Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İİN KOŞANLARIN YERİ***
  MEB MILLI EĞITIM BAKANLIĞINDA NELER OLUYOR.
 



Lütfen Üşenmeden Okuyun!

Önemsediğimiz bir alıntı yazı.

MEB farkında olmadan nelere alet oluyor?

Nötr cinsiyet, üç ebeveynli çocuklar ve MEB

06.11.2017 MEB ve AB ortaklığıyla yürütülen

ETCEP
(Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi)
neye hizmet ediyor?


Geçenlerde Türkçe öğretmeni olan eşim ders kitabından bir karikatür gösterdi.
Karikatürde anne olarak gösterilen kişi,
bilgisayar başındaki çocuğuna “Hava harika, dışarı çıkıp oynasana” diyor.

İlginç olan karikatürdeki bu kişinin
erkek mi yoksa kadın mı olduğunu
bir türlü anlayamıyorsunuz.

Başka bir Türkçe ders kitabında da
anne ve baba olarak gösterilen kişiler
takım elbiseli, kravatlı olarak resmedilmiş.

Bunların basit, masum çizimler olduğunu düşünüyorsanız
yanılıyorsunuz.

Avrupa menşeli küresel bir proje ile karşı karşıyayız.

Bireyin fıtratına ve geleneksel aile yapısına ciddi bir müdahale söz konusu...

Vogue dergisi Ocak 2016 sayısında

“nötr cinsiyetler kuşağını” konu edindi.

Dergi; “Son zamanlarda çiçek desenleri,
şifon ve dantel gibi kumaşlar da

erkek giyiminde görülmeye başlandı.

Nötr cinsiyet artık bir aykırılık değil modadır”

diyerek vaziyeti normalleştiriyordu.


Devam edelim,
Time Dergisi, Mart 2017’de

“Beyond He or She “ kapağıyla çıktı.

Ardından National Geographic
Ocak 2017 yılında Gender Revelution
( Cinsiyet Devrimi)
başlığıyla çıktı.

Kapağına da kız gibi giydirilmiş
bir erkek çocuğunun resmini koydu.

Angelina Jolie ve Brad Pitt de
evlat edindiği Shiloh adındaki kız çocuğunu

erkek elbiseleri giydirerek büyütüyor.


Keza yine ünlü oyunculardan Charlize Theron da
evlat edindiği Jackson adındaki erkek çocuğuna

kız elbiseleri giydirerek
bir kız çocuğu gibi büyütüyor.


Türkiye’de de özellikle magazin dünyası üzerinden
yoğun algı çalışmaları yapılıyor!

2010 yılında yayınlanan bir habere göre

İngiltere’de yaşayan Lisa-Marie Taylor da
oğlu Sammy’i nötr cinsiyetli yetiştiriyordu.

Sammy, barbie bebekleri ve peri kıyafetleri ile büyüdü.

Huffington Post’ta yayınlanan bir haberde;

“Bilim adamları toplumsal cinsiyet kimliğine katkıda bulunan
biyolojik faktörleri henüz anlamaya başlıyor.

Cinsiyete bakışı artık değiştirebiliriz” deniliyor.

2015 yılında Fransa’da bir mahkeme

daha önce erkek olan bir vatandaşın kimliğine

ilk defa nötr cinsiyet yazılmasına karar verdi.


Belçika’nın Flaman Parlamentosu’ndaki

tüm tuvaletlerin ortak kullanıma açıldığını duymuşsunuzdur.


ODTÜ’deki “cinsiyetsiz tuvalet” kampanyalarını da hatırlayalım.


Diğer taraftan dünyada ilk kez denenen bir teknikle
üç kişinin DNA’sına sahip

yani üç anneli çocukların doğumlarına tanıklık ediyoruz.

Stratejist Abdullah Çifti’ye göre

Embrio’ya DNA müdahalesi ile iki anneli bir babalı

veya üç anneli bir babalı çocuklar

artık yeni bir aile kavramı!


Meksika'da biyolojik olarak
iki anneli
bir babalı çocuk dünyaya geldi.

İngiltere'de nüfusa kaydedildi.

Yine Ukrayna'da üç ebeveynli bir çocuk dünyaya geldi.


Çiftçi, bu korkunç projenin

Türkiye’de hala kadın erkek eşitliği şeklinde anlaşıldığını dile getiriyor.


Oysa yaratılışa çok ciddi bir müdahale var.

Aile ve toplumu kökünden sarsacak büyük bir sorunla karşı karşıyayız.


Türkiye’de AB desteğiyle
LGBT ve irili ufaklı sol-sosyalist muhalif yapılar üzerinden

toplumsal cinsiyet eşitliği

adı altında topluma empoze edilmeye çalışılan

“nötr cinsiyet projesine”

ne yazık ki bazı muhafazakar kuruluşlar ve MEB de
dahil olmuş görünüyor.


Örneğin,
MEB ve AB ortaklığıyla yürütülen

ETCEP
(Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi)

adındaki proje bunlardan biri.

MEB’in verdiği bilgilere göre;

“ Bu programla binden fazla maarif müfettişi,

idareci ve öğretmen
toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili eğitim aldı.

Ayrıca, 542 kadın idareci ve öğretmene yönelik de
liderlik eğitimleri gerçekleştirildi.

296 uzmanın katkı verdiği projeye,

10 proje ilindeki pilot okullardan yaklaşık
6000 öğretmen ve
12 binden fazla öğrenci katıldı.


Projenin amacı;

Eğitim öğretim programlarını ve ders kitaplarını gözden geçirerek,

toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik tavsiyeler oluşturmak ve
bunları yetkililere iletmek…

Ders kitabındaki karikatürü hatırlayınız.

İmam hatip okullarının da yer aldığı pilot okullarda

karma futbol maçlarından,

erkeklerin ip atlamayı
kızların da futbol oynamayı sevdiğine varana kadar

bir yığın etkinlik, seminer vs düzenlenmiş.


MEB yetkilileri,
Türkiye’de ilk uygulama örneği olan bu projenin
hayata geçirilmesine
öncü olmaktan gurur duyduklarını ifade ediyorlar.

Oysa biraz araştırsalar

durumun vahametini görecekler.

Çünkü kadın erkek eşitliği mevzusu değildir bu.

Onca olan bitenden sonra

ülkemizin aile ve toplum yapısına yönelik

bir planlarının olmadığını mı düşünüyorsunuz?


Ufuk ÇOŞKUN
/ Milatgazetesi         

 
Ana mes’elelerimiz ve yol haritamız-II
Evet…
İlk ve en hayâti mes’elemiz,
çamur içine düşmüş som altın gibi
maddi ve mânevi iffetini korumakta devam eden
kişilerden bir kadro çemberi kurmaktır.

Değişimin, dönüşümün,
re-formun başarısı veya olumsuz sonucu buna bağlıdır.













Baş yöneticinin çevresi (varsa)
çıkar (menfaat) dilencisi yüzsüzler den
ne kadar temizlenirse
devlet o nisbette yücelir,
güçlenir.


Cumhurbaşkanımızın bir adım arkasında duran
yaverler gördü bu ülke…

İhanetin, aldatıcı amber râyihası (kokusu) gibi
gelip 15 Temmuz'da
foseptik çukurundaki kokudan
bin beter

bir aslında
dönüş tiksinti sergileyenleri tanıdı bu millet…


Farz-ı muhal (imkânsızı farz ederek, düşünerek)
desek ki,

“Kasa
(para)
MASA
(makam) koltuk ve
Nisa (kadın)”

ihtirasıyla yanıp tutuşan biri
sarılıp, süzülüp, atlayıp, zıplayıp

herhangi bir siyasi partinin
MKYK (Merkez Karar ve Yönetim Kuruluna)
veya çok sevgili dâvâ gönüldaşımın en yakınına erişse

bu ülkenin hali nice olur?

Desek ki bu tip bir kişi

herkesin bildiği namlı bir tefeci
(faizci-dolandırıcı) ise

yarın bu aziz vatan'da

(mesela) çok etkin bir faizsiz ekonomiye geçiş
re-formunda millet ne der?


Kasa-Masa-Nisa

skandallarının değişim, dönüşüm, re-form hamlelerimizin önüne
set çekmemesi için…

Çok ince eleyip sık dokuyarak

lekesiz, şâibesiz bir kadro şarttır.




Kur'an rûhâniyetinde Allah(c.c) emrediyor:

-        
 Şu bir gerçek ki
Allah, size emânet (ve iş)leri mutlaka ehline 
(İslam'a göre ahlâkı sağlam, yeteneklilere)
vermenizi
insanlar arasında hükmettiğiniz zaman
adâletle hükmetmenizi emreder.
Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor!
Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve görendir.
[en-Nisa-58.âyet]




2. Yol haritamız da
2. Mes’elemiz
“Milli ve Dini Eğitim”dir.

İki kelime de (kavramda)
kolayca yazılıp söylenen bu mes’ele,

Türkiye Cumhuriyeti ve Ümmet coğrafyamız için

mes’elelerin mes’elesidir.


Bir buz dağına çarpmış ceza son bir asırda
–özellikle- 1923/2002 tarihleri arasındaki devrede

“Talim(öğretim)” ve “Terbiye(eğitim)”

uygulamaları ile bir değil


üç beş nesil insanlarımız

ruhen,
fikren,
mânen,
zihnen
eritilip,

tüketip, çürütüldü.


Materyalizm,
Makyavelizm,
Pragmatizm,
Freudizm,
Darwinizim ve
inkârcı Pozitivizm’in

beyinleri berhevâ eden
“algı operasyonları”
ile işte görüyorsunuz,

bilye hacmine küçülmüş
beyinlere
(yani rûhi kutsallara karşılık)

davul hacminde
mide ve seksüel azgınlığa kapılmış

“hayat süren leşler…

(Necip Fazıl benzetmesi)”

güruhu sahnedeler.

Bu sefil popülasyona

(tarif: Belli bir yerde,
belli bir zamanda bulunan birbirleriyle
çiftleşip üreyebilen ve
aynı tür içinde yer alan canlıların oluşturduğu
bireyler topluluğu)

karşılık,
devletimizin bekası,
milletimizin refah ve mutluluk içinde devamı,

medeniyetimizin zirve noktalarına
(Asr-ı Saadet, Selçuklu Osmanlı'nın emsalsiz yüceliklerine)

yeniden yükselmemiz için 

“OLAĞANÜSTÜ BİR TALİM VE TERBİYE İNKILÂBI’NA

cehd etmemiz gerekiyor.


Terör ve Devirim anarşisine karşı
safha safha
devamlı bir gerçek inkılap yükselişinde
âcil ve hızlı bir icraat (uygulama)
dönemine girmemiz şart.

İki asır boyunca en büyük medeniyetin Devleti'ni

(Osmanlı'yı) ve milletini,
Vahşi bir metamorfoz (başkalaşım)
sürecine sürükleyen
 “ihanet kadroları”bu imkansız zannedilen dejenerasyon’u

(soysuzlaşma-yozlaşma-yobazlaşma’yı) 


“Gayri Milli Eğitim”ve
“Gayr-i İlmi Öğretim”le
gerçekleştirdiler.


Onların iki asırda,
ıkına-tıkına elde ettikleri,
sonuçları biz 2023'e kadar
iptal etmek borcu altındayız.




Yol haritamız’daki metodolojik (usûli)
menziller kanaatimce
şu sırayı takip etmelidir:




a-     Prensip:

Devlet, lâik (dinler karşısında bi-taraf) olmalıdır.
Milletimizin her ferdi asla lâik olamaz.

(Her vatandaş, inandığı dininde hür,
dininin emrettiği kuralları serbestçe yaşamakta özgür olmalıdır.)




b-    Milletimiz’in çoğunluğu “Müslüman”dır.

Ülkemizde İslam'a,

İslami kutsallara,

dindar vatandaşlarla
yazı,
söz,
karikatür,
sosyal medya
vasıtaları ile

hakaret, alay gibi çirkin,
ilkel, seviyesiz
saldırı failleri,

mutlaka mevcut cezâî hükümlerden
daha caydırıcı,
ağır cezâlarla
tecziye edilmelidir.




c-     Tâ’lim ve Terbiye İnkılâbımız
en yoğun şekli ile “ÂİLE”den başlatılmalıdır.

Anneler,
babalar,
yakın âile fertderi,
okullar,
sivil toplum örgütleri ilgili kurum ve kuruluşlar 


“Topyekün,
ciddi,
hızlı ve
etkin”bir 


“olağanüstü”lükte
öğretim ve eğitim içinde yer almalıdırlar.

Eski sistemin defteri kapatılmalıdır.




d-    “ÂİLE”ile birlikte,

 “Ana Okulları”nın tamamı,

milli ve dini çizgide
sevimli yavrularımız

edeb,
görgü,
ahlâk ve davranış
güzellikleriyle büyümelerini

baş İlke saymalıdırlar.

 “Ağaç, yaş iken eğilir…”




e-     Din hayattır.

İlim ve bilgi “hayat suyu”dur.


Terbiye ruhtur.

Bütün çirkinlikler

 “Terbiye”ile yok olur.


İlim ve bilgi
 “ÂLİM”lerin sermayesidir.


İrfan sâhibi engingönüllü
derin ve gerçek medenî insan


 “Terbiye”ile şekillenir.


 “ÂRİF” adını alır.


Milli hedefimiz,

Türkiye'mizde ve Ümmet coğrafyamızdaki

tüm insanlarımızı 

“Cehâlet”ten kurtarıp

ÂLİM ve ÂRİF’lerin önderliğinde

bilgili,
tecrübeli
görgülü,
nazik,
mutlu ve güçlü bir
 “İslam Toplumu”içinde görmektir.




Kur'an Rûhâniyetinde
Allah buyuruyor:




-         “Rabbim ilmimi arttır”de.
[Tâhâ Sûresi-114.âyet]




-         De ki:
“Bilenlerle bilmeyenler,
hiç bir olur mu?”
[ez-Zümer-9]




-         Kulları içinde,
Allah'tan ancak âlimler/bilginler korkarlar.
[Fâtır Sûresi-28.âyet]




f-      Yirminci asır,

Türkiye'mizde,
Batı toplumlarının on dokuzuncu asır boyunca
yaşadıkları rûhi ve ahlâki çöküşü
taklit,
özenme,
benzeşmek çılgınlığı içinde
tekrar etmeye

asrîlik,
ilericilik,
gelişmişlik zanneden 

“gerçek gerici”kadroların
haklarıyla dolu olarak geçti.


Teknik Ve mekanik üretimleri
 “Medeniyet(!)”
zanneden bu güruh 

“Muasır medeniyet(!)
seviyesine yükselmek”
sloganıyla,

kendilerini, milletimizi,
despotik-militarist tehditlerle aldattılar.


Tam bir asır bu yalanlarla avutulduk.

 “Eğitim ve Öğretim”ellerindeki en etkili silâh oldu.


Batı, “medeniyet” diyerek
“vahşeti,
egoizmi,
inkârı,
yalanlarla dolu hayatı,
çifte standardı,
emperyalizmi,


İslâm'ın göz kamaştıran “gerçek medeniyetin”e


kin ve düşmanlığı,
aşağılık kompleksini,
İlkel sömürüsüne karşı çıkan toplumları

“yok etmek”

Vahşetini temsil etmektedir.

Yükselmek mi?

Hangi “medeniyet”bu?

Topyekûn Batı,
güçleri ve yetenekleri varsa

Türkiye'mizin
tarihi,
dinî,
milli,
İnsanî ve İslami medeniyetimize
yükselmeyi düşünmelidirler.


İşte bu “vakar duygusu”nu


Talim ve Terbiye
(öğretim ve eğitim) müfredatımız içinde


 “Anaokulu”ndan başlayarak
taze filizlerimize ve fidanlarımıza kazandırmalıyız,
derim.




Her biri ciltler dolusu kitaplar çapındaki

“Ana Mes’elelerimiz”in üçüncüsü…

(bana göre:)



3- Tasavvuf Seferberliği’dir.




Mustafa YAZGAN
http://www.mirathaber.com/mustafa-yazgan-ana-meselelerimiz-ve-yol-haritamiz-ii-55-902y.html


mask
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, 
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk'a tepki gösterdi.
Yusuf Kaplan, Bakan Selçuk'un Ahmet Kural tarafından darp edildiği iddia edilen şarkıcı Sıla Gençoğlu'nu aramasına dair konuştu. 
Yusuf Kaplan, konuya dair sosyal medya hesabı aracılığıyla paylaşımda bulundu.
"Bakana da "çatırdayan aileye" de geçmiş olsun diyecek birileri yok mu?" ifadelerini kullanan Yusuf Kaplan'ın söz konusu paylaşımı şu şekilde:
Nikâhsız yaşayan 
iki kişi'den biri, kadını dövüyor.
*
Aileden sorumlu bakan 
kadını arayarak “geçmiş olsun” diyor!
*
Bakana da 
“çatırdayan aileye” de 
“geçmiş olsun” diyecek birileri yok mu?




FULBRGHT      ERASMUS      MİLLİ EĞİTİM


FULBRGHT ERASMUS MİLLİ EĞİTİM




2023 EĞİTİM VİZYONUNUN İÇİNDE NE KADAR İNSAN EĞİTİMİ VAR?

‘EĞİTİMDE 2023 VİZYON BELGESİ' AÇIKLANDI

Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuktarafından Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde Milli Eğitim Bakanlığı ‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi’ni açıkladı. Selçuk,esnek, modüler, daha az ders saati ve çeşidinin olduğu bir müfredat hazırlanacağını söyledi. Selçuk,"Okul yöneticilerimizin yetki ve sorumluluklarını kısmen artırıyoruz. Önümüzdeki süreçte tüm yöneticilerimizin ehliyet ve liyakat temelli olması konusunda ülke çapında bir bakış açısını da paylaşmış olacağız" diye konuştu.

2023 EĞİTİM VİZYONUNUN İÇİNDE NE KADAR İNSAN EĞİTİMİ VAR?

Toplantıda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanda şunları söyledi:

“Eğitimin insanı geliştiren değil insanı formatlayan bir mekanizma olarak görülmesi, nesillerimizin heba edilmesine yol açmıştır. Biz çocuklarımızı diploma yapma peşinde koşarken, onların gönüllerini doyurmayı ihmal ettik. Çocuklarımızın terbiyesini eksik bırakmakla ne büyük hata yaptığımızı daha iyi anlıyoruz. Geçmişte FETÖ gibi terör örgütleri eğitim sisteminin bu eksiğini kullanarak, toplumumuzu ele geçirmeye çalışmışlardır. 18 başlık altında sıralanan hedeflerden oluşan 2023 eğitim vizyonunun işe insandan başlıyor olmasını isabetli bulduğumu belirtmek isterim.

2023 EĞİTİM VİZYONUNUN İÇİNDE NE KADAR İNSAN EĞİTİMİ VAR?

Değerli okuyucularım;

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan; hem özeleştiri yaparak, Türk eğitim sisteminin çocuklarımızın terbiyesini eksik bırakmış olduğunu itiraf etmekte, hem de yeni Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’un öncülüğünde hazırlanan ‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi’ni, insan unsurunu ön plânda tuttuğunu söyleyerek, destek vermektedir.

2023 Eğitim Vizyon Belgesi”nin içeriğine baktığımızda Sayın Cumhurbaşkanımıza ait olan “Her şeyi okullarımızda halletmemiz gerekir.” sözünde de ifade edildiği üzere eğitim işi, ağırlıklı olarak sadece okulların sorumluluğu altında bir millî görev olarak algılanmaktadır. Ama şu da bir gerçek ki okullarımız, henüz bu sorumluluğu üstlenecek konumda değildir. Kaldı ki eğitim/öğretimden sadece okullar değil özellikle terbiye noktasında aileler de sorumludur. Bu doğrultuda bu yazımda şahsî tecrübelerimi de aktararak, kısaca bazı önerilerde bulunacağım.

Öğretmen Yetiştiren Üniversitelerin Eğitim Kalitesi Düşük

‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi”ne göre öğretmenlerimizin performansları yetersizdir. Bunun için “insan kaynaklarının geliştirilmesi ve yönetimi” noktasında Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun ihdasına ihtiyaç duyulmaktadır. Sadece kanunlarla kaliteli öğretmenler maalesef yetişmiyor. Gerçi öğretmen yetiştiren üniversitelerde “öğretmen yetiştirme programları uygulama ağırlıklı hale gelecek” denilmektedir. Ama öğretmen yetiştiren akademik unvanlı hocalarımız da kendi alanlarında özellikle uygulama yönüyle yeterli değilse uygulaması güçlü olan öğretmenler nasıl yetiştirebilecek?

Mesela üniversitelerimizde İngilizce/Almanca/Fransızca öğretmen yetiştiren bölümleri bir ele alalım. Kendi okulunda AB destekli sosyal projeler hazırlayıp, bu vesile ile okulunu temsilen değişik Avrupa ülkelerine gitme imkânı elde etmiş başarılı bir İngilizce öğretmeni ile ara sıra bir araya gelip, birlikte sesli olarak İngilizce makaleler okur ve tercüme ederiz. Bu arada kendisinin aslında sık sık kullanılan basit bazı İngilizce kelimeleri dahî yanlış telaffuz ettiğini şaşkınlıkla tespit eder ve düzeltme ihtiyacı duyarım. Bir keresinde samimiyetine güvenerek, dedim ki: “Yahu, sen 4 yıl boyunca üniversitede İngilizce öğretmeni olayım diye eğitim aldın. Hocalarınızdan veya öğrencilerden herhangi birisi, İngilizce bir metni sesli olarak sınıfın içinde hiç okumadı mı? Böylece kelimelerin hakkını vererek, doğru telaffuz edebilirdiniz…” Cevabı beni çılgına döndürdü: “Hayır Hocam; bize yazılı metinler verilirdi, biz de onları yazılı olarak ya tercüme eder, ya da metinin içeriğine dönük sorulara yazılı olarak cevap verirdik. Zaten ilk iki yılda ağırlıklı olarak zorunlu olarak İngilizce dışı diğer dersleri gördük…”

Çok acı bir itirafta bulunayım. Okullarımızdaki yabancı dil öğretmenlerimizin önemli bir kısmı, İngilizce konuşulan hiçbir ülkeye gitmemiş, üniversiteden aldıkları eğitimleri ile uygulamaya dönük olarak yabancı dil konuşmasını dahî doğru dürüst beceremiyor ve dolayısıyla çocuklarımıza da iyi yabancı dil öğretemiyor.

Okullarımızda Yabancı Dil Eğitiminin Kalitesi Yetersiz

Bu konuda bir hatırama anlatayım. İstanbul Üniversitesinde doktora öğrencisiyim (1994-1997). Eyyüp Anadolu İmam Hatip Lisesi müdürü, Birlik Vakfında İngilizce/Almanca dersleri verdiğimi öğrenmiş ve benden kendi okulunda da Lise son sınıf öğrencilerine İngilizce dersi vermemi istedi. Memnuniyetle kabul ettim ama buluğ çağında olan erkek öğrencileri zapturapt altına almakta o kadar zorlandım ki İngilizce öğretmekte epey zorlandım. Ben İmam Hatipli öğrencileri halim, selim, uslu ve muti bilirdim. Sınıf, o kadar kalabalık olmadığı halde öğrenciler çok gürültü yapıyordu.

“Neden benim açıklamalarımı sükûnetle dinlemeyip derse aktif katılım sağlamıyorsunuz?” diye sordum bir kere. “Hocam; sen iyi bir öğretmensin ama çok mülayimsin.” dediler. “O da ne demek?” dedim. “Ya Hocam; bırak dövmeyi, sen bize bağırmıyorsun, korkutmuyorsun bile.” dediler. “Peki, diğer öğretmenlerin derslerinde de böyle yaramazlık yapıyor musunuz? diye sordum. Bir öğrencim itirafta bulundu: “Hocam, diğer derslerde biz böyle değiliz. Mümkün değil. Diğer öğretmenlerimiz bize tekme tokat atıyor. Sizin dersinizde biz deşarj oluyoruz.”

Öğrencilere Dönük Eğitim Maksatlı Disiplin Cezaları Pedagojik Yönden Yetersiz

Ben her halükârda şiddete başvurmadan bildiğim bütün pedagojik yöntemlerimi kullanmaya devam etmeye karar verdim. Bir gün yine ders verirken, arka sıralarda oturan iki afacan genç, bir iki kez ihtar etmeme rağmen yaramazlıklarına devem ettiler. “Gelin bakalım benim yanıma. Size bir şey söyleyeceğim” dedim. Onlara şöyle bir öneride bulundum: “Bakın çocuklar. Her birinizin kolunda birer saat var değil mi? Şimdi sessizce dışarıya çıkın, koridorda bekleyin ve tam 10 dakika sonra kendiliğinizden yeniden sınıfa girin. Ben sizi çağırmayacağım. Tamam, anlaşıldı mı?” Neye uğradıklarını bilmeden o iki öğrencim, sınıfı terk ettiler. Sınıfta öyle güzel bir sükûnet oluştu ki kendi kendime “İşte bu. Bu yöntemlerle artık sınıfta yavaş yavaş hâkimiyetimi kurabilirim.” dedim.

Birkaç dakika geçmedi ki, o iki öğrencim henüz 10 dakika dolmadan birden sınıfa girdi. Tam “Hayırdır, ne oldu?” diyecektim ki arkadan okulun müdürü göründü. Müdür, her nedense bana kızmıştı ve sert bir tonla: “Hocam; Sen ne yapıyorsun böyle. Öğrencilerimizi eğitim hakkından mahrum etmişsin. Bunu yapamazsın. Bu Yönetmeliğe aykırıdır.” dedi. Doğrusu aldığım tedbir, öğrencilerimi bilinçli olarak belirli bir süre için eğitimden tecrit edip, böylece kurallara uymayanların toplum hayatından şu veya bu şekilde uzaklaşabileceğini göstermek maksatlıydı. Yönetmeliğe aykırı olduğunu bilmiyordum, onun için kendimi savunmak adına müdür beye şunları söyledim: “Müdürüm. Bunu ben bilmiyordum. Özür dilerim. Ama bir sorun bakalım. Neden bu iki öğrencimi geçici de olsa dersimden men ettim?” Müdür beyin merak etmesini sağlamıştım ve yaşananları kışça anlattım.

Müdür bey, bana “Hocam, bunu bana baştan söyleseydin ya.” derken, bir taraftan çocukların kulaklarını hem çekti, hem de kafalarını birbiriyle şiddetli bir şekilde çarpıştırdı. Hayret, çocuklar, birden robotlaştırılmış bir şekilde sıralarına geçtiler. Sorunun çözümü işte bu kadar kolaydı. Ama çocukların şahsiyetlerini rencide eden bu tarz uygulama biçimlerini yine tasvip edemiyordum. Biraz muziplik olsun, biraz da hukuku hatırlatayım düşüncesiyle müdür beye “Sayın Müdürüm; bunun Yönetmelikte yeri var mıdır?” diye sordum. Müdür bey, bu sorumun karşısında biraz afalladı ve“ Onu şimdi burada karıştırma” deyip sınıfı terk etti. Ben bunun üzerine ‘başarısızlığımı’ ilan etim ve müdür beyden istifamı istedim. Müdür, lise öğrencileriyle zorlandığımı anlayarak, bana ortaokul çağındaki çocuklara İngilizce dersi vermemi istedi. Kabul ettim.

Ağlanacak Halimize Güldüm

Ortaokulun ilgili sınıfına girdiğimde karşılaştığım manzara beni şoke etti. Sınıf tıklım tıklım dolu idi. İçlerinden en uzun boylu olan bir öğrencinin elinde uzunca bir değnek vardı. Sanki bir gardiyan gibi sınıf içinde dolaşıp yaramazlık yaptıklarını düşündüğü kendisinden boyca küçük olan çocukların başlarına bu değnek ile vuruyordu. Hemen müdahale ettim. Meğer sınıf öğretmeni, teneffüslerde ona öyle bir görev vermiş. Sopa olarak kullandığı değneğini elinden aldım ve biraz azarlayarak, derhal oturmasını söyledim. Küçük öğrencilerin gözüne girmiştim. Derse nereden başlayacağımı bilemedim. Seviyelerini tespit etmek için neleri bildikleri sordum. Çok şirin bir öğrenci, hürmeten ayağa kalktı ve “saymasını biliyoruz” dedi. “Tamam o zaman, haydi sen bize İngilizce olarak birden ona kadar bir sayıver bakalım.” dedim. Çocukcağız, büyük bir özgüvenle saymaya başladı. Ben kendimi zor tuttum. Gülsem mi ağlasam mı?

Çocukcağız İngilizce sayıları aynen yazıldığı gibi hatta ondan daha da farklı bir biçimde okuyordu: “Une’e, Tiwo’e, Tire’e; Fore’e, Five’e, Six’e, Sıvın’e…” Her sayının arkasına bir de öyle tuhaf bir biçimde “e” harfini ekliyordu ki, sayılar ister istemez biraz Latinceye, biraz İtalyancaya, biraz da hiç bilmediğim yabancı bir lisana kayıyordu. Hiç istifimi bozmadım. Ciddiyetle dinliyormuş gibi yaptım. Çocuğu mahcup etmemek adına direkt olarak düzeltmek yerine bütün sınıfa hitap ederek, şöyle dedim: “Çocuklar. Bir de şimdi beni dinleyin. Ben de birden ona kadar sayacağım. Bakalım benimkisini beğenecek misiniz?”

Daha “bir” sayısını, İngilizce olarak olduğu gibi, yani olması gerektiği gibi tam telaffuz ettim (Van) ki sınıfta hafiften gülümsemeler başladı, aldırış etmedim “iki” (TU) sayıyı telaffuz ettim, bu sefer gülmeye başladılar, neyse devam edeyim dedim ve İngilizce “üç” sayısının (THREE) ilk iki harfinde TH olduğu için peltekli olarak ‘trii’ dedim. Sınıfın bütün öğrencileri kahkahalara boğuldu. Benim İngilizce sayıları bu şekilde okumam, onların hoşuna gitmişti. Şimdiye kadar herhalde hiç böylesini duymamışlardı. Benim onların bu hâllerine ciddî bir şekilde acıyıp hüngür hüngür ağlamam gerekirken, durumun komikliğinin tesiri altında kalarak, ben de onlarla birlikte güldüm. Bu hadise, benim bir Türk okulunda verdiğim son dersim oldu.

Velhâsıl-ı Kelâm

-          Çocuklarımıza ya hiç İngilizce (yabancı dil) dersi vermeyelim, ya da en iyi İngilizce (yabancı dil) öğretmenleri eliyle adam akıllı öğretelim. Onun için bırakınız herkes bu şekilde İngilizce öğreneceğine hiç öğrenmesin daha iyi, zaman ve insan kaynağı israfı bari olmaz, güzel Türkçe konuşsunlar yeter. Onun için yabancı dil derslerini tercihli yapalım.

-          Öfkeli ve hırçın gençler yetiştiren eğitim sistemimize şefkat ve merhamete dayanan bir disiplin sistemi getirilmelidir. Bu kapsamda terbiyeden en başta sorumlu olan aileler de millî eğitim sistemine entegre edilmelidir. Aile dostu sosyal politikalar olmadan okullarda terbiyeli ve ahlâklı bir nesil yetiştiremeyiz.

-          İdeolojiye dayanan materyalist bir eğitim anlayışından uzaklaşıp, insan ruhunun düşmanı olan tek taraflı şuursuz bir bilgi aktarma yönteminden vazgeçmeliyiz. Tefekkür, eleştiri, tartışma ve karşılıklı müzakere kültürü gelişecek ki ilim de ahlâk şuuru ve sorumluluğu da gelişsin. Bu sorumluluk şuurunu öğrencilerimize veremezsek, ahlâkî ve ilmî tekâmülü de gerçekleştiremeyiz.

-          Sistem sorunumuz var ama iki de bir sistemi değiştirmekle mesele çözülmüyor ki. Kaldı ki biz hangi sistemi nerede ve ne zaman doğru dürüst uygulayıp iyi neticeler elde edebildik ki? Hangi sistem olursa olsun cumhurbaşkanının ifadesiyle eğitim vizyonunun işi insandır, yani eğitimin asıl gayesi, insanı anlamaktan ve anlatmaktan geçer. Öğrencilerimiz, ilk önce kendi ruh dünyalarını anlayacak ki, ruhun ışığı ve tefekkür disiplini ile daha öteleri görebilsin. Bunun içindir ki maneviyat odaklı eğitim sistemimizin oluşturulması elzemdir. Ancak buna dair açık bir madde ben vizyon belgesinde göremedim. 

Prof. Dr. Ali SEYYAR
http://www.mirathaber.com/2023-egitim-vizyonunun-icinde-ne-kadar-insan-egitimi-var-egitimde-2023-vizyon-belgesi-aciklandi-6-5625h.html

 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 980340 ziyaretçi (2019681 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc