bu arada herkes stalin'i gürci bilir- değildir, osettir. doğumu şimdiki osetya'nın saf oset şehri gori'dir. annesi osettir. babası ayakkabıcı gaddar visarion'un  asıl soyadı cuga"yef" iken, gürcileşerek "-şvili" soneki takılalarak cugaşvili olmuştur. bazı karakter özellikleri staline benzeyen babam  muammer sığırcı da osettir...
stalin- yosip visarionoiç cugaşvili- (1873 güney osetya-gori- 1953 moskova)  sscb'nin en uzun süre sscb komünist parti genel sekreterliğini- de fakto başkanlığını- yapmış, her şeyiyle - iyisi ve kötüsüyle tartışılan bir insan. bugün bunların hiçbirine girmek dahî istemiyorum. bugün bu sovyetler birliğinde milyonlarca insanın doğruda, milyonlarcasının dolaylı ölümüne yol açmış tam yetkili bir diktatörün oğlu ile olan ilişkisini özellikle bir olay nedeniyle anlatırken, var olan düşüncelerinizi belki de gözden geçirme olanağı sunmak isterim...


stalin-lenin-kalinin. stalin- kî "çelikten" demektir- takma adını almadan önce, gürcistan'daki kod adı "koba" idi (koba eski bir gürci kahramanıdır)



kafkas "çetesi": ermeni mikoyan- oset stalin- gürci sergo (orconikidse)





Nikita Kuruşçev geçmiş ve onu düşman ilan etmiş. Stalin ismi verilen şehirlerin isimleri değiştirilmiş, resmi, büstleri kaldırılmış. Hatta ilk başta Lenin’in naaşının yanında yer alan Stalin’in naaşı, daha sonra Kremlin Duvarı Mezarlığı’na defnedilmiş. 1950’de Gori kentinde dikilen dev heykeli de 2010’da kaldırılmış. 

 


İLK EŞİ TİFODAN ÖLEN STALİN (ÇELİK EL)


Annesi intihar ettiğinde altı yaşında olan Svetlana, kendisini "minik serçem" diye sevdiği söylenen babasına bir zamanlar çok yakındı, ancak Stalin'in yaşamının son dönemlerinde, ilişkileri kopma noktasındaydı.

Stalin, kızının ilk aşkı olan Yahudi film yapımcısını Sibirya'ya sürdü.

Annesini 1932 yılında kaybeden Svetlana Alliluyeva'nın, iki erkek kardeşi vardı.

Kardeşlerinden Jacob, Naziler tarafından yakalandıktan sonra Stalin'in, oğlu karşılığında Alman bir generalin verilmesini kabul etmemesi üzerine, 1941 yılında bir toplama kampında öldürülmüş, diğer kardeşi Vasili ise, 40 yaşında aşırı alkol tüketiminden ölmüştü.



 
 
 

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Kafkasya'da Müslüman halklar Stalin'in emriyle sürgün acısını yaşadı. Aynı kaderi Kırım Türkleri de paylaştı. Sürgün yıllarında nüfuslarının neredeyse yarısını kaybeden Kırım Türkleri, vatanlarına dönebilmek için 1988 yılını beklemek zorundaydı.

Sovyetler Birliği döneminde Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bir cumhuriyet olan Kırım'da 1939 yılı verilerine göre 218 bin Kırım Türk'ü yaşıyordu...

Kırım Türkler'i İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanlarla işbirliği yapmakla suçlandı. Kuzey Kafkasya'daki tüm Müslüman halklar için sürgün fikrini gündeme getiren Sovyet İçişleri Halk Komiseri Beriya, Kırım Türkleri için de aynı sonu düşünmüştü. 1944'ün Nisan ayında Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin Sovyet karşıtı unsurlardan temizlenmesi gerektiğini belirten bir talimatname yayınlandı. Devlet Güvenlik Komitesi'nin bizzat Stalin tarafından imzalanan 11 Mayıs 1944 tarihli ve çok gizi ibareli kararı, Kırım Türkleri için acı dolu yılların habercisiydi.

18 Mayıs gecesi binlerce Kırım Türk'ü zorla evlerinden çıkarıldı, yanlarına eşya almalarına müsade edilmedi. Zorla bindirildikleri vagonlarda günlerce aç ve susuz yol gittiler. Stalin döneminde aynı kaderi paylaşan diğer Müslüman halklar gibi nüfuslarının yarısından fazlasını bu uzun yolculukta ve gittikleri çalışma kamplarında yitirdiler. Özerk Cumhuriyet statüsü 1945 yılında iptal edilen Kırım, 1954 yılında ise Ukrayna yönetimine bırakıldı.

Stalin'in ölümünün ardından yönetime gelen Kruşçev, sürgün edilen Müslüman halkların geri dönüş yolunu açtı ama Kırım Türkleri bu halklara dâhil edilmedi. 1967 yılında sadece itibarları iade edildi. Kırım Türkleri vatanlarına dönüş için 1988 yılını beklemek zorundaydı. 1988 yılında Kızıl Meydan'daki kitlesel gösterilerin ardından çıkan izinle birlikte Özbekistan'dan Kırım'a doğru dönüşler başladı. Geri dönenlerin sayısı 1991 yılında 200 bine yaklaşmıştı.

Ancak aradan geçen süre içinde Kırım'da Rus nüfusun sayısı artmış, geri dönen Kırım Türkleri kendi vatanlarında azınlık durumuna düşmüştü. Nitekim Ukrayna'da yaşanan krizle birlikte bu yılın Mart ayında düzenlenen ve meşruiyeti tartışılan bir referandumla Kırım Rusya tarafından ilhak edildi. Bugün sayıları 300 bine yaklaşan Kırım Türkleri; büyük güçler arasında çetin bir rekabetin yaşandığı bu stratejik bölgede var olma mücadelesini sürdürüyor.

AHISKA TÜRKLERİ DE SÜRGÜN EDİLDİ

Kırım Türkleri gibi Ahıska Türkleri de sürgün acısını tattı. Ancak onlar Kırım Türkleri kadar şanslı değildi. Zira Ahıska Türkleri'nin 1944 yılında başlayan vatan hasreti halen son bulmuş değil. Ahıska bugünkü Gürcistan topraklarının güney batısında, Türkiye sınırının hemen yanı başında kalan küçük bir bölge.

Bölge küçük ama bölgenin gerçek sahibi olan Ahıska Türklerinin yaşadığı acılar çok büyük. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Nazilerle işbirliği yapmakla suçlanan Müslümanlar Orta Asya’ya sürülmüştü. Sürgün acısını yaşayan halklardan biri de Ahıska Türkleriydi. Sürgün kararının altında bizzat dönemin Sovyet lideri Stalin’in imzası vardı. Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin devlet sınırını korumak üzere sınır şehri Ahıska’da yaşayan 86 bin Türk ve Müslüman’ın Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a tahliye edilmesine karar verilmiştir.

Ahıska Türkleri bu kararın ardından birkaç gün içinde bölgeyi terk etmeye zorlandı. Yanlarına hiçbir şey almalarına izin verilmedi. Sahip oldukları ne varsa geride bırakarak sürgün trenlerine bindirildiler. Günlerce süren yolculuk sırasında binlerce Ahıska Türkü açlık ve hastalık yüzünden yaşamını yitirdi. Çalışma kamplarında kadın, yaşlı ve çocuk ayrımı yapılmadan en ağır işlere sürüldüler ve daha sürgünün ilk yılında nüfuslarının yarısını kaybettiler.

Sovyetler Birliği dağıldığında sürgünün arkasında yatan gerçekler de ortaya çıktı. Ahıska Türklerinin sürgünü Sovyet arşivlerinde “Karadeniz çevresinin Türklerden temizlenmesi” ifadeleriyle yer aldı. Zira Ahıskalılar, Sovyetler Birliği içinde yaşayan halklar arasında kimliğinde “Türk” ifadesi yer alan tek topluluktu.

Ancak Sovyetler'in dağılmasından sonra da Ahıska Türkleri'nin Gürcistan'daki topraklarına dönüşü sıcak karşılanmadı. Gürcistan 1999 yılında Avrupa Konseyi’ne üye olurken Ahıska Türklerinin geri dönüşü için birtakım taahhütlerde bulunmuştu. Geri dönüşün 12 yıl içinde tamamlanması konusunda mutabakata varılmıştı ancak aradan geçen zaman zarfında somut adımlar bir türlü atılamadı. Bugün 300 binden fazla Ahıska Türkü 9 ayrı ülkede 4 bin 200 farklı yerleşim birimine dağılmış durumda.

ÇEÇEN VE İNGUŞ SÜRGÜNÜ

Stalin döneminde sürgün acısını yaşayan halklardan biri de Çeçen ve İnguşlardı. Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Çeçen ve İnguşlar Orta Asya'ya sürüldü. Bu halkların geri dönüşüne Stalin'in ölümünden sonra izin verildi. İkinci Dünya Savaşı'nın seyri Nazi Almanyası'nın Sovyetler Birliği'ne saldırmasıyla değişti. 

Değişen sadece savaşın değil Kafkas halklarının da kaderiydi. Almanların amacı, o dönem Sovyetler Birliği’nin Azerbaycan’dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip olan Çeçenistan'ı ele geçirmekti. Alman birlikleri, 1942 sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerini işgal etmelerine rağmen Grozni’ye girmeyi başaramadı ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey Kafkasya'dan çekildi.

Ancak, Almanların Kafkasya’dan çekilmesinin hemen ardından devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Ahıska Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu. İhanetle itham edilen halklar bir bir öz yurtlarından sürüldü. 

Çeçen ve İnguş halklarının sürgüne gönderilmesi kararı 7 Mart 1944'te alındı ve Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti’nin feshedildiği, Grozni Oblastı’nın kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi:

“Büyük Anavatan Savaşı'nda, özellikle Nazi Almanyası'nın Kafkasya operasyonları sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist işgalcilerin tarafına geçmiştir. Bundan dolayı yüksek şura kurulu, Çeçen ve İnguşları Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin diğer bölgelerine göndermeye karar vermiştir."

Kararın ardından, 23 Şubat 1944’te, Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına aldı. Kararın uygulanmaya başlandığı gün meydana gelenler bu halkları nelerin beklediğinin de habercisiydi. Daha sonra Avrupa’ya kaçarak İngiltere’ye sığınan Albay Tokayev o gün yaşanları şu sözlerle anlatıyor:

“Bir albay kürsüye gelerek şöyle dedi: 'Gösteri alanı Kızıl Ordu birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır.' Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü."

Her aileye 20 kilo bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan topraklarına Sovyet yönetimi tarafından el kondu. Stalin’in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere Orta Asya’ya sürüldü. Yalnızca 2 bin kişi dağlara kaçabildi.

Birkaç gün su ve yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında halkın yüzde 20’si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Baskılar sürgün yıllarında da sürdü. Çeçen ve İnguşların bulundukları yerlerden üç kilometre uzaklaşmaları dahi yasaktı. 23 Şubat 1944’te başlayan ve üç günde tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe geçti.







 

 

 

 

 

 

 

 

Sovyetler Birliği'nin Stalinli yılları; dünya tarihine milyonlarca insanın açlıktan öldüğü, yüz binlerce kişinin de Anti-Sovyet propoganda ve rejim karşıtlığı gibi suçlarla idam edildiği bir dönem olarak geçti. Bugün Rusya'daki ders kitaplarında, "büyük terör" olarak adlandırılan o yıllarda, baskıya maruz kalanların sayısı 40 milyon olarak gösteriliyor.

Bu dönemde; en büyük kıyımlar özellikle 1929-1933 yılları arasında tarımda yapılan zorunlu kolektifleştirme sırasında yaşandı. Öldürülenlerin çoğu, zengin veya yoksul köylüler, işçi muhalefeti üyeleri ve yabancılarla ilişkisi olduğundan şüphelenilen kişilerdi. Kolektifleştirme nedeniyle meydana gelen açlık yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı ise milyonlarla ifade ediliyor.

Stalin, 1937'de ise iktidardaki son gününe kadar sürecek bir "siyasi temizliğe" girişti. Hedefte rejim muhaliflerinin yanı sıra Komünist Parti içindeki Stalin karşıtları da vardı. Sovyetler Birliği içindeki halklar da somut deliller olmaksızın, daha çok Stalin'in önyargıları yüzünden, topyekün cezalandırıldı. Polonya asıllılar, Yahudiler, Kırım ve Ahıska türkleri, Kafkasya halkları ve Baltık ülkelerindeki halklar nüfuslarının neredeyse yarısını sürgün yollarında ve çalışma kamplarında kaybetti.

İkinci Dünya savaşında düşmana esir düşüp de hayatta kalabilmiş olanlar ve özgür düşünceyi savunan sanatçılar da benzer bir kaderi paylaştı. Uzmanlar, her iki dönemde toplam ölü sayısının 20 ila 28 milyon arasında değiştiğini düşünüyor. Ancak kesin rakamı bilmek pek de mümkün değil. İkinci Dünya Savaşı sırasında 10 milyonun üzerinde kurban verildiği de gözönüne alındığında, Stalinli yıllarda Sovyetler Birliği'nin ne denli ağır kayıplara uğradığı ortaya çıkıyor. 

Sovyet dönemine ait resmi belgeler de yaşanan acıların büyüklüğünü açıkça ortaya koyuyor. 13 Şubat 1990'da yayımlanan bir KGB raporunda, 1930 ile 1953 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde 786 bin kişinin “halk düşmanı” suçlamasıyla idam edildiği, 3 milyon 800 bin kişinin de “devlete karşı suçlar” nedeniyle hüküm giydiği belirtiliyor.

Raporda söz edilen hükümlülerden çok azı gönderildikleri çalışma kamplarından sağ olarak çıkabildi. Gorbaçov'la başlayan geçmişle hesaplaşma döneminde savcılık 850 bin davayı yeniden inceledi, 12 bin dava hariç, diğer hükümlülerin masum olduğu ortaya çıktı. 1988 yılından sonra ise başta Lenin’in yakın çalışma arkadaşları olmak üzere, idam edilenlerin pek çoğunun itibarı iade edildi.

KİMİNE GÖRE KAHRAMAN, KİMİNE GÖRE DİKTATÖR

Josef Stalin, kimine göre Nazi Almanyası'nı yenilgiye uğratan büyük bir halk kahramanı. Kimine göre ise tarihin en acımasız diktatörü. 1879'da bugün Gürcistan sınırları içindeki Gori'de doğan Stalin'in asıl adı Iosif Cugaşvili. Marksizmle tanıştığı yıllarda bir rahip okulunda öğrenci olan Stalin, 1900'lü yılların başında Bolşeviklere katılarak Gürcistan'daki pek çok gösteri ve grevi örgütledi ve parti içinde kısa zamanda yükseldi. Ekim Devrimi'nin ardından devletin en üst kademelerinde rol oynayan Stalin, Lenin'in ölümünden sonra tartışmalı bir biçimde de olsa Komünist Parti Genel Sekreterliğine seçilerek Sovyetlerin yeni lideri oldu.

İlk işi parti içinde ideolojik anlaşmazlık yaşadığı isimleri bir bir uzaklaştırmak hatta öldürmek oldu. Yeni ekonomi politikalarının terk edilmesine ve zorla kolektifleştirmeye karşı çıkan partinin önde gelen isimleri; Troçki, Buharin, Zinoviev ve Kamanev gibi liderler Stalin'in talimatıyla sürgüne gönderildi. Sonunda yönetim tamamen Stalin'e ve Molotov, Beria, Voroşilov gibi isimlerden oluşan ekibine geçti. 

İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinde ve Hitler Almanyası'nın bozguna uğramasında önemli bir rol oynadı. Kızıl Ordu'nun Nazi ilerleyişini durdurması ve ardından Berlin'e kadar ilerlemesi tarihte bir dönemin de sonu oldu. Ancak Stalin'in savaşın ardından izlediği tutum bu kez dünyayı kutuplara ayıracak ve Soğuk Savaş'ı başlatacaktı.

SOL DÜŞÜNCE İÇİNDE ÇOK TARTIŞILDI 

Stalin'in uygulamaları sol düşünce içinde de tartışma konusu oldu. Özellikle Stalin'in "Tek Ülkede Sosyalizm" görüşünü benimsemesi, devrimci aydınlar tarafından Marksizm'in temel ilkeleri arasında sayılan "Dünya Devrimi" fikriyle neredeyse taban tabana zıttı.

"Stalinizm" olarak adlandırılan uygulamalar, sadece Sovyet Birliği Komünist Partisi içinde değil, dünyadaki tüm sosyalist hareketler içinde de bir tartışma konusuydu. Zira, Stalin'in 1924 yılında ortaya attığı "Tek Ülkede Sosyalizm" kavramı, Marksist öğretinin ortaya koyduğu "Dünya Devrimi" ilkesiyle çelişiyordu.

Marks, kapitalizme karşı mücadelede işçi sınıfının dünya çapındaki örgütlenmesini bir zorunluluk olarak görürken; Stalin, sosyalizmin milyonlarca köylünün ortasında işçi sınıfının azınlıkta olduğu Rusya'da inşa edilebileceğini, bunun için diğer ülkelerdeki devrimlere gerek olmadığını savunmaya başladı.

Stalin'i böyle düşünmeye sevk eden Almanya'da yaşananlardı. Lenin'in “Uğruna Rusya'daki iktidarı feda ederiz' dediği Alman devrimi 1919 ve 1923'te iki kez yenilmişti. Stalin ve temsilcisi olduğu Rus bürokrasisine göre, dünya devrimi dalgası Almanya'daki bu hüsranla bitmişti. Stalin'in politikalarıyla birlikte devrim artık tek bir ülkeye sıkışıp kalmıştı.

Pek çok Marksist'e göre Stalin'in bu saptaması tarihsel olarak bütünüyle yanlıştı. İki Alman devrimi yenilse de, Rusya'daki 1917 Ekim'inin başlattığı devrimci dalga 1936 yılına kadar sürdü. 1926'da İngiltere'yi sosyal devrimin eşiğine yaklaştıran genel grev, 1927'de Çin'de Sovyetlerin kurulması, 1936'da Fransa'da öne çıkan İşçi Hareketi; devrimci tepkinin sürdürdüğünün açık göstergeleriydi.

Marksizm'in savunucularına göre Stalin ve bürokrasisinin derdi ise başkaydı. Rusya'da işçi sınıfı devrimi yaptıktan sonra iç savaşta neredeyse yok olmuş, konseyler ve komiteler toplumsal temellerini yitirmiş, Bolşevik Partisi ile devlet iç içe geçmişti. İktidar artık işçilerde değil, Kızıl Ordu'nun ve gizli polis örgütünün gücünü elinde tutan parti yönetimindeydi.

Bürokratik egemen sınıfın amacı, Rusya'da ulus-devleti güçlendirmek ve ülkeyi batı emperyalizmi ile askeri düzeyde rekabet edebilecek bir hale getirmekti. Bu ise ancak Rus işçi sınıfının emek sömürüsüne maruz bırakılması ve toplumsal düzeni bozacak her girişimin şiddetle bastırılmasıyla mümkündü. Stalin'in tek ülkede sosyalizmin mümkün olduğu fikri sonuçta bürokratik devlet kapitalizminin inşasını meşrulaştırdı. Marksizm’in temeli olan enternasyonalizm tamamen reddedildi.

KRUŞÇEV'DEN STALİN ELEŞTİRİSİ

Stalin döneminde yaşananlar, sadece Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra değil, ölümünden hemen sonra da büyük tartışmaya yol açtı. Sovyetlerin Stalin'den sonraki lideri Nikita Kruşçev, Komünist Parti'nin 1956'daki 20. Kongresi'nde yaptığı konuşmayla Stalin dönemi uygulamlarını ağır sözlerle eleştirmiş hatta Stalin'in bir devrimci olmadığını bile söylemişti.

Stalin'in ölümünün ardından Komünist Parti'de yaşanan yönetim değişikliği, Sovyetler Birliği için yeni bir dönemin de başlangıcıydı. Genel sekreterliğe getirilen Nikita Kruşçev, Stalin dönemi uygulamalarından hızla vazgeçti. Kruşçev'in özellikle 1956 Şubat'ındaki 20. kongrede yaptığı ve "Gizli Söylev" olarak bilinen konuşma Stalin dönemine yönelik sert eleştirlerle dolu.

Nikita Kruşçev 50 yıl gizli kalan konuşmasında ''Tek Adam'' sisteminin sonuçları hakkında delegelere bilgi veriyor ve "Stalin'in ölümünden sonra biz on binlerce insanı cezaevlerinden çıkardık. Dostlarımızı kurtardık. Bu insanlar, on yıllar boyunca kendilerini Komünist Parti'ye adadı, savaşlara katıldı" diyor. 

Stalin dönemini ''facia'' olarak nitelendiren Kruşçev, sözlerine şöyle devam ediyor: ''Bu facianın suçlusu elbette Stalin'dir. Biz yoldaş Lenin'in ölümünden az önce yazdığı yazıları yayımlamak istiyoruz. Bu yazılarda yoldaş Lenin de, Stalin'in görevini suiistimal edebileceği uyarısında bulunarak, Stalin'in çok kaba biri olduğunu ve yoldaşlarla çalışamayacağını vurgulamıştı.''

Stalin'in döneminde işlenen suçları açıklayan Kruşçev, özellikle birçok parti yöneticisinin Stalin tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden öldürülmesini kınayarak, ''Stalin olmasaydı İkinci Dünya Savaşı da olmazdı'' görüşünü savunuyor. Stalin, ayrıca Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Kafkasya halklarının sürgününden sorumlu, ''başarısız ve kararsız'' bir kişi olarak da suçlanıyor.

Josef Stalin'in kendini herkesten üstün gören, başkalarıyla fikirlerini paylaşmayan bir diktatör olduğunu savunan Kruşçev, milyonlarca insanın Sibirya'daki çalışma kamplarına gönderilmesine de özel bir yer ayırıyor. Konuşmada; kendilerini Komünist Parti'ye adayan insanların bir anda ''vatan haini'' suçlamasıyla idam edilmesi kınanırken, çalışma kamplarına gönderilenlerin büyük bölümünün suçsuz olduğunun altı çiziliyor:

"Stalin, Lenin'in tüm etik yöntemlerini kenara atarak, kitlesel sürgün ve terör yolunu seçmişti. Tüm manevi değerlerin ve Sovyet yasalarının sınırlarını aşmıştı. Binlerce insanın kitlesel hapsi, diğer insanlarda korku oluşturmuş ve onların partiye olan tüm güvenini sarsmıştı."

Kruşçev'in hazırladığı raporun sonunda Stalin’in bir devrimci olmadığı da savunularak, ''Her zaman takip edilme ve casus korkusuyla yaşayan biriydi'' ifadesine de yer veriliyor.

KIRIM SÜRGÜNÜN SORUMLUSU STALİN

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Kafkasya'da Müslüman halklar Stalin'in emriyle sürgün acısını yaşadı. Aynı kaderi Kırım Türkleri de paylaştı. Sürgün yıllarında nüfuslarının neredeyse yarısını kaybeden Kırım Türkleri, vatanlarına dönebilmek için 1988 yılını beklemek zorundaydı.

Sovyetler Birliği döneminde Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bir cumhuriyet olan Kırım'da 1939 yılı verilerine göre 218 bin Kırım Türk'ü yaşıyordu...

Kırım Türkler'i İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanlarla işbirliği yapmakla suçlandı. Kuzey Kafkasya'daki tüm Müslüman halklar için sürgün fikrini gündeme getiren Sovyet İçişleri Halk Komiseri Beriya, Kırım Türkleri için de aynı sonu düşünmüştü. 1944'ün Nisan ayında Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin Sovyet karşıtı unsurlardan temizlenmesi gerektiğini belirten bir talimatname yayınlandı. Devlet Güvenlik Komitesi'nin bizzat Stalin tarafından imzalanan 11 Mayıs 1944 tarihli ve çok gizi ibareli kararı, Kırım Türkleri için acı dolu yılların habercisiydi.

18 Mayıs gecesi binlerce Kırım Türk'ü zorla evlerinden çıkarıldı, yanlarına eşya almalarına müsade edilmedi. Zorla bindirildikleri vagonlarda günlerce aç ve susuz yol gittiler. Stalin döneminde aynı kaderi paylaşan diğer Müslüman halklar gibi nüfuslarının yarısından fazlasını bu uzun yolculukta ve gittikleri çalışma kamplarında yitirdiler. Özerk Cumhuriyet statüsü 1945 yılında iptal edilen Kırım, 1954 yılında ise Ukrayna yönetimine bırakıldı.

Stalin'in ölümünün ardından yönetime gelen Kruşçev, sürgün edilen Müslüman halkların geri dönüş yolunu açtı ama Kırım Türkleri bu halklara dâhil edilmedi. 1967 yılında sadece itibarları iade edildi. Kırım Türkleri vatanlarına dönüş için 1988 yılını beklemek zorundaydı. 1988 yılında Kızıl Meydan'daki kitlesel gösterilerin ardından çıkan izinle birlikte Özbekistan'dan Kırım'a doğru dönüşler başladı. Geri dönenlerin sayısı 1991 yılında 200 bine yaklaşmıştı.

Ancak aradan geçen süre içinde Kırım'da Rus nüfusun sayısı artmış, geri dönen Kırım Türkleri kendi vatanlarında azınlık durumuna düşmüştü. Nitekim Ukrayna'da yaşanan krizle birlikte bu yılın Mart ayında düzenlenen ve meşruiyeti tartışılan bir referandumla Kırım Rusya tarafından ilhak edildi. Bugün sayıları 300 bine yaklaşan Kırım Türkleri; büyük güçler arasında çetin bir rekabetin yaşandığı bu stratejik bölgede var olma mücadelesini sürdürüyor.

AHISKA TÜRKLERİ DE SÜRGÜN EDİLDİ

Kırım Türkleri gibi Ahıska Türkleri de sürgün acısını tattı. Ancak onlar Kırım Türkleri kadar şanslı değildi. Zira Ahıska Türkleri'nin 1944 yılında başlayan vatan hasreti halen son bulmuş değil. Ahıska bugünkü Gürcistan topraklarının güney batısında, Türkiye sınırının hemen yanı başında kalan küçük bir bölge.

Bölge küçük ama bölgenin gerçek sahibi olan Ahıska Türklerinin yaşadığı acılar çok büyük. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Nazilerle işbirliği yapmakla suçlanan Müslümanlar Orta Asya’ya sürülmüştü. Sürgün acısını yaşayan halklardan biri de Ahıska Türkleriydi. Sürgün kararının altında bizzat dönemin Sovyet lideri Stalin’in imzası vardı. Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin devlet sınırını korumak üzere sınır şehri Ahıska’da yaşayan 86 bin Türk ve Müslüman’ın Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a tahliye edilmesine karar verilmiştir.

Ahıska Türkleri bu kararın ardından birkaç gün içinde bölgeyi terk etmeye zorlandı. Yanlarına hiçbir şey almalarına izin verilmedi. Sahip oldukları ne varsa geride bırakarak sürgün trenlerine bindirildiler. Günlerce süren yolculuk sırasında binlerce Ahıska Türkü açlık ve hastalık yüzünden yaşamını yitirdi. Çalışma kamplarında kadın, yaşlı ve çocuk ayrımı yapılmadan en ağır işlere sürüldüler ve daha sürgünün ilk yılında nüfuslarının yarısını kaybettiler.

Sovyetler Birliği dağıldığında sürgünün arkasında yatan gerçekler de ortaya çıktı. Ahıska Türklerinin sürgünü Sovyet arşivlerinde “Karadeniz çevresinin Türklerden temizlenmesi” ifadeleriyle yer aldı. Zira Ahıskalılar, Sovyetler Birliği içinde yaşayan halklar arasında kimliğinde “Türk” ifadesi yer alan tek topluluktu.

Ancak Sovyetler'in dağılmasından sonra da Ahıska Türkleri'nin Gürcistan'daki topraklarına dönüşü sıcak karşılanmadı. Gürcistan 1999 yılında Avrupa Konseyi’ne üye olurken Ahıska Türklerinin geri dönüşü için birtakım taahhütlerde bulunmuştu. Geri dönüşün 12 yıl içinde tamamlanması konusunda mutabakata varılmıştı ancak aradan geçen zaman zarfında somut adımlar bir türlü atılamadı. Bugün 300 binden fazla Ahıska Türkü 9 ayrı ülkede 4 bin 200 farklı yerleşim birimine dağılmış durumda.

ÇEÇEN VE İNGUŞ SÜRGÜNÜ

Stalin döneminde sürgün acısını yaşayan halklardan biri de Çeçen ve İnguşlardı. Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Çeçen ve İnguşlar Orta Asya'ya sürüldü. Bu halkların geri dönüşüne Stalin'in ölümünden sonra izin verildi. İkinci Dünya Savaşı'nın seyri Nazi Almanyası'nın Sovyetler Birliği'ne saldırmasıyla değişti. 

Değişen sadece savaşın değil Kafkas halklarının da kaderiydi. Almanların amacı, o dönem Sovyetler Birliği’nin Azerbaycan’dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip olan Çeçenistan'ı ele geçirmekti. Alman birlikleri, 1942 sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerini işgal etmelerine rağmen Grozni’ye girmeyi başaramadı ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey Kafkasya'dan çekildi.

Ancak, Almanların Kafkasya’dan çekilmesinin hemen ardından devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Ahıska Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu. İhanetle itham edilen halklar bir bir öz yurtlarından sürüldü. 

Çeçen ve İnguş halklarının sürgüne gönderilmesi kararı 7 Mart 1944'te alındı ve Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti’nin feshedildiği, Grozni Oblastı’nın kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi:

“Büyük Anavatan Savaşı'nda, özellikle Nazi Almanyası'nın Kafkasya operasyonları sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist işgalcilerin tarafına geçmiştir. Bundan dolayı yüksek şura kurulu, Çeçen ve İnguşları Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin diğer bölgelerine göndermeye karar vermiştir."

Kararın ardından, 23 Şubat 1944’te, Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına aldı. Kararın uygulanmaya başlandığı gün meydana gelenler bu halkları nelerin beklediğinin de habercisiydi. Daha sonra Avrupa’ya kaçarak İngiltere’ye sığınan Albay Tokayev o gün yaşanları şu sözlerle anlatıyor:

“Bir albay kürsüye gelerek şöyle dedi: 'Gösteri alanı Kızıl Ordu birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır.' Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü."

Her aileye 20 kilo bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan topraklarına Sovyet yönetimi tarafından el kondu. Stalin’in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere Orta Asya’ya sürüldü. Yalnızca 2 bin kişi dağlara kaçabildi.

Birkaç gün su ve yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında halkın yüzde 20’si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Baskılar sürgün yıllarında da sürdü. Çeçen ve İnguşların bulundukları yerlerden üç kilometre uzaklaşmaları dahi yasaktı. 23 Şubat 1944’te başlayan ve üç günde tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe geçti.

BALTIK ÜLKELERİ DE ZULME UĞRADI

Sibirya sürgünlerini yaşayan sadece Türk ve Müslüman halklar da değildi. Baltık halkları da benzer uygulamalara maruz kaldı. Sovyetler birliği dağıldığında Orta Asya ve Kafkasya ülkelerinde önemli sayıda Baltık kökenli nüfus yaşıyordu. Ne ilginçtir ki; Sovyetler Birliği'ni parçalanmaya götüren olaylar, topraklarını işgal altında gören Baltık ülkelerinde başladı. 

Stalinli yıllar baltık ülkeleri açısından da acılarla dolu bir dönemi simgeliyor. Baltık denizi kıyısında bulunan; Letonya, Litvanya ve Estonya çarlık rejiminin son bulmasından İkinci Dünya Savaşı'nın başlarına kadar bağımsız birer cumhuriyetti. Ancak Stalin, olası bir Alman saldırısına karşı Batı'da "tampon devletler" oluşturmak üzere bu ülkelerin işgal edilmesine karar verdi.

Savaş bittiğinde Baltık ülkeleri artık birer Sovyet Cumhuriyeti'ydi. Bu zorunlu evliliğe karşı çıkan binlerce kişi; birlik içindeki başka cumhuriyetlere sürüldü. Rus nüfusun bölgeye yerleştirilmesiyle birlikte Baltık ülkelerindeki demografik yapı da değiştirildi. Kafkasya'dan Orta Asya'ya kadar pek çok ülkeye yerleştirilen Baltık kökenli halklar geri dönüş için Sovyetler Birliği'nin yıkılmasını beklemek zorundaydı.

Sovyetler Birliği'nin sonunu getiren olaylar da, ironik bir şekilde baltık ülkelerinde başladı. 1989 yılına gelindiğinde Gorbaçov'un açıklık ve şeffaflık politikaları ön plandaydı ve muhaliflerin sesi ilk kez bu kadar gür çıkıyordu. 1989 Ağustos'unda Litvanya, Estonya ve Letonya dünya tarihinin en büyük protesto gösterilerinden birine sahne oldu. İki milyon kişi el ele tutuşarak 700 kilometre uzunluğunda bir insan zinciri oluşturdu. Özgürlük şarkıları söyleyen göstericiler Sovyet rejimine karşı duyulan büyük öfkeyi de dile getiriyordu.

Gösterilerin etkisi kendini kısa sürede gösterdi. 11 Mart 1990'da Litvanya parlamentosu bağımsızlık kararı aldı. Ancak Kremlin'den bu karara sert bir tepki geldi. Karar Sovyet anayasına aykırı bulundu. Dönemin Sovyet Lideri Gorbaçov'un “Hiçbir yere gitmeyeceksiniz!” şeklindeki sözleri ise bardağı taşıran son damla oldu. 

1991'in Ocak ayında halk yeniden meydanlara indi. ancak sovyet askeri kamu binalarını ve parlamentoyu kuşattı. Sivillerle askerler arasında yaşanan olaylarda 15 kişi hayatını kaybetti. Ancak Sovyet askerleri parlamento binasına girmeyi başaramadı. Dünya yaşanan ölümlere ve müdahale girişimine tepki gösterince Sovyetler Birliği bağımsız Litvanya'yı kabul etmek zorunda kaldı.

Litvanya'nın bağımsızlığını diğer Baltık cumhuriyetleri Estonya ve Letonya izledi. Baltık ülkelerinin birlikten ayrılmasının ardından Sovyetler Birliği de hızla parçalandı ve tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı. Baltık ülkeleri Sovyetler Birliği'nden ayrıldan sonra köklü bir değişim yaşadı. Her üç ülke de bugün NATO ve Avrupa Birliği Üyesi.

ACI HATIRALAR YAŞATILIYOR

Sovyet dönemi, Baltık ülkelerinin tarihinde hoş olmayan izler bıraktı. Bu ülkeler yaşanan acı hatıraları genç nesillere aktarmaya devam ediyor. Letonya'da müzeye dönüştürülen eski Karosta Hapishanesi'ndeki uygulamalar da bu yöndeki çalışmalardan biri.

Bir zamanlar özgür olmak isteyen mahkûmları ağırlıyordu, şimdi mahkûm olmak isteyen özgürleri.

Letonya'nın Liepaja kentindeki eski Karosta Hapishanesi artık bir müze. Eski hapishane yeni müze, ziyaretçilerine eşi görülmemiş bir deneyim yaşatıyor. Onları kısa süreliğine de olsa mahkum ediyor. Amaç Stalin döneminde yaşanan acı tecrübeleri genç nesillere aktarmak. 

Ziyaretçiler önce asık suratlı, kaba gardiyanlar tarafından içeri alınıyor. Eller arkadan bağlı, tek sıra halinde koşarak. Avludan içeri geçiş ise ayrı bir macera. 100 yıllık hücrelere konulan ziyaretçiler mahkûmluğun ne demek olduğunu anlıyor. Artık bir müze olan hapishanede ziyaretçiler tek tek doktor kontrolünden geçiyor, fotoğrafları çekiliyor. Ziyaretçiler kim olursa olsun gardiyanların acıması yok. Sorulan her soruya net cevaplar verme zorunluluğu var. Ziyaretin sonunda ise sıra sorguya geliyor. Sorgulanan, ne işlenen ne de işlenebilecek suçlar. Ziyaretçilerin cevaplamak zorunda olduğu sorular, bu deneyimden öğrendikleri bilgiler ve tarih.

STALİN DÖNEMİNDE TARIM ÜRETİMİ DE AZALDI

Stalin dönemindeki zorunlu kolektifleştirme tarımda üretimin azalmasına yol açtı. Bu nedenle yaşanan kıtlık Ukrayna'da milyonlarca kişinin ölümüne yol açtı. Ukrayna halkı yaşananları bugün bir soykırım olarak nitelendiriyor. Josef Stalin ise "halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekle" suçlanıyor.

Holodomor, Ukrayna dilinde "açlıkla öldürmek" anlamına geliyor. Bu kavram; 1923-1933 yılları arasında Ukrayna'da milyonlarca insanın ölümüne neden olan açlık dönemini anlatmak için kullanılıyor. O yıllarda, kooperatif tarım uygulamalarını kabul etmeyen Ukrayna köylüsü zorlamalar karşısında tarımdan vazgeçerek, üretimi durdurdu.

Ancak bunun yaratacağı sonuçları umursamayan Stalin yönetimi 1932'de 1 milyon 700 bin, 1933'te ise 1 milyon 800 bin ton tahıl ihraç etti. Kıtlık haberleri de sansürlenerek dünyadan gizlendi. Bir anlamda yaşanan büyük felakete göz yumuldu. Ukrayna adaleti yıllar sonra görülen davada, eski Sovyet Lideri Stalin'i bu büyük dramın sorumlusu ilan etti. Kiev İstinaf Mahkemesi, 2010 yılı başında karara bağladığı davada, Josef Stalin'i "halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekten" suçlu buldu.

Mahkeme sürecinde yapılan araştırmaya göre; holodomor olarak adlandırılan felakette yaşamını yitirenlerin sayısı 3 milyon 900 bin olarak açıklandı. Ancak pek çok araştırmcı o dönemde Ukrayna ve Rusya'da açlık nedeniyle ölenlerin toplam sayısının 10 milyona yakın olduğunu savunuyor. Stalin'in Ukrayna mahkemesi tarafından soykırımından suçlu bulunması ülkede yeni tartışmaları da beraberinde getirdi.

Karar Ukrayna milliyetçilerini memnun ederken, Komünist Parti mahkeme kararına tepki gösterdi.  2010'un Mayıs ayında Zaporojye kentindeki Ukrayna Komünist Partisi bölge teşkilatı binası önüne Stalin'in iki buçuk metrelik bir heykeli dikildi. Heykelin dikilmesiyle birlikte Ukrayna'daki Stalin tartışmaları da alevlendi ve tartışmalı heykel, aynı yılın sonunda bombalı bir saldırının hedefi oldu.

Başkent Kiev'in 750 kilometre güneydoğusunda bulunan kentte meydana gelen patlama sonucunda Stalin heykeli tamamen yıkıldı. Saldırıyı Ukrayna milliyetçilerinin kurduğu "üçdiş" adlı organizasyon üstlendi. Rusya, Ukrayna'nın holdomorun bir soykırım olarak tanınmasına taleplerine karşı çıkıyor. Ancak Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve 20'den fazla ülke yaşananları soykırım olarak kabul ediyor.

ORTA ASYA'YA BASKI REJİMİ

Stalin döneminde Orta Asya'daki toplumsal yapıyı değiştirmek için, bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan'da büyük bir baskı rejimi inşa edildi. Hedefte Orta Asya Türklerinin milli kültürleri ve İslam inancı vardı. Sovyetler Birliği'nin kurulmasının ardından Moskova yönetiminin en önemli hedeflerinden biri de toplumsal yapının değiştirilmesi oldu.

Bolşevik Devrimi'nin ardından, uçsuz bucaksız topraklara sahip bu devasa ülkede yaşayan her birey için yeni bir vatandaşlık tanımı yapıldı. Ülkede yaşayanların her biri birer "sovyet insanına" dönüştürülmeliydi. Rus yazar Aleksander Zinovyev, Sovyet insanını "sosyalizmi savunan ve komünizm ideali doğrultusunda topluma katkı sağlayan" bireyler olarak tanımlıyordu.

Stalin döneminde bu hedefin önündeki en büyük engel milli kültürler ve inanç sistemleri olarak görüldü. Stalin yönetimi, bu engeli ortadan kaldırmak üzere ülkenin dört bir yanında yerel kültürleri hedef alan katı politikalar uygulamaya başladı. Orta Asya'da yaşayan Müslüman Türkler de bu baskılardan nasibini aldı. Tarım alanlarının zorla kolektifleştirilmesi ile Orta Asya'daki geleneksel yapı ağrı bir yara aldı.

Sadece Kazakistan'da 36 milyon besi hayvanı telef oldu. Bunun sonucunda yaşanan açlık, iki milyona yakın insanın ölümüne yol açtı. Stalin döneminde kolektifleştirmeye karşı çıkan binlerce kazak kurşuna dizildi. Kazak tarihçi, Manaş Kozıbayev, o dönemde yaşananları kazak tarihinin en büyük felaketi olarak nitelendiriyor.

Orta Asya'da yaşananlar sadece geleneksel tarım toplumuna yönelik baskılar ve dayatmalar değildi. İslam inancı, "Sovyet İnsanı" hedefinin önünde büyük bir engel olarak görüldü. Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan'da yüzlerce caminin kapısına kilit vuruldu. Çoğu cami, depo olarak kullanılmaya başlandı. Stalin yönetimi, milli kültürle ilgili her şeyi hedef alıyordu. Türk kültürünün önemli bir parçası olan atlar bile rejimin geleceğine yönelik tehdit olarak görüldü.

"Ahalteke" olarak bilinen dünyaca ünlü Türkmen atları Stalin'in emriyle itlaf oldu. Stalin yönetimi, sadece Türkmenistan'da değil Kazakistan'da da aynı yönetimi izledi. Kazak tarihçi Ahmet Toktabay'a göre 1928 yılında 4 buçuk milyon atın dolaştığı Kazak bozkırlarında 1933 yılına gelindiğinde sadece 200 bin at kalmıştı. 

GİZLİ KATLİAMLARI ORTAYA ÇIKTI

Stalin'in korku imparatorluğu sadece Komünist Parti'nin önde gelen isimlerini hedef almadı. Sovyet Cumhuriyetleri'ndeki pek çok partili de "milliyetçilik" ve "karşı devrimcilik"le suçlanarak kurşuna dizildi. Bazı gerçeklerse ancak Sovyetler Birliği dağılınca ortaya çıkarılabildi. Tıpkı Kırgızistan'daki Ata Beyit şehitleri gibi. 

Stalin döneminde hemen hemen her Sovyet Cumhuriyeti'nde olduğu gibi Kırgızistan'da da aydınları hedef alan sistematik bir "yok etme" kampanyası uygulandı. O yıllarda dünyadan gizlenen gerçekler, ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkarılabildi. Tanıkların ifadelerinden yola çıkan dönemin Kırgız hükümeti, 1993 yılında başkent Bişkek yakınlarındaki Aladağlar'da bulunan tuğla ocağında bir kazı çalışması başlattı...

Çalışma sonucu kurşuna dizilerek öldürülen 138 kişinin kemiklerine ve yüzlerce boş kovana ulaşıldı. Yapılan DNA testlerinin ardından; kemiklerin dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un babası da dâhil olmak üzere, dönemin önemli siyasilerine ve bilim adamlarına ait olduğu anlaşıldı.

KGB arşivlerinde yapılan araştırmalar, öldürülenlerin rejime muhalefet, ajanlık ve turancılık gibi suçlamalarla kurşuna dizildiğini gösteriyor. Ancak dosyalarda somut deliller yer almıyor. Kurbanların çoğunun Komünist Parti ya da Kırgızistan Yüksek Sovyeti'nde görev yapmış isimler olduğuna dikkati çeken uzmanlara göre milliyetçilikle itham edilen bu isimlerin asıl suçları Stalin rejimine yönelik eleştirileri.

Aladağlar'da katledilenlerin anısına bir anıtın da dikildiği toplu mezar; bugün "Ata-Beyit", yani "baba-mezarı" olarak biliniyor. Ölenlerse "ata-beyit" şehitleri olarak anılıyor. Cengiz Aytmatov'un cenazesi de, vasiyeti üzerine babasının da yattığı Ata-Beyit anıtının yakınlarına defnedilmişti. Ata-Beyit'te 7-8 Nisan 2010'da Kırgızistan'da yaşanan halk ayaklanması sırasında hayatını kaybedenlerin anısına dikilen bir anıt da bulunuyor.

AYDINLAR HEDEF ALINDI

Kırgızistan gibi Azerbaycan'da da benzer acılar yaşandı, aydınlar hedef alındı. 1930'lu yıllardan Stalin'ın ölümüne kadar olan sürede on binlerce insan ya tutuklandı ya da öldürüldü. Stalin döneminde muhaliflere yönelik "temizlik" kampanyasından nasibini alan Sovyet Cumhuriyetlerinden biri de Azerbaycan'dı.

Azerbaycan'ın Sovyetleşmesinde önemli rol oynamış aydınlar ve siyasiler bile sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Suçlamaların temelini, "milliyetçilik" ve "Anti-Sovyet propaganda" oluşturuyordu. Hedefte özellikle Türk dünyasına ilgi duyan ve Türkiye konusunda Stalin'den farklı düşünen isimler vardı.

Öyle ki, 1926'da Bakü'de toplanan Türkoloji Kongresi'ne katılan isimlerin çoğu sonraki yıllarda "karşı devrimcilikle" suçlanmıştı. Sovyet işgalinden önce kurulan bağımsız Azerbaycan'ın ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Stalin döneminde ülkede yaşanan siyasi temizliği şu sözlerle tanımlıyor:

"1937 yılında bütün Sovyetlerde olduğu gibi Azerbaycan'da da şiddetli bir temizlik başlatıldı. Azerbaycan'ın Sovyetleştirilmesinde önemli rolleri olan yerel komünistlerin bile boğazlandığı bu kanlı yıllarda birçok kişiye tahammül edilememiştir. Azerbaycan'da Türk terminolojisi tamamen men edildi.”

KGB arşivlerine göre sadece 1937 yılında Azerbaycan'da 12 bin kişi tutuklandı. Resmi olmayan rakamlara göre ise 1930'lu yıllardan Stalin'in ölümüne kadar Azerbaycan'da 70 bin kişi hayatını kaybetti.

MUHALİFLERİNİ İDAM ETTİ

Stalin'in iktidar yıllarında parti içindeki muhaliflere yönelik de katı bir tutum sergiledi. Komünist parti içindeki pek çok muhalif idam edilerek ya da sürgüne gönderilerek devre dışı bırakıldı. Devre dışı kalanlar arasında en önemli isim belki de Kızıl Ordu'nun kurucusu olan Troçki'ydi.

Lev Davidoviç Troçki, 1917'de Bolşevik devrimin önderlerindendi. Sovyetler Birliğinin kurulmasında, devrim sonrası iç isyanların bastırılmasında birinci derecede rol oynamış, Kızıl Ordu'yu kurmuştu. Troçki, Lenin'in ardından Sovyetlerin ikinci adamıydı. Ama Lenin 1924 yılında ölünce karşısında parti içinde tüm yetkileri elinde toplamaya başlayan Stalin'i buldu.

Stalin'e karşı verdiği mücadelede başarılı olamadı. Önce savaştan sorumlu halk komiserliği görevinden alındı. Daha sonra siyasi büro ve ardından Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu Merkez Komitesi'nde çıkarıldı. 1927'de ise parti üyeliğinden de atıldı ve Kazakistan'a Almatı yakınlarındaki Semyanov bölgesine sürgüne gönderildi. 18 Ocak 1929'da ise karşı devrimcilik ve yasa dışı Sovyet Partisi kurmak suçlamasıyla yargılanan Troçki'nin Sovyetler Birliği'nden sınır dışı edilmesine karar verildi.

Troçki'nin yeni adresi Türkiye'ydi. İstanbul'a gelir gelmez eşi ve korumasıyla birlikte Büyükada'ya yerleşti. Sürekli Devrim, Stalin Grubunun Hatası, Rus Devrimi Tarihi, Çin Devriminin Sorunları, Hayatım gibi kitapları kaleme aldı. 20 şubat 1932’de Stalin tarafından Sovyet vatandaşlığından atıldığı haberini de İstanbul'da aldı.

Hayatı her geçen gün daha zorlaşıyordu. Ocak 1933'te kızı Zına, Naziler’in baskısı altında Berlin’de intihar etmeye zorlanmış, bu olay onun ruh dünyasını sarsmıştı. Daha sonra oğlu Lev Sedov da öldürüldü. O tarihlerde Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında iyi ilişkiler kurulması Troçki'nin türkiye'de kalmasını zorlaştırmıştı. Troçki, bu gelişmeler üzerine 17 Temmuz 1933’te İstanbul'dan ayrılarak Fransa'ya gitti ama orada da ancak 2 yıl kalabildi ve sınırdışı edildi. Ardından gittiği Norveç'ten de 2 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldı.

9 Ocak 1937'de Meksika'ya yerleşen Troçki, dördüncü enternasyonali oluşturma çalışmasına girdi. 1940 yılında röportaj yapmak bahanesiyle gazeteci kılığında, evine gelen Ramón Mercader adında bir İspanyolun saldırısına uğradı. Başına kazmayla vurulan Troçki ertesi gün öldü.

STALİN'İN BİR DİĞER KURBANI GALİYEV

Bolşevik Devrimi'nin dört önemli ismi; Stalin, Lenin, Troçki ve Galiyev. Stalin'in yoldaş korkusu Troçki gibi Galiyev'le ilişkilerinde de kendini gösterdi. Türkleri ve Müslümanları Sovyetler Birliği'ne karşı örgütlemekle suçlanan Sultan Galiyev, Stalin'in emriyle hapishanede vurularak öldürüldü.

Mirseyit Sultan Galiyev, Lenin, Stalin ve Troçki ile birlikte Ekim Devrimi'nin öne çıkan dört isminden biriydi. Eğitimini Kazan'da alan, sonraki yıllarda Ufa ve Bakü'de çalışan Komünist Parti Hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman'dı. Devrimin ardından Türk ve Müslüman halkların Sovyetler Birliği'ne katılmasında önemli rol oynadı. Doğu halklarının devrimiyle ilgili görüşleri Lenin tarafından dikkate alınıyordu. Ancak Lenin'in ölümü ve Stalin'in göreve gelmesiyle beraber bu görüşlere şüpheyle yaklaşılır oldu. Zira Stalin, Sultan Galiyev'i Sovyetler Birliği için bir tehlike olarak görüyordu. Stalin'e göre Galiyev, Orta Asya'da bulunan Türkleri örgütleyebilir ve Sovyetler Birliği'nden koparabilirdi.

Üzerindeki baskı arttıkça Galiyev de devrime olan inancını yitirmişti. Uğruna savaştığı Bolşevik Devrimi'nin Türk halkları için beklenen sonuçları doğurmadığını düşünüyordu. Kaldı ki, Türk ve Müslüman nüfusun yaşadığı bölgelerde yönetim yerel kadrolara değil Moskova'dan atanan isimlere veriliyordu. Milliyetçilik ve karşı devrimcilikle suçlanarak hapse mahkûm edildi. 28 Ocak 1940 tarihinde Stalin'in emriyle Lefortovo Hapishanesi'nde vurularak öldürüldü. Sovyet Yüksek Mahkemesi; 30 Nisan 1990'da aldığı kararla KGB'nin o yıllarda hazırladığı belgelerin düzmece olduğuna ve Galiyev'in aklanmasına karar verdi.

GULAG KAMPLARI ÖLÜMLERE SAHNE OLDU

Stalin dönemin en acı sahneleri belki de çalışma kamplarında yaşandı. Gulag adı verilen kamplara gönderilen 20 milyon tutukludan 12 milyonu hayatını kaybetti. Pek çok araştırmacı Gulag'lar için "Yeryüzündeki Cehennem" tabirini kullanıyor. Stalin dönemiyle birlikte Sovyetler Birliği'nde yürürlüğe giren uygulamalardan biri de Gulag'lardı. Yani Türkçesi'yle çalışma kampları yönetimi baş idaresi...

25 Nisan 1930 tarihinde kurulan bu yargı ve infaz sistemiyle muhalif kişilerin toplumdan soyutlanması hedefleniyordu. Tutukluların büyük bölümü Sovyet karşıtı propaganda ile suçlanıyor ve "halk düşmanı" olarak isimlendiriliyordu. Pek çoğu Sibirya'da yer alan bu kamplara gönderilenlerin yüzde 80'i daha ilk aylarda yaşamını yitiriyordu. Bunun başlıca nedeni ise yetersiz beslenme ve ağır çalışma koşullarıydı.

Kamplarda kerestecilik ve madencilik en yaygın faaliyetlerdi. Gulag madeninde çalışmaya zorlanan bir kişinin günlük üretim kotası zaman zaman 13 tona kadar çıkabiliyordu. Buna karşın mahkûmlara verilense; sadece 300 gram kara çavdar ekmeği, 27 gram et, 170 gram patatesti. Üstelik dondurucu soğuğa rağmen gerekli kıyafet verilmiyor, tıbbi yardım almalarına müsaade edilmiyordu.

Bir çalışma kampında veya hapishanede tutulanlar için, mahkûmiyet sonrası iş seçenekleri de fazla değildi. Daha önce mahkûm olmak, yeniden yargılanma olasılığını içinde barındırıyordu. Gizli polis teşkilatı açısından siyasi tutuklular, tahliye olduktan sonra izlenmesi gereken “baş belaları”ydı.

Kamplardan tahliye edilenlerin çoğuna büyük şehirlere yerleşmek de yasaklanmıştı. Hayatlarını çalışma kampında geçirenler, eski mesleki becerilerini ve çevrelerini kaybetmiş olarak tahliye oluyordu. 1930-1953 yılları arasında yirmi milyon insanın kapatıldığı ve bunların on iki milyonunun yaşamını yitirdiği Gulag'lar, yeryüzünde insan eliyle yaratılan "cehennem" olarak da adlandırılıyor.

Muhalif yazar Aleksander Soljenitsin'in başından geçenleri anlattığı "Gulag Takımadaları" adlı roman kamplardaki pek çok insanlık dışı muameleyi gözler önüne sermiş ve dünya çapında geniş yankı uyandırmıştı. Kamplarda yaşananlar filmlere de konu oldu. Çalışma kamplarını anlatan son film 2010 yılında çekilen "Özgürlük Yolu"ydu. Peter Weir'in yönettiği film dondurucu soğuğa rağmen kamplardan kaçarak kurtulmaya çalışan bir grup mahkûmun öyküsünü anlatıyor.

RUSLAR STALİN'İ SEVGİYLE ANIYOR

Komünist Parti'nin yayın organlarından Planeta Anti-Globe'un genel yayın yönetmenliğini yürüten Sergey Anatolyeviç Dondo ise, Stalin tartışmalarını farklı bir açıdan değerlendiriyor. Sovyet liderin, görev yaptığı dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunan komünist yazar, Rus halkının Stalin'i sevgi ve saygıyla hatırladığı inancında.

Komünist yazar Ruslar'ın Stalin hakkındaki hissiyatlarını şu şekilde anlattı: “Stalin döneminde var olduğu söylenen baskılara ihtiyaç vardı. Asıl Gorbaçov dönemindeki ülkeyi yıkıma götüren yanlışlara bakmak lazım. Otuzlu yıllarda da Gorbaçov tarzı yöneticiler vardı, gereken önlemler alınmamış olsaydı Perestroyka otuzlu yılların başında gerçekleşecekti. Hitler faşizmi sadece Rusya'ya değil, dünyaya egemen olacaktı. İşin bir diğer yönü; güvenlik güçlerinin ve bazı yetkililerin hataları oldu, Stalin hepsini kontrol edemedi. Masum insanlar bu süreçte büyük zarar gördü. Büyükbabam da bunlardan biridir. Liberallerin Stalin'i sürekli suçladığını görüyoruz, fakat bugünkü tabloya bakıldığında hapiste olanların, baskı altına alınanların sayısının Stalin döneminden geri kalmadığını görüyoruz.”

Sergey Anatolyeviç Dondo Kırım Tatarları'nın ve Çeçenlerin sürgün edilmesiyle alakalı ise şunları söyledi: “Kırım Tatarları'nın ve Çeçenlerin sürgüne yollandığını biliyoruz. Fakat eldeki veriler bu bölgelerde Almanlarla işbirliği yapıldığı yönünde. Birçok Sovyet askeri cephede değil, kışlada öldürüldü. Bunu engellemek için belki hapis değil ama farklı bir yöntem denendi. Bu grupların düşmana yardım etmesi önlendi. Tabii ki bir halkın tamamını suçlayamazsınız, fakat Çeçenler bu sürgünü anlatırken Stalin'in kimseyi öldürmediğinin altını çizer. Oysa Rusya Federasyonu kurulurken bir milyona yakın Çeçen öldü.”

Komünist yazar Dondo, Rus halkının Stalin'i sevgi ve saygıyla hatırladığını söylerken şu ifadeleri kullandı: “Stalin Rus halkının gönlündedir. Bu ülkeyi çok fakir ve zayıf bir durumda aldı, zirveye çıkararak bıraktı. Sadece nükleer alanda ya da askeri sahadaki başarı değil, köylülere verilen eğitim, sağlık sahasındaki çalışmalar ve endüstrinin ilerletilmesi de bu sürecin ürünüdür. Tabii ki bu zorlu dönemde haksız yere canı yananlar da oldu. Ama genel olarak halk, Stalin'in büyük bir devlet adamı olduğunda hemfikir, kendisi için değil halkı için çalıştığını düşünüyor.”

Sergey Anatolyeviç Dondo Batılı devletlerin Stalin'i suçlamalarının doğal bir durum olduğunu söylerken, sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Tabii ki batılı devletler için, ABD için Stalin büyük bir engeldi. Hala da öyle olduğunu düşünüyorum. O sıralarda iki farklı kutup vardı. Bir tarafta NATO, diğer tarafta Sovyetler. Oysa şimdi bu ortadan kalktı ve dünyanın halini görüyorsunuz. Batının çok arzuladığı Prestroyka aslında Stalin'den hemen sonra Kruşçev döneminde başladı. Ülke disiplinini kaybetti ve sallanmaya başladı. Orduya mahkûmlar alınmaya başlandı, Stalin'e ait ne varsa saldırıya maruz kaldı. Halk nezdinde Stalin'i itibarsızlaştırma kampanyası başlatılınca Komünist Parti de bundan büyük zarar gördü.

KONDRAŞOV, DONDO'YU TASDİK ETTİ

Sovyetler Birliği döneminde Doğal Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarlığı görevini yürüten Dmitry Kondraşov, Stalin'e dair tartışmaları değerlendirdi. Stalin'in Rus halkı nezdinde halen önemli bir lider olduğunu söyleyen Kondraşov, Stalin'in uyguladığı politikaların dönemin koşullarına göre değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor:

“Stalin'i eleştirmeden önce o sırada dünyanın nasıl bir halde olduğuna bakmalıyız. Emperyalist bir savaş içindeki dünya, bu savaştan büyük hasarla çıkan Avrupa. Tamamen dağılmış bir Almanya ve ekonomisi yerlebir olmuş Rusya. Bolşevik devrim, halk artık Çarlık idaresinde o kötü koşullarda yaşamak istemediği için gerçekleşti. Bu o kadar kolay olmadı tabii. İç savaşlar ve isyanlar senelerce sürdü. Bu koşullarda yönetimin sert tedbirler alması kaçınılmazdı. Siz Zinovyev'i hatırlattınız; ben bu isimlere Troçki'yi, Kirov'u, Kamenev'i ekleyebilirim. Stalin, kendisini devirmek isteyen bu üst düzey isimlere merhamet etse belki Sovyetler Birliği de dağılacaktı. Olağan bir dönem yaşamıyorduk.”

Kondraşov, Rusya'nın batı ile arasında oluşan büyük farkı Stalin'in uyguladığı politikalarla kapadığını vurgularken, şu sözleri sarfetti:  “Gözden kaçan bir diğer nokta bu kadar büyük bir yıkımdan çıkmış ülkenin ayağa nasıl kalkacağıydı. Bazı batılı devletlerle aramızda yüzyıla yakın bir teknoloji farkı vardı. Hammaddenin işlenmesi çok güç gerçekleşiyordu. Stalin'in başlattığı endüstrileşme hamlesiyle bu yüzyıllık farkı on senede kapattık. Ama acı sonuçları da oldu. Bazı bölgeler mağdur edildi. Bu hamleye karşı çıkanlar da cezalandırıldı. Fakat bundan başka çıkar yolumuz yoktu. Savunma sanayi dediğimiz alan tamamen sıfırdan oluşturuldu ve biz bu alandaki gelişmemiz sayesinde Hitler faşizmini durdurabildik. Almanya işgal ettiği Fransa ve Belçika gibi ülkelerin de kaynaklarıyla karşı durulması imkansız bir güç haline gelmişti. Onu durdurabilen Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği oldu.”

Kondraşov, Stalin'in Rus halkı nezdinde sevilen ve saygı duyulan biri olduğunu şu şekilde ifade etti: “Stalin Rus halkının hala büyük değer verdiği bir isimdir. Tartışmalar ne yönde olursa olsun, Rus tarihinin önemli bir parçasıdır. Dünya için de değeri büyüktür. Çünkü Hitler faşimzine dur diyen insandır. Tabi Stalin'in Türki cumhuriyetlerde iyi anılmadığı gerçeğini inkar edemeyiz. Oysa cumhuriyetin kuruluşundan beri yardım ettiğimiz Türkiye ile ilişkilerin bozulması Stalin'in kabahati değil. O dönem Sovyetler Birliği'nde Türkiye'nin Almanya'ya yakın olduğu algısı vardı. Savaş şiddetlendikçe de bu algı büyüdü. Oysa Ekim Devrimi'nden sonra Sovyetler'i ilk tanıyanlardan biri Ankara hükümetiydi. Tabi savaştan sonra dünya iki bloğa ayrılınca bu mesafe büyüdü.”

STALİN KURBANLARI HER YIL ANILIYOR

Rusya merkezli insan hakları örgütü Memorial, Stalin Kurbanlarını Anma Günü dolayısıyla her yıl çeşitli etkinlikler düzenliyor. Örgütün Başkan Yardımcısı Yan Raçisnk Rusya'nın komünist dönemle henüz hesaplaşmadığını ve bugünün Rusyası'nın da Stalin döneminden farksız olduğunu savunuyor. Stalin döneminde öldürülen muhalifler için anma törenleri organize eden isimlerden biri olan İnsan hakları örgütü Memorial'in Başkan Yardımcısı Yan Raçinskiy, faaliyetleri hakkında şöyle konuştu:

“Burada yanlış ithamlarla canlarına kıyılan on binlerce insan için toplanıyoruz. Yıllarca komünist rejim bize bu kurbanların adını hatırlamayı bile yasakladı. Hedefimiz buradaki kalabalığı büyüterek bu isimlerin gelecekte de hatırlanmasını sağlamak. Hemen her Rus ailesinde politik nedenlerden ötürü hayatı yıkılan en az bir insan var. Bir milyon kişi anında infaz edildi. Dört buçuk milyon insan hapishanelerde hayatını kaybetti. 6 milyon insan sürgün yollarında perişan oldu. Şanslı olanlar Sibirya'ya, Kazakistan'a ulaşabildi.”

Raçinskiy'e göre Rusya komünist mazisiyle henüz hesaplaşamadı. “Rusya dışında Eski Sovyet ülkelerinin tümü komünist geçmişiyle yüzleşti. Bu yüzden Sovyetler dönemine ait olumsuz ne varsa doğrudan Rusya'nın hanesine eksi olarak yazılıyor. Oysa burada ciddi bir hesaplaşma yaşansaydı, bir reddi miras yapılsaydı, şimdiki yöneticiler geçmişin ağır bedeliyle karşı karşıya kalmayacaktı. Ne yazık ki beyaz sayfa açamadık.”

Günümüz Rusya'sını Stalin dönemiyle karşılaştıran Rus insan hakları savunucusu, aynı anlayışın halkı zayıf düşürdüğünü belirtiyor.

“Sovyetler döneminde nasıl her şeye devlet karar veriyorsa bugün de durum çok farklı değil. Sovyetler birliği tarzında idare devam ediyor. Vatandaşlarını dinlemeyen ve neyin nasıl olacağına kendi başına karar veren yöneticiler iş başında.”

 

 

 

Kaynak: Kuzey Haber Ajansı

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 07 Kasım 2014,








Almanlar tarafından esir edilen Yakov - 1941.

Zafer Demir


Stalin’in Oğlu Yakov’un Almanlarca Esir Edilmesi ve Ölümü

6 Ocak 2018

Stalin’in en büyük oğlu Yakov Cugaşvili, İkinci Dünya Savaşı sırasında Kızıl Ordu’ya hizmet etti ve Nazilerin SSCB’yi işgalinin ilk aşamalarında yakalandı yahut teslim oldu. Yakov Cugaşvili’nin hayatında kayda değer olaylar olduğu gibi, ölümüne giden sürece dair çelişkili efsaneler de hâlâ varlığını korumakta.

Yakov 1907 yılında Stalin ve onun ilk eşi Ekaterina Svenidze’nin çocuğu olarak dünyaya geldi. Birkaç ay sonra annesi vefat etti ve yüksek bir eğitim alması gerektiği konusunda onu teşvik eden dayısı tarafından büyütüldü. Moskova’ya gitti, Rusça öğrendi (anadili Gürcüce idi) ve sonunda askeri akademiden mezun oldu. Yakov ve babası Stalin hiçbir zaman anlaşamadılar. İddia edildiğine göre Stalin bir keresinde Yakov’dan “safi bir çaylak” bahsetmişti.

İkili arasındaki ilişki, Yakov’un 1925 senesinde Ortodoks bir rahibin kızı olan Zoya Gunina ile birlikte yaşamaya başlamasıyla kırılma noktasına geldi. Çileden çıkan Stalin, Yakov’un daha önceden sınıf arkadaşı olan bu kadını kabul etmeyi reddetti. Bu kalıcı anlaşmazlıkların bir sonucu olarak kalbi kırılmış olan genç adam intihara kalkıştı. Kendisine sıktığı mermi akciğerini deldi fakat kalbini ıskaladı. Bu olay diktatörün sarkastik bir yorum yapmasına neden oldu: “Bunu (intihar etmeyi) bile doğru düzgün yapamıyorsun.”

Cugaşvili 16 Temmuz 1941’de, Smolensk Muharebesi sırasında esir düştü. Yakov’un yakalandığı mı, yoksa teslim mi olduğu sorusu ise hâlâ belirsizliğini koruyor. Alman Der Spiegel dergisi Şubat 2013’te Yakov’un teslim olduğuna delalet ettiği bir takım kanıtlar (belgeler) yayınladı. Der Spiegel’in atıfta bulunduğu, Cugaşvili’nin tugay komiseri tarafından Kızıl Ordu politik direktörüne yazılan mektupta, Cugaşvili’nin bataryasının Almanlar tarafından bombalanmaya başlamasının ardından Yakov ve bir başka askerin hemen sivil kıyafetlerini giyerek kaçtıkları, fakat bir noktadan sonra Yakov’un geride kalarak kalıp dinlenmek istediğini söylediği belirtiliyor.

“Yasha” Stalin’in en büyük oğluydu.

Diğer kaynaklara göre ise, geri çekilen Cugaşvili’nin kolhoz sisteminden ve Sovyet iktidarından nefret eden mutsuz Rus köylüleri tarafından Almanlara teslim edildiği söyleniyor. Yakalanışını izleyen saatlerde paniğe kapılan genç adam, subay rütbelerinden kurtulup savaş esirleri yığınının arasına karıştı. Fakat talihsiz bir şekilde daha önceki yoldaşlarından biri tarafından tanınıp ihbar edildi.

Tıraşsız olan topçu subayı daha sonra Abwehr’in (III. Reich dönemindeki Alman casusluk örgütü) en tecrübeli Rus uzmanları tarafından sorgulandı. Söylediği tüm sözler dikkatle yazıya dökülmüş olmasına rağmen, bunlardan sadece bir kısmı kamuoyu ile paylaşıldı. Her ne olursa olsun, yapılan ilk sorgulamanın kayıtlarına bakarak Cugaşvili’nin kendini Almanlar karşısında küçük düşürmediği sonucuna ulaşabiliriz.

Fakat köşeye sıkışan Cugaşvili, bir süre sonra kaçınılmaz olarak daha açık hâle geldi. Kendi birliği ve savaşa yetersiz bir şekilde hazırlanmış olan Kızıl Ordu hakkında olumsuz düşünceleri vardı. Kendisini alıkoyanlara, Kızıl Ordu komutanlarının barış zamanında ve hatta muharebe esnasında uygunsuz hareket ettiklerini söyledi. Arkasından daha önce “Çar’ın ve burjuvazinin koruyucusu” olarak anılan zengin toprak sahibi kulak’ların Sovyet sistemini ele geçirdiklerini ekledi. Ailesi ile âlâkalı sorulara cevap verirken babasıyla olan bağının nasıl koptuğunu açıkça anlattı. Üvey annesi Nadezhda Alluluyeva’nın ölüm tarihini 1932 yerine 1934 olarak verdi ve küçük kardeşi Vasily’nin yaşını tam olarak söyleyemedi.

“Aptal – kendini vurmayı bile beceremedi!”

Stalin oğlunun yakalandığını Almanlar tarafından gönderilmiş bir paketten çıkan fotoğrafla öğrendi. Küçük oğlu Vasily’ye dönerek, “Aptal, kendini öldürmeyi bile becerememiş” diyerek yakındı. Söylentilere göre Stalin Yakov’u düşmana korkakça teslim olmakla suçladı. Alman propaganda makinesi vakit kaybetmeden Sovyet siperlerini broşür yağmuruna tuttu. Bu bröşürlere göre komutanlar ve Yahudiler hariç olmak üzere silahsız teslim olan Kızıl Ordu askerlerine iyi muamele edilecekti. Birçok broşürde etrafını saran Wehrmact subaylarına gülerek bakan Cugaşvili’nin fotoğrafları vardı. Propaganda fotoğraflarının birinin arka fonunda Yakov’un babasına yazdığı mektubun bir kopyası mevcuttu. Yakalanmasının hemen ardından Almanlar tarafından el konulup diplomatik kanallar vasıtasıyla adresine iletilen mektupta şunlar yazıyordu:

“Sevgili Baba! Esir düştüm. Sağlık durumum iyi. Kısa bir süre sonra Almanya’da subaylar için ayrılmış bir kampa gideceğim. Burada bana iyi davranıyorlar. Size sağlıklı günler dilerim. Herkese selamlar. Yasha.

Savaşın ilerleyen safhalarında Almanlar esir tutulan bir Alman subayına karşılık –bazılarına göre yakın zamanda Stalingrad’da yakalanmış olan Feldmareşal Friedrich von Paulus- Stalin’in oğlunun verileceği bir takas önerdiler. Fakat Stalin bu teklifi kendisinin esir tutulan bir oğlu olmadığını söyleyerek katı bir şekilde reddetti. (Daha sonraları ortalarda dolanan bir söylenceye göre Stalin bir Feldmareşali sıradan bir askerle takas etmeyeceğini söylemişti.) 

Alman gizli servisi geçici olarak Berlin’de bir villada tutulan Stalin’in büyük oğlundan sonraki aylarda pek az yeni bilgi alabildi. Joseph Goebbels ve çalışma arkadaşları başlangıçta Yakov’u bir kuklaya çevirip Rusça yayın yapan propaganda kanallarına dahil etmeyi ummuşlardı. Almanların bu husustaki umutlarının suya düşmesiyle birlikte, orada geçirdiği zaman boyunca sinirleri açıkça yıpranmış olan Yakov Cugaşvili, birçok subayın ofisinde vakit kaybettikten sonra Himmler’in emriyle Sachsenhausen toplama kampına gönderildi.

Burası Stalin’in büyük oğlunun 14 Nisan 1943 gecesi bugün hâlâ belirsiz olan sebepler sonucu öldürüldüğü yerdi. Genel olarak kabul gören bir iddiaya göre Yakov beklenmedik bir şekilde kampın dışına doğru yürümeye başladı, kasten veya kazara kampı saran dikenli tellere dokundu ve muhafızlar tarafından öldürüldü.

Gizliliği yeni kalkmış olan belgelere göre ise Cugaşvili bir muhafız tarafından emirlere uymayı reddettiği gerekçesiyle vuruldu. Cugaşvili kampın dışına doğru yürürken muhafız aksi halde ateş edeceğini belirterek ona koğuşa geri dönmesi emrini verdi. Cugaşvili reddederek, “Vur!” diye bağırdı ve muhafız tarafından kafasından vuruldu.

Toplama kampı muhafızı tarafından vurulan Yakov’un cesedi – 1943.

Gençliğinden beri intihara yatkınlığı olan Yakov’un bu şekilde intihar ettiği düşünülmektedir. Durum ne olursa olsun Berlin’den video kameraları ve ses kayıt cihazlarıyla gelenlerin üzerinde yarattığı baskıyı kaldırmakta zorlanıyordu. Hatta bir keresinde kendisini küçük düşüren ve birçok kez fiziksel olarak saldıran İngiliz esirlerle kavga etmişti. Görünen o ki öldürüldüğü gün de böyle bir kavgaya karışmıştı. Her ne şekilde olursa olsun ölümü Stalin tarafından onurlu bir ölüm olarak görüldü ve Stalin’in ona karşı tavrı yumuşadı.

Kaynak: Rare Historical Photos, Stalin’s son Yakov Dzhugasvili captured by the Germans, 1941.



Rusya: Stalin'in torunu 'ölü bulundu'

  • 23 Aralık 2016

Yevgeni Çugaşvili 2009 yılında torunlarıylaTelif hakkıGETTY IMAGES
Image captionYevgeni Çugaşvili dedesi Stalin'in tarihi mirasını hararetle savunuşuyla da tanınıyor

Sovyetler Birliği eski liderlerinden Josef Stalin'in torunlarından Yevgeni Çugaşvili'nin Moskova'da 'ölü bulunduğu' açıklandı.

80 yaşındaki Çugaşvili'nin evinin yakınlarında ölü olarak bulunduğunu ambulans servisi yetkilileri açıkladı.

Çugaşvili, dedesinin tarihi mirasının hararetli bir savunucusuydu ve dedesinden sonra gelen Sovyet ve Rus liderlerini zaman zaman sert şekilde eleştirirdi.

Çugaşvili'nin ölüm sebebi henüz açıklanmış değil.

Çugaşvili, 2015 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) 1940 tarihinde Polonyalı esirlerin öldürüldüğü Katyn katliamıyla ilgili bir davayı kaybetmişti.

AİHM Çugaşvili'nin, eski Sovyetler Birliği lideri Stalin'i "kana susamiş bir yamyam" diye tanımlayan bir yazı hakkındaki şikayetini reddetmişti.

Yevgeni Çugaşvili 2006'da Tiflis'te torunuylaTelif hakkıGETTY IMAGES
Image captionÇugaşvili hayatının önemli bir kısmını büyük babası Josef Stalin'in de memleketi olan Gürcistan'da geçirmişti

Rus gazetelerinden Novaya Gazeta'da yayımlanan bu yazıda, Katyn'de yaklaşık 20 bin Polonyalı esirin ölüm emrini veren Stalin ve diğer Sovyet liderlerinin ellerinin çok kanlı olduğu da kaydediliyordu.

Çugaşvili bu yazının dedesinin itibarına leke sürdüğünü ve hakaret içerdiğini söyleyerek dava açmış, Rusya'daki bir dizi mahkeme tarafından reddedilen dava sonunda AİHM'e gitmişti.

Dedesini izleyen Sovyet ve Rus liderlerine yönelik eleştirileriyle tanınan Çugaşvili, dedesi yaşasaydı Sovyetler Birliği'nin de çökmeyeceğini söylüyordu.

Yakınlarda ise Devlet Başkanı Vladimir Putin'i "beyinsiz" diye nitelemişti.

Yevgeni Çugaşvili kim?

  • Babası Yakov İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilere esir düşmüş ve 1943 yılında bir esir kampında ölmüştü

  • Askeri akademide 20 yılı aşkın süre öğretim üyesi olarak çalıştı

  • Rusya'da yanlış giden herşeyden dedesinin sorumlu tutulmasından şikayet ediyordu

  • Bir dizi uzay misyonunda görev aldı

  • 1990 yılında Duma seçimlerinde adaydı

Batı'da yayımlanan biyografilerinde Stalin'in üç çocuğundan söz edilir. İlk eşi Ekaterina'dan oğlu Yakov ve ikinci eşi Nadejda'dan çocukları Vasili ve Svetlana.

Stalin'in iki oğlu Yakov ve Vasili öldü.

1966'da Sovyetler Birliği'nden kaçan kızı Svetlana ise 2011 yılında ABD'de öldü.

Stalin'in en az 8 torunu olduğu düşünülüyor.





Samara’da Stalin’in sığınağındayız

  • 06 Ocak 2018, 00:03












İsmail YILDIZ

İsmail YILDIZ

    alt katta Stalin’in çalışma odasına girdik. Orada ahşaptan antik bir masa ve sandalye, yan tarafta tuvalet ve banyosu mevcut. Masanın yan tarafında, Stalin’in o meşhur telefonu duruyo

    r

Saat 10.00’da kalkarak otel girişinde bizi bekleyen otobüsümüze bindik. Samara şehir gezisi başlamıştı. Samara, çok eski bir Türk şehridir, burada çok güzel semaverler üretilir, satılırmış. Bu yüzden Samara,  semaver anlamındaymış. Samara bir eyalet merkezi olup, çoğunluğu Rus nüfusu 1 milyon 250 bin civarındadır. Yüzde 15 civarında Tatar ve Türk yaşarmış. 
    Samara, Kazan Hanlığı yıkıldıktan sonra, 1552 yılında, Ruslar tarafından işgal edilmiş. Samara, Rusya Federasyonu’nun en önemli sanayi merkezidir. Roketler, uzay gemileri ve uzay istasyonları burada üretiliyor.  Her şehir gibi Samara kentinde Volga nehri kıyısında oldukça iyi düzenlenmiş, büyük bir Hükümet Meydanı vardı. Buradaki biz Türklerin de içini sızlatan I. Dünya Savaşı Zafer Anıtını gezdik. Hemen kıyısına geldik. 
    Volga nehri; bol sulu, geniş ve kıyasıya yeşil ormanlarla sınırlanan, adeta kurşun gibi ağır bir psikoloji yaratan manzarasıyla omuzlarımıza çöküverdi. Almanlar, Zafer Meydanının batısında akan İdil (Volga) Nehri’nin karşısına kadar gelmişler. Burası tren yollarının kavşak noktasıdır. Alman ordusu, gür ormanlar içindeki Sızran şehrine karargâhını kurmuş. Samara’ya geçip işgal etme planları yapmışlar. Türklerden getirilen 10 bin esir Osmanlı askeri burada açlıktan şehit düşmüş. Askerlerin mezarı hala bulunamamış. Araştırılarak mezarları bulunmalıdır. Karşısından resmini çektiğimiz buraya bir anıt yapılması çok iyi olur. Ruhlarına bir Fatiha okuyarak oradan ayrıldık. Daha sonra Samara Kafkas Hümanist Camisi’ni gezip namaz kıldık. Enteresan bulduğumuz Tatar Camisi’ni gezmenin huzuruna erdik. Fotoğraflarımızı çektik.
                    STALİN SIĞINAĞI
    II. Dünya Savaşı’nın tam kızıştığı sırada, 1942 yılında, Rusya lideri Stalin kendisini güven altına almak amacıyla bir sığınak yapma emri veriyor. O sırada Stalin, Samara’yı Rusya’nın gizli başkenti yapıyor. Birçok sanayi fabrikasını buraya taşıyor. Moskova şehir içi yer altı ulaşımını sağlayan dünyaca ünlü metrosunu yapan mühendisler, Kazan’a gelip hemen sığınak inşaatına başlamışlar. 
    800 mühendis, 2900 işçi, çift vardiyalı çalışarak, 10 ayda tamamlanmış. Ama bu sığınağı yapanların akıbeti belli değilmiş. Sığınak, 5+7=7 katlı bir kuyu şeklinde 36 metre derinliğinde yapılmış. İşte 8 kat yerin altındaki sığınağın merdivenlerindeyiz. Sığınak rehberi bize 8 katlı olduğunu söyledi ve 8 katını gezdirdi.
    Çevre çeperleri yıkılmasın diye çelik plakalardan kaplanmış, asansör çalışıyor her kat, fonksiyonel olarak inşa edilmiş. Değişik katlara silahlar yerleştirilmiş, aile ve askerlerin rahat konaklayabileceği odalar, çalışma büroları, haritalar mevcut. Telefon, elektrik üreten jeneratörler, havalandırma fanları her şey düşünülmüş. Harp karargâhı buraya kuruluyor ve cephe ile buradan haberleşiliyor. 
    En alt katta Stalin’in çalışma odasına girdik. Orada ahşaptan orijinal yapılmış antik bir masa ve sandalye, yan tarafta WC ve banyosu mevcut. Masanın yan tarafında, o meşhur telefonu duruyor. Ben bir fırsatını bularak hemen masa başındaki sandalyesine oturdum, masasındaki telefonuna sarıldım.
     “Alo!.. Alo!..” diye bağırıyordum. “Beni duyuyor musunuz? Ben, Rusya Orduları Başkomutanı Stalin!... Savaş bitmek üzere. Amerikan Başkanı Ruzvelt ve Çörçil ile görüşeceğim…” gibi cümleler söylemeye başladım. Arkadaşlar gülüyor, sığınak müdürü de şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor, hiç ses çıkarmıyordu. Bizim rehbere Rusça bir şeyler söyledi. Önce durun şu odayı gezelim, ondan sonra fotoğraf çekersiniz demiş. Diğer odaları dolaştıktan sonra Stalin’in masasında birçoğumuz beni örnek alarak resim çektirdiler. Benim bu masada müze yetkilisi ile birlikte toplu fotoğraf çektirme teklifimi reddetmediler. Bizi şaşırtan bir şey daha oldu. Bütün siyasi tarihçiler Stalin’in harbi buradan yönettiğini söylerken tam bir Rus olan müze rehberi “Stalin buraya hiç girmemiş.” demez mi? İnandırıcı olmayan bu cümleyi niçin söylediğini bir türlü çözemedik.
    Ona da kitaplar bıraktıktan sonra asansörle dışarı çıktık. Sığınağın yeri belli olmasın diye sığınağın tam üzerine Samara Kültür ve Sanat Müzesi yapmış. Sığınak önünde sıra bekleyen grupların önünden geçerek otobüsümüze bindik.

    Nil-Volga nehri kenarında Asya ile Avrupa kıtalarının birleştiği noktayı belirleyen beton kulenin yanına geldik o noktada fotoğrafımızı çektirdik. Aslında biz Asya ile Avrupa’yı birleştiren Marmara denizi üzerine 3. Boğaz köprüsünü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü yapmıştık. Buralarda resimlerimiz ve koşularımız vardı. Ama şimdi Tataristan-Kazan’da Asya ile Avrupa’yı birleştiren noktadaydık.

VER ELİNİ KAZAN
Tataristan oteline yerleştik. Sabah kahvaltısından hemen sonra, eski Hanlık Başkenti Bulgar şehrine gidecektik. Tataristan’daki Türk izlerini daha bir başka heyecanla merak ediyorduk. Türklükle, Türkçecilikle, Müslümanlık ve Hıristiyanlıkla olan ilişkilerini araştırıp notlarımıza alacaktık. 13 Temmuz 2017 sabahı, yarım yamalak kahvaltıdan sonra yetişelim diye gemiye koştuk. Rehberimiz Aslan da biraz gecikmiş, en kötüsü, gemiden bilet bile almamıştı. Önceden bilet alan bütün müşteriler gemiye bindi ve gemi doldu. Bize yer kalmadı, artık yarın diye cevap verdiler. Meğer buraya sabahları bir gemi gidiyor, ikindi üzeri geri geliyormuş.
KAZAN KREMLİN SARAYI 
    Moskova’daki Kremlin Sarayı gibi bir de Tataristan’ın başkenti Kazan’da bir Kremlin Sarayı var. Şehre dönerek hemen geziye, Kazan Kremlin Sarayı’ndan başladık. Sarayın önünde ayakları zincirli bir şair heykeli var. Saraya kemer girişinde bizi karşılayan milli kıyafeti içindeki Tatar erkeği ile fotoğraf çektirdim. Bir tepe üzerindeki saraya, yüksek bir kemerden girerek geniş meydana ulaştık.
  
Başkent Kazan Kremlini girişinde Kazanlı bir Tatar ile.

    Saray, önce Tatar Hanlığı zamanında Tatar Han tarafından savunma amaçlı yapılmış. Altınordu ve Kazan Hanlığı’nın idare merkezi imiş. Tatar hanları burada oturuyorlardı. Kremlin çevresi, su kanalı ve hendeklerle çevrili, han, hakan ve çar sarayı, idare merkezi demekmiş. 
  
 Başkent Kazan Kremlini ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü-Suyunbüke Minaresi.

    Sur içerisinde Kulşerif Camisi ve Medresesi inşa edilmişti. Her yıl, medresede en az 300 öğrenci tahsil yapıyormuş. Korkunç İvan saldırısına karşı direnmişler ve hepsi buracıkta şehit olmuşlar. Ancak şimdi, Kazan Kremlin Sarayı olarak isimlendirilen bu saray, 1552 yılında Rus Çarı Korkunç İvan tarafından yıkılmıştır. Sonra yeniden yapılarak içinde oturulmaya başlanmış. Şu anda Tataristan Devlet Başkanı burada oturmaktadır. Kremlin Sarayı, Kazan’ın incisi sayılıyor ve UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine almıştır.
    Bu kale içinde Kazan Hanlığından kalan tek eser yıkılıp yok edilmiş olan Muraleyev Camisi’nin kulesi yani minaresidir. Tamamen kırmızı tuğladan yapılan kule 7 katlı ve 77 metre (şimdi 53 metre) yüksekliğindedir. Tatarca’da, süyüm=sevim, büke=kadınbey, kule=minare demektir. 
    Tarihi Kulşerif Camisi, eski temelleri üzerine 2006 yılında Türk ODAK şirketler grubu tarafından yeniden inşa edilmiştir. Bizimle birlikte, kızlı erkekli gençler ve insanlar hiç çekinmeden rahatça camiyi geziyorlar, namazlarını kılıyorlardı. 
    Kale,  surları içindeki Kulşerif Camisi ve minareleriyle bütünleşen, görkemli bir görünüşü var. Saray, içindeki Kulşerif Camisi, Süyümbüke Kulesi ve Sabor Katedrali ile ayrı bir mimari ve estetik manzaraya kavuşmuştu.  Bu estetiği, makinemle tespit ettim.
    Kazan, modern, modern olduğu kadar bakımlı, temiz ve yeşil bir şehir. Uluslararası Üniversite Olimpiyatları yapılmış. Bu nedenle bütün yollar genişletilmiş, bütün caddeler ve bu caddelere bakan evler yeniden gözden geçirilmiş, boya badana yapılmış. Kazan, diğer bütün şehirleri geride bırakan bir sanat, spor ve güzellik şehri. Bütün cadde ve sokaklarını; edebiyatçı, şair, yazar, sanatçı ve devlet büyüklerinin isimleri, heykelleri, büstleri süslemektedir. Kendi kültür ve tarihlerine sahip çıkarak gelecek kuşaklara umut, güven ve iyimserlik veriyor.  
ESKİ KAZAN MAHALLESİ
    Genelde Tatarların oturduğu ve eski Kazan dedikleri tarihî mahalleyi dolaşıyoruz. Burada başta Kazan Tatarlarının Dini İdaresi’nin bulunduğu Mercan Camisi olmak üzere, Sultan Camisi, Azim Camisi, Nurullah Camisi, Apanay Camisi varmış. Hepsini dolaşmak zor. Eski Kazan’daki eski evler, mimarisi benim gibi meraklıları kendine çekiyor. Onların da yeteri kadar cemaati olmasa bile, birçok kilise ve katedral da var.
  Tatarların oturduğu eski Kazan Mahallesi’nde evler. 

    Kaldırımları sıra sıra, yeni çiçek açmış ıhlamur ağaçları arasındaki ahşap evleri çekiyoruz. Ihlamur çiçeği toplayan arkadaşlarıma ben de yardım ediyorum. Eski Kazan-Bauman yolu üzerinde Abdullah Tukay heykeli, Kamal Tiyatrosu, Tataristan Devlet Arması olan Kar Leoparı Anıtı ve Mollanur Vahidov anıtını fotoğrafladık. Caddede yöresel giysiler içinde, dans eden, şarkı söyleyen gencecik kızlar, resim yapan, şarkı söyleyen, gitar çalan gençlerin kızlara eşlik ettiği seremoniyi seyrettik 
    Kazan’da en başta, büyük Milenyum Parkı’ndan başka çokça eğlence ve dinlenme parkları ve meydanları var. Ama bakımlı, ama çiçekler içinde, ama temiz. Üstelik içlerine ünlü kişilerin, sanatçıların, edebiyatçıların heykelleri büstleri konmuş. Aslında Kazan tam bir sanat şehridir diyebiliriz. 
    KAZAN ÜNİVERSİTESİ VE CEDİTÇİLER HAREKETİ
    Tataristan’ın başkenti Kazan’daki Öğretmen Okulu ve Kazan Üniversitesi, Tataristan için olduğu kadar Türkler için de çok önemli bir bilim, kültür ve aydınlanma merkezi olmuştur. Gerek İdil-Ural, Türkistan Türklerinin ve gerekse Osmanlı Türklerinin aydınlanma döneminde, yenilik hareketlerinin doğum yeri olarak büyük görevler yapmıştır. 
    Türk dünyasında yeni düşüncelerin ve millîyetçi hareketlerin doğmasına kaynaklık etmiştir. Tataristan’da 22 devlet, 11 özel üniversite vardır. Bunlara bağlı birçok fakülte, yüksek okul ve enstitü açılmış. Kazan’da günümüzdeki yaşayan çok hareketli ve çok verimli kültür hayatının varlığı ondan kaynaklanmıştır. Onlarca tiyatro, bale, opera, galeri, sergi, gösteri ve spor salonları olup, genci yaşlısı tiyatro ve sinemayı, sanat olaylarını takip eder. Bu açıdan da Kazan ve hatta diğer şehirler de bir sanat, gösteri ve spor şehridir desek yeridir.
    Kazan Üniversitesi, yenilik, reform ve modernleşme fikirlerinin ilk doğum yerlerinden birisidir. Osmanlı devletinde 1839 yılı Tanzimat Fermanıyla birlikte yeni düzenleme ve ıslahat çalışmaları başlamıştı. Aydınlar arasında da yenilik, reform ve millîyetçilik taraftarı düşünceler yaygın olarak tartışılıyordu. 
    Çuvaşistan, Başkurdistan, Türkistan ve Tataristan Türk kentlerinde daha doğrusu özellikle Rusya Müslümanları arasında eğitim, öğretim, dil ve dinle ilgili CEDİTÇİLİK denen yenilik ve reform hareketleri başladı. Özellikle Kazan kenti ve üniversite çevresinde aydın Türk millîyetçileri artık medrese eğitiminin yeterli olmadığını, yeni metotlara ve yeni eğitim sistemine geçilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Türk ve Türkçecilik, üzerinden siyasi özgürlük istekleri de vardı. 
    Ceditçilik denen bu düşüncelerin başını çekenler arasında başta Gaspıralı İsmail Bey eğitim ve öğretim için bulunduğu İstanbul’daki genç (Jön) Türkler’den, Paris’te iken liberal düşünürlerden etkilenmişti. 
    İSMAİL GASPIRALI 
1851 yılında Kırım Bahçesaray Avcıköy’de doğmuştu. Oradaki Akmescit lisesinde okudu. Sonra Varonej ve sonra da Moskova askeri liselerinde okuyarak mezun olur. Rusya’da iken, Rusların Türk karşıtlığını körükleyen Panslavizm politikası idi. Kırım’a dönerek Zincirli Medresesinde Rusça öğretmeni olarak göreve başlar. Öğretmenlik yaparken başta Rus edebiyatı ve fikir akımları üzerine bol kitap okur, kendini iyice yetiştirir.     Rusya ve Kırım ve Türk bölgelerinde halkın içinde bulunduğu fakirlikten, gericilikten kurtulması gerektiğini düşünüyordu. Elbisesini satarak 300 rubleye eski bir matbaa makinesi aldı. 1883 yılında “Dilde, Fikirde ve İşte Birlik”  düşüncesi özünde “TERCÜMAN” gazetesini çıkardı. Bir yıl sonra, Kırım Bahçesaray’da öğretmenlik yaptığı Zincirli’de ilk Cedit Usulü Okulu açtı. Burada Türk dili ile uygulanan eğitim, öğretim usulü, Rusya ve Kafkasya, Kazan ve Türkistan Türklerini çabuk etkiledi, Aydınlar, bu eğitim tarzını öğrenmek için Kırım’a gelmeye başladılar. Okul sistemi ve Ceditçilik hareketi, Türk Osmanlı gençlerini ve bütün Türk dünyasını etkiledi. İsmail Gaspıralı, 24 Eylül 1914 tarihindeki ölümüne kadar Tercüman gazetesini çıkardı. 
    Türk dünyasında, Rusya’da birçok kongre ve toplantılara katılarak “Dilde, Fikirde ve İşte Birlik” düşüncesini anlattı. İyi bir Türkçü, birlik millîyetçisi olarak, “Bütün Türkler, ortak bir dil konuşmalı, ortak bir alfabe kullanmalı, ortak bir kültür ve eylem birliğine gitmelidir” diyordu.
            YUSUF AKÇURA VE LENİN
    Yusuf Akçura ve Lenin aynı şehirde doğdular: SİMBİRSK.
    Türk Tarih Kurumu Kurucularından tarihçi, yazar ve Türk düşünürü Yusuf Akçora ve dünya siyasetini değiştiren, 1917 Rus Devrimi’nin lideri ve fikir bası Simbirsk Vilademir İlyiç Lenin aynı şehirde yani Tataristan’ın Simbirsk şehrinde doğdular. Lenin’in babasının da Çuvaş asıllı Türk olduğu söylenir. Doğduğu bu köye izafeten, Lenin’e Simbirsk ön adını da taktılar.
     Eski adı Simbirsk, yenisi Ulyanovsk adıyla anılan Ulyanovsk şehri, halen Ulyanovsk eyaletinin başkentidir. Şehrin nüfusu, 617 bin kişi olup, nüfusun çoğunluğu, Çuvaş ve Tatar imiş.
            Tataristan’ın Simbirsk şehrinde Fabrikatör Hasan Bey, 1879 yılında yeni doğan oğluna Yusuf Akçura adını verdi. İki yaşında babası ölen Yusuf, annesi ile birlikte İstanbul’a göç etti. İstanbul-Kuleli askeri lisesini bitirdi. 1895 yılında girdiği Harbiye’de okurken İsmail Gaspıralı’nın Tercüman gazetesindeki Necip Asım, Veled Çelebi ve Bursalı Tahir gibi Türkçülerin yazılarından, Ceditçiler’den etkilendi. Türkçülük hareketine katılma suçundan Fizan’a sürgün cezası aldı. Hapisteyken Ahmet Ferit Tek ile birlikte Fransa’ya kaçtı. Paris’te 3 yıl siyasal bilgiler okudu. Okulu bitirdikten sonra, İstanbul’a dönüşü yasak olduğu için 1903’te Tataristan’ın başkenti Kazan’a, amcasının yanına gitti. 1905 yılında, “Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük” denen 3 tarzı siyaset hakkında yazdığı ünlü makalesi ile birlikte Rusya’da “Rusya Müslümanları İttifakı” adında bir parti kurdu. Seçimlerde ilk defa bu partiden seçilen milletvekili Rus Meclisi Duma’ya girdi. Osmanlı devletinde, 1908 ikinci Meşrutiyet ilan edilince İstanbul’a döndü. İttihat ve Terakki Partisine girmedi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat ve Mülkiye Fakültelerinde dersler verdi. Diğer Türkçülerle birlikte Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocakları derneklerini kurdular, Türk Yurdu adlı Türkçülük ve Düşünce dergisini çıkararak yazılar yazdı. 
    Anadolu’ya geçerek millî mücadeleye katıldı. 1923’te İstanbul Milletvekili seçildi.1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesinde siyasi tarih dersleri verdi. Atatürk’ün kültür ve politika danışmanlığı yaptı. Atatürk, 1931 yılında Türk Tarih Kurumu’nu kurması için görevlendirdi. 1932’de Türk Tarih Kurumu Başkanı oldu, aynı yıl yapılan 1.Türk Tarih Kongresini yönetti. 1933 üniversite reformundan sonra İstanbul Üniversitesi’nde siyasi tarih profesörü oldu. 11 Mart 1935 tarihinde ölünce Edirnekapı Şehitliğine gömüldü.
    Yusuf Akçura, bütün dünya Türklüğünün birliği, bilinçlenmesi için çalışmış ve Türkçülüğün devlet politikası olması gerektiğini savunmuştur. 

 
 Kazan şehrinin sembolü olarak, nehir gölü kenarına kazan şeklinde yapılan düğün salonu. Dört köşesinde evliliği, aileyi, üremeyi ve bebeği temsil eden mitolojik heykeller var.
   
    Tataristan’ın başkenti Kazan, gerçek bir şehir. İsterseniz, tarihiyle beraber genişçe anlatalım. Rusya Federasyonuna bağlı Tatar Özerk Cumhuriyeti başkenti KAZAN, 1005 yılında, İdil Bulgarları tarafından İdil ve Kazanka nehirleri kavuştağında kurulmuş. 1223’te Cengiz Han saldırmış, 1240 yılında da Batuhan tarafından fethedilmiş. 1437 yılında kurulan Kazan Hanlığı’na başkent olmuş. 2005 yılında 1000. yılı kutlandı. 1552 yılında Rus Çarı Korkunç İvan tarafından işgal edilerek tamamen tahrip edilmiş. Daha sonraları, yeniden eski haline getirilen Kazan, 1708’de eyalet başkenti yapıldı. 
    Ekim Rus Devrimi’nden sonra 1920 yılında Sovyet Sosyalist Tataristan Muhtar Cumhuriyeti, başkanlık sistemiyle yönetiliyor. 43 bölge, 14 şehir ve 2 şehirsel bölgeden oluşuyor. Kazan, 1 milyon 177 bin nüfusuyla, 6. büyük şehirdir ve Moskova’ya 823 kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. Kazan, aynı zamanda Ankara’nın kardeş şehri olmuştur.
    Tataristan’da birçok etnik nüfus yaşar. Tataristan’ın resmi dili Tatar Türkçesi ve Rusça’dır. Tatarlar’ın Moğol olmadığını belirttikten sonra, nüfusun  yüzde 54’ü Tatar, yüzde 40’ı Rus ve yüzde 3’ü Çuvaşlar olmak üzere ’sinin Türk soyundan olduğunu görüyoruz. Bu ülkede yaşayanların dini Sünni Müslümanlık ve Ortodoks Hıristiyanlığı’dır. Rusya Federasyonu Türk Cumhuriyetlerinin hepsi tamamen lâiktir. Devlet, din işlerine karışmaz, imamlara maaş ödemez. Cami giderleri ve imam maaşları, cami cemaati ve yardım sandıklarına atılan bağış, fitre, zekât, sadaka gibi yardımlarla karşılanır. Her camiye telefon bağlıdır. İmamlar, telefonla çağrılan mevlit, nikâh ve diğer dini törenlere gidiyor. Batıdakine benzeyen bu sistemin sorunsuz işlediği söyleniyor.
    KAZAN TÜRK KONSOLOSLUĞU 
Biraz acele ederek Kazan Türk Başkonsolosumuz Sayın Turhan Dilmaç’ı ziyaret ediyoruz. Önceden haberli olan Turhan Bey, gezi ekibimizi bir toplantı salonuna davet etti. Karşılıklı sohbet başladı. Konsolos Bey, hemen çayları söyledi. 1,5 saati geçerek sohbetimiz koyulaştı. Tataristan ve Kazan  ile ilgili ne varsa soruyordu. Konsolos, akıllı, çalışkan, dinamik ve becerikli bir gençti. Bölgedeki WC kültürü ekibimizi oldukça rahatsız ediyordu. Özellikle yollarda tuvalet yoktu, olanlar da rezalet idi. İdil Bölgesindeki bütün Türk ve Türkçe devletleriyle ilgili gördüğümüz Turhan Bey, Latin alfabesinin ortak alfabe olarak kullanılması durumu tartışıldı. Tataristan’daki tuvalet ve alfabe sorunu ve çözüm yolları konsolosumuza aktarıldı. Yetkililere duyurulmasının faydalı olabileceği söylendi. 
  

    Tataristan’ın toplam alanı 67.836 km2, nüfusu 3 milyon 787 bin kişidir. Ancak Rusya Federasyonu içinde Ruslardan sonra ikinci olarak Tatar nüfusu 5 milyon 554 bin 601 kişidir. Tatarlar, Moğol değildir. İdil Bulgar Türkleri ve Kıpçak Türklerinin torunlarıdır. Daha çok oturduğu yerle adlandırılan Tatarlar, Kırım Tatarları, Kazan Tatarları, Sibirya Tatarları vs. gibi. 
    Ben, 2012 yılında, bir arkadaşımla birlikte Kırım’ı gezmiştim. Başkent Sivastopol (Akyar), Kerç, Yalta, Bahçesaray şehirlerini dolaştık. 1970’li yıllarda üniversitede okurken, hareketlerini desteklediğimiz Kırım Türklerinin liderleri Mustafa Cemiloğlu’nun büyük etkisini görmüştük. Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti idi. II. Dünya savaşı galipleri, sonuç anlaşmasını Kırım Yalta’da yapmışlardı. Savaş galipleri, Stalin, Çörçil ve Ruzvelt, burada yaptıkları meşhur YALTA KONFERANSI ile dünyayı paylaşmışlardı.
    TATARİSTAN EKONOMİSİ
    Gezi programımız gereği 13 Temmuzda Başkent Kazan’a girince, bambaşka bir şehirle karşılaştık. Hemen fark ediliyordu. Cıvıl cıvıl, bakımlı güzel kadınlar, gençler sokakları doldurmuş, hareketli bir şehir. Akşam, Bauman Caddesi’nde müzisyenler meydan konseri veriyor, halktan gösterilere katılanlar var. Bahşişler atılıyor.
      Şehirli halk, modern, temiz giysilerle sokağa çıkıyor, ışık ve çiçeklerle donatılmış temiz caddelerde dolaşan mini etekli kızlar, kimseyi rahatsız etmiyor. Erkek ve kızların sosyal ilişkileri gayet normal görünüyor. Herkes hayatından memnun gibi. Zaten bu ülkede suç işleyen kimse de yokmuş. Kriminal olayların çok az olduğunu söylediler.
    Sokaklarda ve iş yerlerinde (Türkiye’ye gelen Ruslar gibi) kadın hâkimiyeti var. Ailede kadın, tek başına söz sahibidir. Tatar halkı, anaerkil bir toplum sanılır. Tatar kadınları çok tutumlu ve çalışkandırlar. Evin direği baba değil, annedir. Kocalarına oldukça bağlıdırlar. Eşlerinin çalışmadığına fazla aldırmazlar, ancak 2-3 çocuk yaparlar. İlişkileri samimi ve gösterişten uzaktır. En kötüsü, Ruslar başta olmak üzere, farklı milletlerden evlikler çok aşırı olup yüzde 40-50 oranını bulmaktadır.  
    Ekonomik açıdan Tataristan, Başkurdistan Cumhuriyetine göre, çok gelişmiş bir ülke sayılır. Yüksek bilgi birikimi, nitelikli iş gücüne sahip ülkede çok zengin petrol, doğalgaz ve kömür yatakları mevcuttur. Dışarıya daha çok açık ve sanayi ülkesidir. Kazan, nerdeyse bizim Ankara ile yarışıyor. 
    Rafinelerde işlenen yıllık petrol 35-40 milyon tonun üzerindedir. Diğer taraftan ülkede üretilen savaş uçakları, uçak motorları, kamyonlar, helikopterler, ağır iş makineleri, kompresörler, gemi ve araba motorları, elektronik ekipmanları, oto lastiği, motor yağı ve çeşitli petrol ürünleri dünya ile yarışacak niteliktedir.
    Aynı şekilde tam bir tarım ülkesi sayılan ülkede, sulak, düzlük ve ovalık toprakları her bakımdan avantajlarıdır. Buğday, patates, çavdar, ayçiçeği, mısır, şeker pancarı ve bolca meyve sebze üretilmektedir. Çok geniş çayır ve meralarda hayvancılık, ıhlamur ormanlarında arıcılık yapılmaktadır. 

        TATAR MUTFAĞI 
Öncelik, midemizi düşünmekten geçer demiştim. Doğru her yerde yiyecek ve mutfakları konuşuyoruz. Sıra Tatar Türk mutfağına gelmişti. Başkurt mutfağı, yarı göçebe hayatı yaşayan Başkurt halkının geleneksel kültürünün bir ürünüydü. Tatar yemekleri ise şehirleşme kültürünün ürünü olsa gerek. Yüzyıllar öncesinden gelen, Tatar kültürünü yansıtan çok eski bir mutfaktır. Et ve hamur ağırlıklıymış. Et yemeklerinin en meşhurunu koyun etinden yapıyorlar. Arkasından sığır, at, tavuk, ördek ve kaz eti yemekleri sıraya girermiş. Her tarafta özellikle kaz sürüleri gördük. Çokça besleniyormuş. Sütlü ve unlu yemekler, et sulu çorbalar çokça yenmektedir. Sütlü ve kara çay içerler. Çikolata, baklava, bal, reçel ve diğer tatlı yiyecekler özellikle çayla birlikte çok yenir. Kaldığımız otel kahvaltılarında bu örneklerden çokça yeme olanağı bulduk. Yemeklerde acı, tuz ve yağı az kullanırlarmış, şekeri az tatlılar yapıyorlar. 
    En sevilen meşhur yemeklerini tatma imkanı bulduk. Özellikle çakçak, mantı, beliş, gübediye ve pelemeçtir. Et suyu çorba, tukmaç çorbası, sulpa ve beşparmak yemekleri sıkça yapılır. Tatar mutfağında keçi eti yenmez, at eti ise Kazak ve Başkurtlar’dan daha çok kullanılır





.

Troçki'nin İstanbul günlerinin hiç bilinmeyen hikayesi

Moskova, bu koşulları kabul etti ve 23 Ocak 1929’da Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliği’nden Troçkilere “Sedov” adıyla vize verildi.

 

 

 

22.02.2016 23:50 Karakter boyutu :  

 

 

 

Asıl adı Leon Davidoviç Bronstein olan Troçki, 7 Kasım 1879'da Güney Ukrayna'nın Yenovka köyünde doğdu. 1896'da Nikolayev'de sosyalist düşüncelerle tanıştı. 1897'de Rusya İşçi Birliği adlı gizli örgütü kurdu. Çar polisince tutuklanıp Sibirya'ya sürgüne gönderildi.

1902 yılında Troçki takma adını kullandığı sahte pasaportla Viyana'ya, oradan da Londra'ya kaçtı. 1905 devriminde St. Petersburg'a dönüp İşçi Sovyeti başkanlığına seçildi. Devrimin yenilgiye uğramasıyla tutuklanıp 1907'de Doğu Sibirya'ya sürüldü. Yeniden Londra'ya kaçtı. 1917 devriminde Rusya'ya döndü. Dışişleri Komiserliği, ardından da Savaş Komiserliği'ni üstlenip Başkumandan sıfatıyla Kızıl Ordu'yu kurdu. 1924'te Lenin'in ölümünden sonra Stalin'le giriştiği iktidar mücadelesini kaybetti.

1926'da Politbüro'dan çıkartıldı. 1928'de Alma Ata'ya sürüldü. Fakat Alma Ata, Troçki için geçici bir sürgün yeriydi. Çünkü Stalin’in asıl istediği, Troçki’yi Rus topraklarından tamamen atmak, başka bir ülkede sürgüne yollamaktı. Bu konuda birçok ülkeyle Troçki’yi kabul etmeleri için görüşme yapılmıştı ama hiçbir hükümet, dünyada savaş rüzgarlarının estiği bir dönemde Troçki gibi siyasi birisini kabul etmeye yanaşmıyordu.20 Ocak 1929’da Rus hükümeti tarafından sürgün emri Troçki’ye verildi. Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Georgiy Vasilyeviç Çiçerin de Troçki’ye ülke arayanlardan biriydi. Bu dönem Moskova’daki Türk Büyükelçisi Vasıf beydi. Sovyet Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Y.Z.Surits’di. Çiçerin, Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve Vasıf Bey’le defalarca konuşmuş ve sonunda Türk hükümetini razı ederek vize almayı başarmıştı.12 ŞUBAT 1929'DA İSTANBUL'A GETİRİLDİAncak Türkiye’nin Troçki’yi kabul etmek için bazı koşulları vardı: “Troçki, politik bir göçmen olacaktı. Ona özel ve ayrıcalıklı işlem yapılmayacaktı. Başka ülkeye gitmek isterse, serbest olacaktı. Türkiye’de komünizm uğraşısı göstermeyecek, fakat istediğini yazabilecek ve bunları dışarıda bastırıp yayabilecekti. Troçki’ye Türkiye’de Rusya tarafından hiçbir suikast düzenlenmeyecek, Türk Emniyeti her türlü güvenlik önlemlerini alacaktı.”Moskova, bu koşulları kabul etti ve 23 Ocak 1929’da Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliği’nden Troçkilere “Sedov” adıyla vize verildi. Çok sert geçen hava koşulları nedeniyle 22 günlük bir yolculuktan sonra Leon Davitoviç Troçki, Lenin’in küçük adını taşıyan “İlyiç” vapuruyla Odesa’dan 12 Şubat 1929 Salı günü İstanbul’a getirildi. Yanında ikinci karısı Natalya, oğlu Leon Sedov ve iki de (GPU) Sovyet gizli polisi vardı.ATATÜRK'E MEKTUPTroçki’yi getiren İlyiç Vapuru, öğleye doğru Büyükdere açıklarında demirliyor, gemiye binen bir Türk görevli, gelenlerin pasaportlarını inceledi. Bu sırada Troçki’nin oğlu Lev Sedov, Türk görevliye Atatürk’e sunulmak üzere bir mektup verdi. Troçki’nin imzasını taşıyan mektup şöyleydi:“Sayın Başkan, İstanbul’un kapısında size şunu bildirmekle onur duyuyorum: Türkiye sınırlarına kendi dileğimle gelmedim. Bu sınırlardan içeri zorla sokuluyorum. Rusya’dan çıkarıldıktan sonra, dilini bildiğim ve tanıdığım bir ülkeye gitmeyi yeğlerdim. Fakat sürenler, sürülenlerin bu isteklerine çok ender özen gösteriyorlar. Ülkemden çıkarılmam sorunun sonu değildir. Olaylar kısa ya da uzun sürede gelişecektir. Ben Marks’ın okulunda tarihe sabırla bakmayı öğrendim. En iyi duygularımı kabul buyurunuz Bay Başkan. Leon Troçki.”Troçki, daha sonra Türk polisinin güvenlik önlemleri arasında Tünel’deki Sovyet Konsolosluğu’na gitti. Burasını herhangi bir otelden daha güvenli sayıyordu. Stalin herhalde Sovyet konsolosluğunda kendisini öldürme girişiminde bulunmaya cesaret edemezdi. Türk polisi ise Rusların bir şeyler yapmasından kuşku duyduğu için Troçki’nin güvenli bir eve taşınması düşüncesindeydi. Hatta İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, konsoloslukta kaldığı sürece İstanbul Valisi’nin sık sık Troçki’yi ziyaret etmesini ve durumunu incelemesini istedi.Gelişinin ikinci günü dünya basını, büyük başlıklarla “Troçki İstanbul’da” diye yazıyor, Türk basını ise Basın Yayın’ın emrine uyarak yayın yapmadı bir süre.Troçki, Rus konsolosluğunun Tünel’deki konukevine yerleşmişti ve cebinde yaklaşık 1.500 doları vardı. Ama Troçki’nin maddi konuda güvendiği, Avrupa’daki dostları ve yazacaklarından alacağı telif ücretleriydi.Troçki, Almanya’dan yanıt beklediği sırada durmadan yazıyor, İngiliz, Fransız ve Amerikan gazetelerine durumunu anlatıyordu. Özellikle de, “Türkiye’ye zorla sokulduğunu” öne sürüyordu.18 Şubat’ta İstanbul Emniyet Müdürü Şerif Bey, Sovyet Konsolosluğu’nda kendisini ziyaret etti ve Vali Muhittin Üstündağ’ın mektubunu verdi.Türkçe ve Fransızca yazılan mektupları aldığını ve okuduğunu bildirmesi isteniyordu. Troçki, Türkçe bilmediği için yalnız Fransızca yazılı mektubu okudu ve imzaladı. Türkçe mektubu ise almadı.Mustafa Kemal Atatürk adına kendisini yanıtlayan İstanbul Valisi Üstündağ, Türkiye’ye zorla sokulması iddiasına da değiniyor ve şöyle diyordu:“SSCB eski Halk Komiseri Troçki cenaplarına, Cumhurbaşkanımıza sunulmak üzere bıraktığınız mektubu ait olduğu makama gönderdim. Size aşağıdaki hususları bildirmekle görevliyim: Sovyet hükümeti, sağlık nedeniyle ülke dışında tedaviniz gerekçesiyle Cumhuriyet Hükümeti’nden vize istemiştir. İyi ilişkiler sürdürdüğümüz dost bir devletin girişimini olumlu karşılamak, bizim yönümüzden doğaldı. Sovyetler Birliği’nden çıkış nedenlerinizi bilemeyiz. Bunları araştırmak da bizim görevimiz değildir. Mektubunuzda belirttiğiniz “zorla sokuldum” deyimi de bizimle ilgili değildir. Buradan istediğiniz bir ülkeye gitmekte serbestsiniz. Oturma sürenizi uzatmak isterseniz de Türkiye konukseverliğini sizden esirgemeyecektir. Bu konuda bütün yabancıların yararlandığı genel kuralların dışına çıkılması düşünülemez. Polislerimiz, kalacağınız sürece güvenliğinizi sağlamak için gereken önlemleri almışlardır. Buna karşın, bir saldırı kuşkusu duyarsanız, sizi korumakla görevli polislerimize bilgi vermeniz en doğru yol olur. Bu mektubu aldığınızı ve içeriğini öğrendiğinizi bize bildirmenizi rica ederim. Saygılarımla. Muhittin Üstündağ - İstanbul Valisi. 18 Şubat 1929.”
(Mustafa Kemal'in Rus Büyükelçisi'ne imzalı fotoğrafı- 21 Haziran1933)
MOSKOVA RAHATSIZ OLUNCA TROÇKİ KONSOLOSLUK'TAN ÇIKARILDIAncak dış basında çıkan yazılar Moskova’yı rahatsız etmişti. Sonuçta elçiliğe, Troçki’nin bir an önce konsolosluktan çıkartılması bildirildi. 8 Mart gece yarısına doğru Troçki konsolosluktan çıkarıldı ve Türk polisinin önlemleriyle Taksim İstiklal Caddesi’ndeki Tokatlıyan Oteli’ne arka kapıdan sokularak ikinci kattaki 66-68 ve 70 numaralı odalara yerleştirildi. Troçki’nin ayrıca sağlık sorunları vardı. Rahatsızlanan Troçki’yi Fransız Hastanesi baş hekimleri, 31 Mart 1929’da ziyaret etmiş, muayene yapmışlardı. Troçki, karısı ve oğlu, 1 Nisan 1929 günü saat:14 civarında Tokatlıyan Oetli’nden ayrılarak Bomonti’deki eve gitti.VAKİT: TROÇKİ MÜSLÜMAN OLDU1 Nisan 1929 tarihli Vakit gazetesi tüm dünyayı şok eden bir başlıkla çıktı: “Troçki Müslüman Oldu”. Bu büyük haber üzerine tüm yabancı muhabirler Tokatlıyan’a gitti ama Troçki’yi bulamadı. İşin aslı sonradan anlaşıldı. Vakit gazetesinin muzip bir muhabiri tüm dünyaya 1 Nisan şakası yapmıştı.Troçki, Türk gazetecileriyle ilk konuşmasını 19 Mart 1929 Salı günü saat:12’de, Tokatlıyan Oteli’nde yaptı.Yaklaşık 20 Türk gazeteciyi küçük otel odasında kabul eden Troçki, “Odamın İstanbul gazetecilerini sığdıramayacağını hiç düşünmemiştim. Size aslında kısa bir söyleşi için randevu vermiştim”, dedi.Troçki, bundan sonra, ellerinde fotoğraf makineleriyle gelen gazetecileri baştan ayağa kadar süzdükten sonra şunu söyledi, “Fotoğrafımı çektirmekte mazurum, bu nedenle önce fotoğraf makinelerinizi ellerinizden bırakınız.”Türk gazeteciler buna itiraz etti. Troçki, üzerinde “Taymis” gazetesi bulunan masanın önünde bulunan koltuğa oturdu, “Sorularınızı bekliyorum”, dedi.Almanya’ya gidip gitmeyeceği sorusuna şu yanıtı verdi: “Lisanını bilmediğim bir memlekette kalmak istemiyorum. Öteden beri lisanına vakıf olduğum bir memlekete gitmek istiyordum. Almanya’nın bana karşı gösterdiği misafirperverlikten yararlanarak Almanya’ya kabulüm için başvurdum. Henüz bir yanıt alamadım. Fakat olumlu bir yanıt alacağımı ümit ederim.”TÜRKÇE BİLMEDİĞİM İÇİN AYRILMAK İSTİYORUM“Özgürlüğünüz kısıtlanmıştır anlamına gelen bir yazınız yayımlanmış! Buna ne diyeceksiniz" sorusuna Troçki, şu yanıtı verdi:“Yanlış anlaşıldım. Türk hükümetinin özgürlüklerimi kısıtladığını hiçbir zaman söylemedim. Fransız gazetelerine 6 bin sözcük tutan Rusçu makaleler yazdım. Bu yazılar telgrafla çekilirken ve Fransızcaya çevrilirken büyük hatalara uğradı. Türk hükümeti bana büyük konukseverlik göstermiştir, minnettarım. Tekrar ediyorum: Türk hükümeti hiçbir biçimde özgürlüğümü kısıtlamamıştır. Türkiye’ye gelir gelmez Rus Başkonsolosluğu’na indim. Almanya’dan vize istemiştim. Buna yanıtın kısa zamanda geleceğini umuyordum. Bu nedenle otele geçmek istemedim. Sizlerle konuşmayı bugüne kadar ertelememin nedeni de böyle bir toplantıyı konsolosluk gibi resmi bir yerde yapmak istemeyişimdir. Şimdi herkesle konuşuyorum. Türkiye’den neden ayrılmak istediğimi sorabilirsiniz. Türkçe bilmediğim için. Artık yaşlıyım ve yeni bir dil öğrenemem. Yoksa çok sevdiğim ve konukseverliğine tanık olduğum ülkenizde oturmamam için hiçbir neden yoktur.”“Bolşevik Rusya’nın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz" sorusuna Troçki, gülerek şu yanıtı verdi: “Bu sorunuz önemli ve pek karışıktır. Bu nedenle yanıtını böyle kısa bir söyleşi içine sıkıştırmak oldukça zordur. Özelte şunu söyleyebilirim ki, Rusya’nın 1917 bolşevik ihtilalinde çizilen hattı hareketi izleyeceğini ümit ederim. Ben, 1917 ihtilalinde vazedilen esaslara nazaran noktai nazarımı asla değiştirmedim. O zaman ne isem, bugün de oyum. Esasen Stalin’i Rusya’nın yolunu değiştirmekle suçluyorum. Be nedenle Stalin’e karşı açtığım mücadele sosyal demokratlara açtığım mücadelenin aynıdır. Şimdi ki Stalin’in tuttuğu yol beynelmilel bir demokrasi yoludur. Rusya’da sürgün olarak bulunduğum Almaata şehrinde buna dair bir eser yazmağa başlamıştım. Şimdi bir yerde yerleşince bu eseri tamamlayacağım. Stalin ile mücadele ve çatışmamızın esası şudur: Benim fikrimce Rusya gibi mütecerrit bir vaziyette bulunan bir memlekette sosyalizm olamaz. Halbuki Stalin’in tuttuğu yol bir nevi milliyetperver sosyalizm yoludur. Fakat Rusya’nın bugünkü vaziyeti buna uygun değildir. Stalin ile aramızdaki anlaşmazlık Lenin’in ölümü ile başlar. Aramızda şahsi bir kavga değil bilhassa bir düşünce çatışması vardır. Biz Rusya’nın bugünkü siyasetini değiştirmek istiyoruz.”KIZIL ORDU İÇİNDE GİZLİ ÖRGÜTÜMÜZ VAR“Bu amacı gerçekleştirmek için nasıl çalışacaksınız. Rusya’da gizli örgütünüz var mı?” sorusuna ise Troçki şu yanıtı verdi: “Evet Rusya’da hatta Kızıl Ordu içinde gizli örgütümüz vardır. Bu nedenle taraftarlarım izlenmektedir. Fakat tarafımızdan bir isyan hedeflemek söz konusu değildir. Biz barışçıl bir yöntemle partinin çoğunluğunu kazanmak istiyoruz ve elbette bir gün kazanacağız. Bunun için de partinin siyasetini değiştirmeğe zorunluyuz. Bu konuda müddet tayin etmek olanaklı değildir. Siyasette müddet tayin edenler daima aldanırlar. Müddet tayini heyet şinaslıkta olur, siyasette olmaz.”Troçki, uluslararası durumu pek karanlık görüyordü. Ona göre yakında dünya karışacak ve savaş olacaktı.Torçki, bu konuda şunları belirtiyor: “Dünya yeni bir savaşa doğru gidiyor. Uluslararası durum değişmezse savaş kaçınılmazdır. Bundan önce İngiltere, Fransa’ya karşı savaşmıştır. Bu defa birlikte olduğu Amerika’ya karşı savaşacaktır. Bugün Amerika deniz gücü ve sermayesi ile nereye el uzatsa karşısında İngiltere’yi görüyor. Amerika ile İngiltere arasında denizlerin egemenliği ve kapitalizm diktatörlüğü mücadelesi vardır. Fakat Amerika daha güçlüdür. Bu rekabet ihtimaldir ki daha bir müddet devam edecektir. Bu nedenle savaş zorunlu gibidir. Halbuki önünü alabilmek için işçi sınıfını hükümete kabul ettirmelidir. Kellog misakı, Cemiyeti Akvam savaşın önüne geçmek şöyle dursun özellikle savaşı kolaylaştırmağa hizmet etmektedir. Kelleg misakı savaşı kanun dışı saymakla manen bunu hazırlamaktadır. Cemiyeti Akvam da, her şeyde olduğu gibi savaşı da Fransa ve İngiltere lehine inhisar altına almak içindir."TÜRK İHTİLALİNE YARDIM ETTİM, MUHTEREM REİSİNİZ DE BİLİRLERTroçki, Türk devrimleri hakkında sorulan soruya şu yanıtı verdi:“Türkiye’nin içişleri hakkında söz söylemek istemem. Fakat öteden beri Türk ihtilalini takdir edenlerdenim. Hatta o zaman Türk ihtilaline yardım ettim, bunu muhterem Reisiniz de bilirler.” Troçki, masası üzerine iki kitap koymuş ve küçük kâğıtlarla bazı yerleri işaretlemişti. Bunları göstererek konuşmasını şöyle sürdürmüştü:“İşte, kitaplarımdan ikisi… Türkiye için yazdıklarımdan bazıları burada. Birini 1909′da yazmıştım. Bu ve daha sonraki yazılarımda Türkleri o kadar övdüm ki, bana Türkofil dediler. O tarihlerde Rusya’da Türklere karşıt çok insan vardı. Türk dostluğunu daha sonra Türklerin ulusal savaşında da gösterdim. Dostum General Frunze’yi Rus ordularının temsilcisi olarak Ankara’ya yolladım. Türkiye’nin bağımsızlık savaşını çok büyük ilgiyle izledim ve sonuçtan kıvanç duydum. Bağımsızlığınızı, bu uğurdaki savaşı büyük önderinizin yönetimine borçlusunuz. Atatürk’ün büyüklüğü artık dünyaca kanıtlanmış bir gerçektir, öyle bir gerçek ki, burada yinelenmesinden ben de tat duyuyorum. Türk-Sovyet ilişkileri içtenliklidir ve böyle kalacaktır. Politik alandaki bu dostluğun ticaret ve ekonomiye dönüşmesini isteriz.”Troçki, İngiliz-Amerikan gazetelerine yazdığı makalelerden oldukça para kazanmış, sürekli kendisine daha güvenli bir eve taşınmasını söyleyen Emniyet Müdürü’nün dediğini yapıp daha güvenli ve rahat bir eve çıkmak istiyordu.Sonunda Şişli Bomonti Mahallesi’nde İzzet Paşa Sokak Numara 29’daki mobilyalı bir ev uygun bulundu ve buraya taşınmıştı. Fakat sorunlar bitmemişti. Mahalle halkı bir anda çevrelerinin polislerle ve tanımadıkları insanlarla dolmasından rahatsızlık ve korku duyduklarından kısa süre sonra şikayet yağdırmaya başladı. Köşkün, çevredeki evlere yakın olması nedeniyle ortaya çıkan güvenlik açığı Troçki’yi de huzursuz etmeye başladığından, korunma yönünden kolaylık sağlayacak çevresi açık yeni bir ev arandı.Bomonti civarındaki yeni evine taşınmasından sonra Troçki, çok ender dışarıya çıkmakta, yayınlayacağı eserleri hazırlamaktaydı.Troçki, 16 Nisan 1929’da bir basın açıklaması yaptı, Almanya’ya ademi kabulü hakkında Berlin hükümetinin kararından üzgün olduğunu belirtti. Basın açıklaması özetle şeyleydi:“Bir çok gazeteciler bana ne yapmak niyetinde olduğumu sordular, her birine ayrı ayrı mülakat vermek kabil olmadığından şu notaların nazarı dikkate alınmasını rica ederim. Türkiye hükümeti İstanbul’da kalmaklığım için hiçbir mani ihdas etmediğinden şimdilik İstanbul’da kalacağım. Şurasını da söyleyeyim ki bu memleketin iç işlerine karışmak istemiyorum. Hükümet, benim Türkiye’de ikametimi teshil için mümkün olan her şeyi yapmıştır. Elveym, Amerika, Almanya, Fransa’da tab edilmek üzere bazı kitaplar hazırlamaktayım. Bunlar meyanında Lenin’in ve haleflerinin tercümei hallerine dair yazılmış diğerleri Rusya’da yazdığım, fakat bugün Avrupa ve Amerikalılar için tercümesi lazım gelen eserlerdir. Eski mesai arkadaşlarımdan mühim bir kısmı, Türkiye’ye gelip bana iltihak etmelerine müsaade edileceği hakkında Stalin tarafından vaki olan sarih vaidlere rağmen tep’it edildiklerinden, alakadar müessesatın yardımıyla bir iş için bana yardım edecek yeni mesai arkadaşları tedarik etmeğe mecbur oldum. Sükunetle çalışabilmek için ailem ve mesai arkadaşlarım ile birlikte İstanbul civarında bir yerde yerleşmek niyetindeyim. Tedavi için Avrupa’ya gidip gitmeyeceğime gelince: Almanya’daki sosyal demokrat hükümetin talebimi ret ile mukabele etmek için bu meseleyi iki ay sürüncemede bırakması bana biraz garip görünüyor. Zannederim ki açıktan açığa burjuva olan bir hükümet bile bu kadar kararsızlık göstermeyecekti. Hükümet işlerindeki tecrübelerim bana öğretmiştir ki, ameli işlerde büyük veya küçük olsun, muavinlerden ziyade, asıl sahip ve amir olanlara müracaat etmek daha iyidir. Bununla beraber, Avrupa’da beni tedavi için olsun, ikamet hakkını verecek bir hükümet bulunacağını ümit ederim.”Troçki vize almak için Almanya’ya başvurduysa da kısa bir süre sonra Ankara’daki Alman Elçisi Nodolny, kendisine hükümetinin vize veremeyeceğini bildirecekti.Bu kez İngiltere’ye başvuran Troçki, başvurma nedenini 15 Haziran 1929’da şöyle açıklıyordu:“İngiltere’ye gitmek için izin talep etmekliğim Türkiye’den memnun olmadığımdan ileri gelmiş değildir. Özellikle burada gördüğüm hüsnü kabul ve misafirperverlikten pek memnunum. İngiltere’ye gitmekliğim karımla beraber tedaviye zorunlu olmamızdan ileri gelmektedir. Aynı zamanda Lenin hakkında hazırlamakta olduğum eserin İngilizce nüshası için İngiltere’de incelemede bulunmak istiyorum.”Troçki, İngiltere tarafından da kabul edilmedi. İngiliz parlamentosunda bu konuda yapılan konuşmalarda İngiliz hükümeti, “korkaklıkla” suçlandı.Almanya’ya kabul edilmeyeceği anlaşılması üzerine Troçki, yazı Yeniköy veya Yeşilköy’de geçirmeğe karar vermişti. Bunun için buralarda uygun bir ev aratmaktaydı.1929 Mayıs’ında Büyükada İskelesi’ne oldukça yakın olan Arap İzzet (Hulo) Paşa Yalısı bulundu. Polis, buradan Büyükada’ya gelip gidenleri kolaylıkla denetleyebilir ve büyük bahçeli evde istediği gibi koruma önlemleri alabilirdi.Troçki, Büyükada’ya yerleştikten sonra yine çok yoğun çalışamaya başladı. Gazetelere yazı yazıyor, kitaplar hazırlıyordu. Troçki’nin çalışma odasında birkaç daktilo çalışıyor, daktilolar Troçki’nin söylediklerini hızla yazıyorlardı.Troçki’yi bazan yabancı gazeteciler, bilim adamları da ziyaret ediyordu. Alman bilim adamı Emil Ludvig, 1929 Kasım ayında Troçki’yi ziyaret etmiş, görüşmüştü. Emil Ludvig, daha sonra da Ankara’ya gitmişti.Troçki, bir de tekne almıştı. Boş zamanlarının çoğunu Yunan balıkçı Haralambos ile birlikte balık tutarak değerlendiriyordu. Rusya’daki alışkanlıklarından da vazgeçememişti. Örneğin çayını sıcak olduğu için fincanın tabağına döküp öyle içmeye devam ediyordu. Köşke bir tane de doğal ıstakoz havuzu yaptırmıştı.MAHSUR KALINCA GECEYİ KÖY İMAMININ EVİNDE GEÇİRDİBalığa çıkmanın yanı sıra avlanmak üzere de kayıkla Kartal'a uzanıp Samandıra gibi uzak ormanlık alanlara bıldırcın ve tavşan avına çıkıyordu. Yine böyle bir av partisini uzatınca hava bozduğu için Şile yakınlarındaki bir köyde mahzur kaldı. Geceyi beraberindeki jandarma, polis, Jean van Heijenoort adlı sekreteri ve muhafızı Bilal Ertürk’le köyün imamının evinde geçirdi.EVİ YANDI, TÜM KOLEKSİYON KÜL OLDU1 Mart 1931’de Troçki’nin evi alevler içinde kaldı. Troçki bunu önce suikast girişimi sandı. Ancak karısı Nathalie’nin unutkanlık sonucu açık bıraktığı şofbenin yangına neden olduğu sonra anlaşıldı. Ama Stalin’in yayımlanmasından korktuğu belgeler, fotoğraflar ve fotokopilerin büyük bir bölümünü kapsayan bir koleksiyon kül olmuştu.Yangından sonra geçici olarak Savoy Otel’e yerleştirilen Troçki için yeni bir ev arandı. Gazetelere verilen ilan sonucunda Moda semtinde Şifa Sokak’ta Dr. Mahmut Ata’ya ait olan ev kiralandı. Fakat Troçki, Büyükada’da geçirdiği günleri unutamamaktaydı. Üstelik ev hemen sokağın yanı başında olduğundan yine huzursuz geceler başlamıştı. Bir gece bahçeye atlayan iki kişinin alarm zillerini çalıştırmasıyla Troçki bu evden ayrılmaya kesin karar verdi. Valilik ve Emniyet’in gayretleriyle Büyükada’daki Yanaros Köşkü Troçki’nin yeni evi olarak kiralandı.Troçki, 21 Mart 1932’de de yeni aldığı motorlu kayıkla Pendik kıyısındaki Pavli adası civarında balık avlarken motorlu kayığı bozuldu, bu arada fırtınada çıkmıştı. Troçki ve yanındakiler zorunlu olarak Pavli adasına çıktı. Adadan devletin motoruyla Büyükada’ya dönebildi.İstanbul'da geçirdiği 5 yılda şehir merkezine zaman zaman inen Troçki'nin, bunlardan birinde Taksim'de Charlie Chaplin'in, “Şehir Işıkları” filmini izledi.Bir kez Süleymaniye, Ayasofya, Beyazıt ve Yavuz Sultan Selim Camii gibi anıtsal yapıları ziyaret etmişti.Maslak civarında Belgrad ormanlarını gezdi.İstanbul’da yaşadığı süre içinde bir kez de yurtdışına çıktı.1932 yılında, Danimarka Sosyal Demokrat Öğrenciler Birliği’nin çağrılısı olarak Rus Devrimi’nin on beşinci yıldönümü konulu bir konferans vermek için Kopenhag’a gitti. Bu gezisini, vatansızlara verilen Türk pasaportuyla yapmıştı. Ancak pasaportunda, “Türk sınırları dışında başına geleceklerden Türkiye Cumhuriyeti sorumlu değildir” kaydı vardı. Çünkü Sovyet hükümeti 20 Şubat 1932’de Troçki’yi vatandaşlıktan çıkartmıştı.14 Kasım 1932 Pazartesi günü Troçki, ailesiyle birlikte yanında iki büyük bavul, birkaç el çantası ile Tophane açıklarında bulunan vapura bindi. Troçki’nin sağlık sorunları olduğu, Danimarka’da doktorlar tarafından muayene edileceği açıklandı.Troçki’nin bindiği vapur 16 Kasım 1932’de Pire limanına uğradığında komünistler onu karşılamak için toplu halde rıhtıma gitti. Polis, komünistlerin gümrükten geçmelerine izin vermemiş, komünistler de “Enternasyonal” marşını söylemişlerdi. Dağılamamakta ısrar eden komünistlere polis saldırdı, bazılarını gözaltına aldı. Troçki, 23 Kasım’da Kopenhag’a vardı. Konferans, 27 Kasım 1932’de Kopenhag’da yapıldı. Troçki, Danimarka’dan Adriya vapuru ile 11 Aralık 1932’de İstanbul’a döndü. Troçki’yi görmek için kalabalık bir kitle rıhtıma toplanmıştı. Troçki, vapurda kendisini görmeğe gelen gazetecilere sözlü bir açıklama yapmamış sadece yazılı açıklama vererek tekrar kamarasına çekildi. Fransızca yazılı açıklamada özetle şunlar belirtiliyordu:“Karım ve katiplerimle beraber geziden dönüyorum. Kopenhag’da Rus ihtilali hakkında bir konferans verdim. Ayrıca Amerikalılara hitaben bir nutuk söyledim. Seyahatimiz bizi çok memnun bıraktı. Yalnız Marsilya’da mahalli memurların işgüzarlığı yüzünden üzücü bir olay oldu. Fakat İtalya hükümetinin Venedik-Birendizi üzerinden gezimize izin vermesi üzerine bu olay kapandı. Bu süretle de Venedik’i ziyaret etmiş olduk. Marsilya’da geçirdiğimiz kötü saatleri telafi ettik. Türkiye’ye geldiğimden beri yani 4 senedir ilk defa seyahat ediyorum. Bu seyahat vize işlemleri yüzünden bir aralık olanaksız bir hale gelmişti. Fakat Türk hükümetinin alicenabane girişimiyle bu olanaksızlık giderilmiştir. Özellikle şunu belirtmek isterim: Avrupa’da bizim Türkiye’de esir muamelesi gördüğümüze dair söylentiler var. Her gittiğim yerde bu söylentilerin tamamen asılsız olduğunu söyledim. Türk basını ile şunu tekzip etmek isterim: Seyahatim Rus hükümeti ricalinden kimse ile görüşmek için yapılmış değildir. Bu söylentiler de asılsızdır. Bu tarzda görüşmeğe esasen Danimarka toprakları değil, Türk toprakları daha uygun olsa gerekir. Gezim tamamen özeldir. Siyasi bir yönü yoktur. Büyükada’ya dönüyorum. Yeniden kütüphanemde çalışacağım ve balık avlarına devam edeceğim. Gezim hakkında bir kitap yayımlamak istiyorum. Bu işe bir iki hafta sonra başlayacağım. Ben ve arkadaşlarım bir süreden beri uluslararası iktisadi ve siyasi sahada olağan çalışmalarımıza 1933 yılında da –eğer olağanüstü bir durum meydana gelmezse- devam edeceğiz.”  BELGELERİ AMERİKA'DAKİ ÖZEL BİR ÜNİVERSİTEYE SATTIVatandaşlıktan çıkarıldıktan sonra İstanbul’daki Rus Konsolosluğu da, Vali’den Troçki’nin artık Rus vatandaşı olmadığı gerekçesiyle “gösterilen ilginin kaldırılmasını” istemişti. Ancak İçişleri Bakanlığı bu öneriyi reddediyor ve “Türk topraklarından çıkıncaya kadar güvenlik önlemlerini kaldırmayacağını”, bildiriyordu. Başbakan İsmet İnönü’nün 1932’de Rusya’ya gidişi ve Türk-Sovyet ilişkilerindeki yeni gelişmeler Troçki’yi iyice kuşkulandırmıştı. Stalin’in Türkiye’ye baskı yapacağını ve buna Türklerin boyun eğeceğini düşünüyordu. Bu yüzden Fransa’dan vize istedi. Daladier hükümeti bu kez isteği kabul etti. “Leon Sedov Efendi” adına düzenlenmiş pasaportuyla 17 Temmuz 1933’te Bulgaria isimli bir gemiyle Türkiye’den ayrılarak Fransa'ya giden Troçki burada 2 yıl kaldı ve sınır dışı edildi. Daha sonra Norveç'e gittiyse de burada da 2 yıl kaldıktan sonra ayrılmak zorunda kaldı. 9 Ocak 1937'de Meksika'ya sığındı ve Mexico'ya yerleşti. Troçki, arşivindeki belge, bilgi ve görsel dokümanları 1938 yılında Amerika’daki özel bir üniversiteye sattı. BİR BUZ KIRACAĞIYLA ÖLDÜRÜLDÜStalinciler tarafından amansızca izleniyordu. Meksika Coyocan'da Stalinci bir komünist olan İspanyol asıllı Ramon Mercader tarafından 20 Ağustos 1940 Salı günü öğleden sonra Troçki'yi kafasına vurduğu bir buz kıracağıyla ağır biçimde yaraladı ve Troçki, 21 Ağustos sabahı saat 07.30’a doğru öldü.Troçki’ye suikast düzenleyen katilin değişik takma isimler arasında Frank Jackson, Jasques Mornard ve Roman Mercader anılan adları vardı.Cinayet duruşması Şubat 1943’te başladı. Katil o tarihte Meksika kanunlarına göre en ağır cezası olan “20 sene ve 1 gün” müddetle hapse mahkum oldu.SON SÖZLERİ...Troçki saldırganla boğuştuğu sırada odaya giren Troçki'nin korumaları Mercader'e saldırdı. Troçki korumalarına "Onu öldürmeyin, bu adamın anlatacak bir hikâyesi var", diye seslendi. Ölümünden önce iki kez bilinci yerine geldi, ilkinde eşine "Burjuva basına (basınına?) iyi malzeme olduk" diyerek ölümle yüz yüze geldiği bir anda cesaretini yitirmediğini gösterdi. Bir sonraki bilincin geri gelişi ise son sözlerini sarf etmesini sağladı. Bu sözler: "Dördüncü Enternasyonal'in zaferinden eminim, ileri!" olmuştu.Turhan Feyizoğlu
Odatv.com
Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
Yıllarca ülkesini demir yumrukla yöneten Stalin, diktatörlüğü süresince uygun görmediği pek çok fotoğrafta değişiklikler yaptırdı.
  • 1Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Yıllarca ülkesini demir yumrukla yöneten Stalin, diktatörlüğü süresince uygun görmediği pek çok fotoğrafta değişiklik yaptırdı. Bazen gözden düşmüş bir kişi yanından silindi, bazen de yeterli görünmeyen kalabalıkların sayısı arttırıldı.
  • 2Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    İlk fotoğrafta Stalin’in yanında görülen genç, ikinci fotoğrafta yok edilmiş. Bilindği kadarıyla sadece fotoğrafta değil, aynı zamanda idam edilerek gerçek anlamda ortadan kaldırıldı.
  • 3Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Bir zamanlar Stalin’in yanında duracak kadar yükselen iki kişi...
  • 4Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Gözden düştükten sonra hem fotoğraftan çıkarılmış hem de idam edilmiş.
  • 5Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Devrim zamanlarında çekilen bu fotoğrafta, halkın elinde kızıl bayraklar yer alıyor. Arkada da değerli saatler satan bir kuyumcunun tabelası görünüyor.
  • 6Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    İkinci fotoğrafta tabela, “Haklarınızı Savaşarak Alırsınız”, kızıl bayrak da “Kahrolın Monarşi” yazılı pankartlara dönüştürülmüş.
  • 7Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Lenin bir konuşma yapıyor...
  • 8Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Anlaşılan toplanan kalabalık az görülmüş ki, küçük bir fotoğraf hilesiyle sayı arttırılmış.
  • 9Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Bir adam Stalin’e nazikçe yolu gösteriyor.
  • 10Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Belki de Stalin şöyle düşünmüştür; “Ben herkese yol gösteririm, kimse bana yol gösteremez.”
  • 11Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Lenin karısıyla birlikte çiftçi aileleri arasında...
  • 12Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Devrimin ilk yıllarında idam edilen pek çok toprak sahibinden bir kısmı da ilk fotoğrafta yer aldığı için, ikinci fotoğrafta sadece çocuklar kalmış.
  • 13Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Bu fotoğrafta Sovyetler’in kahramanlarından Çapaev, ordunun önde gelenlerinin arasında görünüyor.
  • 14Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Stalin'in sansürlediği fotoğraflar
    Ama orduda yapılan temizlik operasyonu sonunda, Çapaev’in etrafındaki kalabalık da azaldı.


İlgili resim

 

 


 

 

 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1086409 ziyaretçi (2274316 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc