Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İİN KOŞANLARIN YERİ***
  Onkolok Dr.Haluk NURBAKİ
 






ONKOLOK  DR.HALUK   NURBAKİ




Onkolog Dr. Haluk Nurbaki


Muhterem Hocamla

1984   te kitap fuarı

için geldiği 

Konyada tanışmış

Zafer dergisindeki 

Bilim ve İnancı birleştiren

yazılarını uzun yıllar,

Ailece 

talip etmiştik.

Yol gösterici,

Hikmet -Sır Dolu

*Bir yazısını sunuyorum.

 


 

 

SERAB ın Dr.Haluk NURBAKİyle

AĞLATAN HİKAYESİ






- Onk .Dr. Haluk Nurbaki,Serap'ın Yaşadığı Mucize

*

 

Dr.Haluk NURBAKİ ye söyleyin, 
*Azrail dediğinden de sevimli imiş. *


Ben 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak 
kanser hastanesinde başhekimlik yaptığım sırada Serap adında genç bir hanım hastam vardı
.
Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına almış ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini görerek taburcu etmiştim.
Ancak Serap'ın da diğer kanserliler gibi ilk beş yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.
Ne var ki, bir işkadını olan Serap 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğu için uçakla gitmesi şartıyla izin verdim. Maalesef bilet bulamamış, benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.

Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu...

Evine gittiğimde güçlükle konuşarak; **
*-Doktor bey dedi, ben size dargınım, çünkü siz dindar bir insanmışsınız, 
*
niçin bana da Allah'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz? 

İnançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklif karşısında oldukça şaşırdım.

Onu üzmemeye çalışarak: - "Doktora ulaşmak kolaydır, parayı verir, istediğin doktora tedavi olursun, ancak iman tedavisi için gönülden istek duymak gerek, tek başına doktorun isteği yetmez!.." dedim. 

Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra ümitli bir ebedi hayat kazanma tedavisi başlamış ve hızlandırılmış öğretime de girmişti. Anlattığım iman hakikatlerini adeta bütün ruhuyla içiyor, arada sırada sorular da soruyordu.


***Vefatına bir hafta kala "Ölürken ne söylemeliyim?" diye sordu.***

*'Senin durumun çok özel. dedim, *kelime-i şehadet sana uygun gelir. *O anı fark edince *Muhammed adını (sas) söylemen sana yeter.*

O haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Onu söyleyeceğim demek istiyordu. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor, onu uyutmaya çalışıyordum. Ben bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.

Dönüşümde annesi telefon ederek,*

"*Serap bir haftadır morfin yaptırmıyor, sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor." dedi. Hemen evine gittim, iğne yaptırmamasının sebebini sordum. 

***Aldığım cevabı hatırladıkça hâlâ ürperiyorum: ***

-***Ya morfinin tesiriyle 

ölüme uykudayken yakalanır da,

***son nefeste 
***Muhammed adını söyleyemezsem, diyordu...***


Bu arada benden istihare yapmamı, eğer birkaç gün daha ömrü varsa, ***

son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırmamı rica etti.

Ben hiç adetim olmadığı halde *cuma gününe rastlayan o gece Serap'ın durumunun gösterilmesi dualarıyla istihare niyetiyle yatağıma uzandım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım *salı gününe kadar yaşayacağına dair bir mana kalbime geldi*.

*Ertesi gün ona hiç korkmamasını, iğneyi vurdurabileceğini söyledim. * 

***Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da şöyle sordu: 


***-"Doktor bey, Azrail bana nasıl görünecek?..**


-"Kızım dedim o bir melek değil mi? 

Hiç merak etme, 

***sana sevimli bir prenses gibi gelecektir!.."***


Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen yanına koştum, ancak vefatına yetişememiştim. Aile tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım ayaktaydı. Bu hanım beni görünce yanıma gelerek; 


-Doktor bey biliyor musunuz, dedi,

***bu evde biraz önce bir mucize yaşandı ***Serap'ın son anlarını şöyle anlattı: 


-Serap bir saat kadar önce oksijen cihazını attı,

yataktan kalkması imkansız olmasına rağmen kalkıp abdest alarak iki rekat namaz kıldı,

bütün ev halkı hayretten donup kaldık. 

Sonra kelime-i şehadeti söyleyerek gelip yatağına uzandı.

Gözlerini sabit bir noktaya dikerek 
***Tebessümle bakarken şöyle dedi:***


*****-Doktor beye selam söyleyin,***** 



*******AZRAİL dediğinden de *******GÜZELMİŞ.*******

 

 





"HER GECEYİ KADİR BİL; HER GÖRDÜĞ
ÜNÜ  HIZIR BİL..."




 Afyon'da Hüseyin isminde "Helva Yiyen" namıvla meşhur olmuş tam manasıyla meczup biri yaşardı.

Hackerın Vasiyeti




       Sabahtan akşama kadar sokaklarda dolaşır kimse ne konuştuğunu anlamazdı. Yalnız halk Helva Yiyen'in. bir mana tarafının olduğunu bilirdi. Onun saçma gibi gelen cümlelerinin dahi üzerinde dururlardı. Helva Yiyen gecelerini Afyon'daki nöbetçi eczanelerde geçirirdi. Çünkü Afyon çok soğuk olurdu, geceleri de yegane sıcak yer eczanelerdi.

        Benim de tanışmam ecza ne sohbetleriyle başladı. Ben gece ilaç almaya gidince bakııyorum Hüseyin. dostluğumuz biraz derinden gitti ve pek gönülden sevdik birbirimizi.

      Öyle olmuştur ki ben hastaya giderken "Telaş etme hastan nasıl olsa kurtulur." derdi. Bazen de "Boşuna ; gidiyorsun doktor, kendini hazırla." derdi. Bu söylediklerinin hiçbir tanesi de sekmemiştir. Bunları dostluğumuz itibarı ile zenı yabancı saymadığı için söylerdi. Başka birisi bir şey sorduğu zaman mümkün değil söylemezdi.

        Bir gün çok emek verdiğim bir çocuk hastama gidiyordum. Öleceğini de hiç ummuyordum. Babası ateşi çıkar çıkmaz koşup gelmişti bana. O zaman da penisilin yeni çıkmıştı. Ben telaşla eczaneden penisilin alıp giderken "Telaşın boşuna doktor, çocuk gitti." dedi. Eve faytonla yaklaştığım zaman feryat figanı duyunca çocuğun gittiğini anladım. Çok üzülmüştüm.


       Bu Helva Yiyen'in hususiyeti, gündüzleri çocuklar bunu kovalar, taşlarlardı. Kızdırmak için de "Helva Yiyen" diye bağırırlardı. Helva Yiyen ismi oradan kalmıştır. Helva Yiyen kızdıkça söver, çocuklar da büsbütün üzerine varır taşlarlardı.


      Dostluğumuzun derinleşmesine sığınarak bir gün dedim ki "Hüseyin, bu dervişlikten başka iş yok mu? Sabahtan akşama kadar kendini taşlatıyorsun?" "Eh bunu da artık sen çöz. Bu yaptığım, yapılabilecek şeylerin en güzeli, çok güzel bir şey." dedi. Emin olun çözemedim.


          Daha sonra, zaman içerisinde Helva Yiyen dünyasını değiştirdikten çok sonra anladım.Helva Yiyen Taif'te çocukların Peygamber Efendimiz!! (sav) taşlaması sünnetini yapıyordu.Çocukların attığı taşları kendi vücudunda hissederek sünnet-i Muhammedı'yi yerine getiriyordu.


         Böyle müthiş bir mana ehliydi Helva Yiyen. Efendimiz'e (sav) karşı olan sevgisi, Efendimiz'e (sav) karşı olan aşkı "madem o taşlanmıştır, ben de taşlanacağım" diye böyle maceralı bir dervişliği seçmişti

(Onkolog Doktor Haluk Nurbaki)






     HALUK   HOCA VE   BÜLBÜL HOCA

Hocam hayatınızda pek çok dervişle dostluk içinde olduğunuzu ben biliyorum. Zaman zaman özel sohbetlerinizde dile getirdiğiniz bu güzel öykülerden sevgili dinleyenlerinizi de mahrum etmek istemiyoruz. Bize bu öyküleri lütfedermisiniz.

 



— Hay hay efendim. Derviş öyküleri deyince evvela genel bir tanımlama yapmak istiyorum. Mânâ bilimlerine ait sırlar genellikle büyük velîlerin hem hayat öykülerinde, hemde eserlerinde gizlidir. Onları okuduğunuz zaman mânâ bilimlerinden pek çok anahtar bilgiler elde etmiş olursunuz. Bu eserler genel anlamda tefsir, hadîs gibi eserlerden ziyâde bir tarz hikmetli sohbetler şeklindedir. Meselâ, Mevlâna'nın -Yedi Meclis- ismini koyduğu eseri, genel Divân-ı Kebirinde pek çok mânevî sohbetler vardır. Eşref Rûmi Hazretlerinin hadîs yorumlarını mânâ bilimleriyle bağdaştıran eserleri vardır.

 

Mânâ bilimlerine ait pek çok sırlar dervişler tarafından inananlara hediye edilmiştir. Dervişler aslında dünyasal bir çizginin üzerinde özellik taşımak istemeyen Allah dostlarıdır. Bu çok önemli bir şeydir. Bir dervişe yalvarıp yakarsanız "gel sana bir dergâh kuralım, buraya gel lider ol" deseniz getirtemezsiniz. Bu onların böyle bir hayatı yaşayarak mânânın zevkini almalarını rahatsız eder. Tabi ki, dervişlerin genel anlamda meczup olmaları gereğide yoktur. Fakat pek çokları mânevî bir sırrı açıklamak için meczup olmak zorunda kalmaktadırlar.

 

Onların açıkladığı sırları çok mantıksal çizgiler içersinde mütalaa edemezsiniz. Onların meczuplukları onları anlayanları saf dışı yapmak içindir. O meczupluk Cenâb-ı Hakk'ın fazla ceryanıyla meydana gelmiş, dünya ilgilerini silkelemiş, asıl özündeki bir olaya dikkatini çekmiştir dervişin.

 

Ancak biz onları günlük hayatta biraz dağınık görürüz. Hatta bunların birçoklarının aklında bir şey var gibi gelir. O meczuplar verecekleri mesajları muayyen erbabına verdikleri için onun dışında kalan insanlarda bir istihfam yaratmamak için bu meczup kılığında bulunmuşlardır. Bu görünüş onları hem gizler, hemde mânevî mesaj vermelerini engellemez. Allah'a bin şükür hayatımda pek çok derviş ve meczup dostlarım oldu.

 

— Hocam ben hemen sormak istiyorum. Bülbül Hocayı lütfedermisiniz?

 

— Ben Afyon'un Sincanlı ilçesinde hükümet tabibi iken Bülbül Hocayı tanıdım. Dervişler kendilerine anlayışsız adamların bağlanarak, mânâ bilgisini anlamadan, hazmetmeden zora girmemeleri için onların hayrına hırpâni ve acayip kıyâfetlerle gezerler. Bu dervişlerin genel vasfıdır.

 

Bülbül Hocada böyle bir kılıkla gelmişti o ilçeye. Bir gün baktım çarşıda ufak tefek yaşlıca bir adam eliyle koluyla trafik memurluğu yapıyor. Kırk sene evvel Sincanlı'ya gün aşırı bir otobüs gelir, gün aşırı bir otobüs kalkar. Yani günde bir defa otobüs olurdu trafikte. Trafik memuruna ihtiyaç ta yoktu tabiî...

 

Ama o zât bir at arabasının geçişini dahi kendi planları içersinde yürütür ve bundan büyük bir zevk alırdı. Bu duru¬mu bir kaç gün müşahede ettim. Bir gün muayenehaneme bir mektup geldi. Mektup benim muayenehanemin nizamıyla ilgili bir tenkitnâme. Raflarda toz var. İlaçlar iyi dizilmemiş, bu ne intizamsızlık gibi şeyler. O zamanlar eczane olmadığı için ilâçları biz verirdik hastalara ve ilâçlar muayenehanemizde dururdu. Mektubun altındaki imzaya baktım Bülbül Hoca.

 

Bülbül Hoca kim diye araştırdığım zaman trafiği idare eden o meczuptur dediler. Tabiî beni bir merak sardı. Bülbül Hocayla yavaş yavaş ahbap oldum. Ama Bülbül Hoca ser veriyor sır vermiyor...

 

Anadolu kasabasının o insancıl havası içerisinde yerli halkın onu doyurduğundan emindim. Bülbül Hocanın öyle herkesten para isteme durumu olmazdı. O zamanki sadaka raici üç beş kuruştu. Bülbül Hoca ara sıra birini çevirir "Bana bir lira versene" derdi. Yani raicten çok yüksek bir rakam isterdi veren verir, vermeyen vermezdi.

 

Bir gün posta müdürü ile postahanede otururken Bülbül Hoca geldi. Bana yazdığı gibi bütün devlet dairesindeki şahıslara mektup yazar tenkit ederdi. Hem de iadeli taahhütlü yazardı, bu da pahalı olurdu. Ben o zaman dedim ki:

 

— Bülbül hoca sen bunları niye iadeli taahhütlü gönderiyorsun. Burası bir avuç yer dedim. Posta müdürü atıldı.

 

— Hoca sen istediğin yere mektup yaz posta dağıtıcısı arkadaş bunu yerine ulaştırmaktan zevk alır, pula ne gerek var? dedi. Bülbül Hoca bu teklife:

 

— Olmaz siz devletin hakkını yemek istiyorsunuz. İşte param pulunu yapıştır, götürsün gideceği yere dedi.

 

Bu böyle bir müddet daha devam etti. Bülbül Hoca kasabada meşhur oldu. Ben bunda bir hikmet olduğunu düşünüyordum, ama bir türlü izah edemiyordum. Birgün Bülbül Hocayı deşeyim dedim. Biraz sohbet edeyim istedim. Ama bütün ısrarlarıma rağmen hiçbir şey konuşmadı benimle.

 

Bir gece geç bir vakitte (gece üç civarında) bir hastadan geliyordum. Evim kasabanın kenarında bir yerde idi. Uzaktan bir Kur'an sesinin geldiğini işittim. Müthiş bir şeydi... öyle bir hâfızın okuyacağı bir şey değildi... Hemen o tarafa doğru hızla yaklaştım. Birde baktım Bülbül Hoca oturmuş Kur'an okuyor. Ona görünmemeye gayret ederek bir taşın dibine çöktüm ve Kur'an'ı bitirmesini bekledim. Beni görünce:

 

— Sırrımı öğrendin kimseye söyleme, dedi. Eğer söylersen kesinlikle konuşmam seninle, dedi. Ben Marmara civarında bir kasabada cami hocasıydım. Birgün bir cezbe geldi herşeyi bırakıp geldik buralara. Bir anlık bir şeydi, dedi.

 

Bu olaydan sonra Bülbül Hocaya karşı daha sevgi ve saygı duymaya başladım. Nihâyet onu bütün kasabanın tanıyacağı bir olay oldu. Bir gün Bülbül Hoca şehir kulübüne geldi. Oradaki çok üst makamdaki bir memura:

 

— Bana yüzelli kuruş ver, dedi.

 

— Ben sana para vermem. Parayı alıp nafaka yapsan veririm. Ama sen bunu alıp pula veriyorsun onun için vermem, dedi.

 

— Bülbül Hocanın rengi birdenbire bembeyaz oldu ve:

 

— Yani senin paranla ekmek alıp yiyecek miyim? dedi.

 

Evet, normali budur dedi, adam.

 

— Hayır, normali bu değildir, dedi Bülbül Hoca. Sen haramzâdesin! Rüşvet alıyorsun. Ben senin paranla ekmek yiyemem. Senin paranı ancak pul yapıştırmak için alırım, dedi.

 

Herkes donmuş bir vaziyette dinliyordu.

 

— Bunu ne için yapıyorsun, dedi. Bülbül Hoca:

 

— Çoluğun çocuğunun kazadan beladan korunması için yapıyorum bunu dedi ve kapıyı çekip çıkıp gitti.

 

Herkes buz gibi oldu. Kimse bir şey söylemedi. Bir kaç gün sonra bir kasabayı ciddî olarak sarsacak ve günlerce konuşulacak bir olay oldu. Onun tenkit ettiği o memurun eşi bir başka memurla basıldı. Büyük bir aile faciası meydana geldi.

 

O zaman Bülbül Hocanın insanları nasıl sevdiğini onları kurtarmak için nasıl bir çabaya giriştiğini, ama meczup olmak demek Kur'an emirlerine uymamak demek olmadığı için o haramı da yemediğini herkes anladı. Bu hâdiseden sonra herkes Bülbül Hocayı aradı. Arasınlar da bulsunlar. Bülbül Hoca ortalarda yoktu.

 

Aradan bir on beş gün geçti bir köy muhtarı bana telefon etti.

 

— Bülbül Hoca bizim köyde çok ağır hasta, on gündür yatıyor. Banada doktora haber vermeyin diye tembih etti, dedi.

 

Ben hemen jipime atladım gittim. Afyon çok soğuk olur. Soğuğun akıbeti zatürree olmuş yatıyor. Beni görünce muhtara ağır bir şekilde kızdı:

 

— Ben sana tembih ettim; doktora haber verme, rahatsız etme diye. Ama sen çok cahil olduğun için bazı şeyleri bilmiyorsun doktor benim mâna dostum. Şimdi buraya kadar geldiğine göre benim onun hizmetine karşılık iyi olmam lâzım. Hâlbuki artık biz bu dünya perdesini kapatmıştık. Doktor bu gün gelmeseydi tamamdı bizim defterimiz, dedi.

 

Ben bir iğne yaptım biraz ilâç verdim.

 

— Ben artık Sincanlı'ya dönmeyeyim. Senin hatırın için üç beş gün daha idare edelim bu hayat çizgisini, dedi.

 

Hakikaten üç beş gün sonra kapattı dünya perdesini. Bizler mânâda yaşayan bir insanın günlük hayata karıştığı zaman insanların genelini rahatsız etmeden neler yaptığının farkında değiliz. Kimbilir nice böyle meczuplar İstanbul sokaklarında dolaşıyor. İnanan, inanmayan birçok insanlara rahmet kapısı açmak için para istiyor. Veyahut kendisine hizmet ettiriyor. Bu onların lütuflarıdır. İnanınız onların paraya falan ihtiyaçları yok. Bülbül Hoca o kasabada o kadar çok seviliyordu ki, hangi kapıyı çalsa oturur akşam yemeğini yerdi. Ama o sırf insanlara hizmet olsun diye Fahr-i Kâinat Efendimizin "Sadaka belayı defeder, ömrü uzatır" emirlerini ayakta ve canlı tutmak için bu hizmeti yapardı. Allah rahmet eylesin.

Onk. Dr. Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi





<a href="https://twitter.com/hiziraciltr1" class="twitter-follow-button" data-show-count="false" data-lang="tr" data-size="large">Takip et: @hiziraciltr1</a>
<script>!function(d,s,id){var js,fjs=d.getElementsByTagName(s)[0];if(!d.getElementById(id)){js=d.createElement(s);js.id=id;js.src="//platform.twitter.com/widgets.js";fjs.parentNode.insertBefore(js,fjs);}}(document,"script","twitter-wjs");</script>


 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1090080 ziyaretçi (2281425 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc