Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İÇİN KOŞANLARIN YERİ***
  ENDÜLÜS ARAKAN MEHMET SILAY
 






 



Image result for niçin endülüs'ü görelim mehmet silay'

5J0BCL36hdk
<<<VİDEO  1 TIKLA

purjMyZPERM<<<VİDEO 2 TIKLA








GELECEĞİNİZİ BİLİYORDM
Beni Bir Türk Defnetsin; TUFAN GÜNDÜZ
m2eIjCjAtHw<<<Tıkla

 

Batı Avrupa’nın en uzak ülkesi için yorucu bir yolculuğu göze almaya değer.

Yahya Kemal’e göre zil-gül ve şal ülkesidir Endülüs!

 Turizm geliriyle Avrupanın en zengin dördüncü ülkesi İspanya, sıradan turistler için, yıldız futbolcuları, boğa güreşleri, Sambra, Fado ve Flamenko’suyla cazibe merkezi olabilir.

Ancak bizim için Endülüs gezileri birer Sıla-i Rahimdir.

Bizim Kültür ve tarih gezilerimiz için sekiz asır Endülüs İslam Medeniyetinin ışıl-ışıl aydınlattığı bu memleketin özel önemi var.

Ümmetin unutulmaz hatıraları var.

Dünyayı aydınlatan üniversiteleri var.

Yıkanma-taharet kültürünün dahi olmadığı Avrupa gibi bir kıt’aya Aydınlanma çağını ve Rönesans’ı kazandıran ilmi donanımı var.

İslam dünyasında Avrupalının tarif ettiği bir “Orta Çağ” yoktur.

Kurtuba Üniversiteleri, Kahirede eğitim veren El Ezher ve Bağdattaki Nizamiye Medreselerinden önce kurulmuş ve çağı sürükleyen atılımcı ve araştırmacı bir eğitim sistemi geliştirmiş. Birleşik Krallığın işgalinden sonra ortasındaki kırk sütunun kaldırılarak kiliseye dönüştürüldüğü için Meskito-Katedral olarak anılan dünyanın en büyük üç camisinden biri olan Kurtuba camii 785 yılında inşa edildi.

Şehrin düştüğü 1236 yılına kadar tam dört asır hem ibadethane hem de eşsiz bir eğitim kurumu ve müstesna bir ilim merkezidir.

Irakta Samarra, Suriyede Mescid-i Emevi ve Avrupa kıtasında Kurtuba Camii Dünyanın en büyük üç mescidinden biri sayılırdı.

Tavaiful Müluk (Emirlikler-Beylikler) döneminin başladığı 1031 yılına kadar Kurtubanın şehir nüfusu beş yüz bin idi.

Başta Arapça olmak üzere yedi dil serbestçe konuşulurdu. Müslüman, Hırıstıyan, Yahudi ve Mitra inancına bağlı olan halk birlikte güven içinde yaşardı.

Kurtubada 700 cami, 300 hamam ve 70 kütüphane vardı. Avrupanın en önemli kültür merkeziydi. Şehrin dışına kadar taşan ve hayat kalitesini yükselten taş kaplama yollar vardı. Dar sokaklar ve geniş yollar sabahlara kadar bütün gece aydınlatılırdı.

Kurtubadan asırlar sonra bile Paris ve Londra’da tek sokak lambası yoktu. 

 Granada şehrinde, Siera Nevada-Karlı Sıra Dağlara bakan Elhamra sarayı neyse, Kurtuba’da Siera Moreno-Esmer sıra Dağlar üzerinde kurulu olan Medinetuz-Zehra adlı saray, şehir devletlerinin idari merkezleriydi.

Kurtuba üniversiteleri yani medreseleri Asya, Avrupa ve Afrikadan gelen öğrencileri eğiten birer aydınlanma ocağıydı. Kurtuba Kütüphanelerinde 400 bin el yazması kaynak eser vardı.

Tavaif-ul Müluk’un başladığı 1031 tarihi, Endülüs İslam Medeniyeti için sonun başlangıcıdır. Tavaif-ul Müluk döneminin başlamasıyla Müslümanlarla Hırıstıyan krallıklar arasındaki güç dengesi bozuldu. Bu tarihten itibaren 13 adet – bir kavle göre 25 emirlik-birbirine rakip Müslüman şehir devleti ortaya çıktı.

Ancak Endülüs Emevi Devletinin Başkenti Toledo 1085 yılında işgal edilince merkezi otorite tam anlamıyla ortadan kalktı.

Müslüman beylikler ilim adamlarının uyarılarına rağmen, geçici dünya saltanatı uğruna Hırıstıyan krallarla birlik olup komşu Müslüman şehre saldırdılar. Hırıstıyan krallara borçlandılar. Mesela Kastil krallığı Müslümanlar arasındaki geçimsizliği tahrik etti ve rekabete dönüştürdü. Beylikler kabile ve kavmiyet asabiyeti, toprak gaspı ve iktidar hırsıyla komşu şehir devletine saldırınca karşılıklı zayıf düştüler. Zayıf düşen emirleri Katolikler haraca bağladılar.

Müslümanlarda fetih ruhu dünyalığa tahvil olunca Endülüste tarihin akışı değişti.   

Sekiz asır süren Endülüs İslam Medeniyeti 1492 yılında son İslam emirliği olan Granadanın düşmesiyle sona erdi. Fakat engizisyon, göç, işkence ve zorla hırıstıyanlaştırma baskılarına rağmen Müslüman varlığı 1610 yılında sona erdi.

Halifeden yoksun ve başsız bırakılan İslam âlemi üzerine Haçlı saldırıları aralıksız sürmektedir. Bugün dahi Irak, Suriye, Afganistan, Filistin ve Libya’da devam etmektedir.

Resmi ideolojinin başlattığı Ulus Devlet projesi ile Memleketimizi ve bizi bölmeyi hedefleyen kavmiyetçiliğin doğurduğu Mikromilliyetçilik fitnesi, derin devlet tarafından kurulan siyasi partilerle körüklenmektedir.

Bu tuzağa düşmeyeceğiz!

Siyasi, iktisadi ve kültürel dinamizmimizi yenileyerek güçlendirmek zorundayız.

Atılımcı Müslüman Aydınların görüşü: Birlik ve beraberlikten yana fikir üreten Yaygın Eğitimin kitleleri kitap ve dergi yayınlarıyla uyarması, sohbet, seminer ve tanıtım gezileriyle sürdürmesi şarttır.

ENDÜLÜS’e Tarihten ibret almak için gidiyoruz.

Allah vatanımızı “Türkendülüsya” olmaktan korusun!

























Endülüs ve Cebelitarık

Dr. Mehmet SILAY

 

05 Ekim 2016

Cebelitarık, Tarık dağı yahut Tarık kayası da denir. Saf kalkerden oluşan yekpare ve bir kayalıktır. Sahilden yani sıfır irtifadan birden 425 metre yükselen devasa bir kayadır. Yine Cebelitarık İspanya’nın Güney sahilinde ve adı geçen kayanın eteklerinde kurulu bir kasabadır. Avrupa ile Afrika’yı birbirinden ayıran boğaz.

Bu dev kayanın oturduğu sahiller, gaza ruhuyla ve bir daha dönmemek üzere gelen Endülüs fatihi Tarık bin Ziyad’ın gemileri yaktığı yerdir. Karaya çıktığı 711 yılında üzerine çıkarak fetih ordusuna tarihi konuşmayı yaptığı mekândır. Arap Edebiyatının ölümsüz eserleri arasında zikredilen hitabe “Ye eyyuhennes, el aduvvu emamekum, val bahru varaekum! Eynel Mefer?” cümlesiyle başlar. “Karşınızda düşman, arkanızda deniz, kurtuluş nerdedir?”

Kuzey Afrika valisi Musa bin Nusayr’in azatlı kölesi Tarık bin Ziyad, 711 yılında yedi bin kişilik ordusuyla çıktığı ve askerî karargâh olarak kullandığı bu stratejik önemi olan çevreyi İslam tarihçileri Cebel-i Tarık diye adlandırır.

Asırlarca Cebel-i Tarık sahilini oluşturan geniş koy, her cins gemi için güvenli bir sığınaktır.

Dünkü Cebelitarık
Endülüs Müslümanları ne zaman sıkıntıya düşse Kuzey Afrika’dan yola çıkan askerî ve lojistik yardımlar daima Cebelitarık üzerinden gelmiştir.

1160 yılında Muvahhid hükümdarlarından Abdulmü’min Hıristiyan baskınlarına karşı, karargâh ve kışla olarak kullanmak üzere Cebelitarık eteklerine surlarla tahkim ettiği bir şehir kurdu. Ancak rekabete dayalı asabiyetle İbni Merdeniş Hıristiyanlardan da yardım alarak Cebelitarık’a saldırdı ve Endülüs’ün doğusunda toprak kazandı. Bu gücünü göstermek isteyen bir taciz saldırısıydı. Mağrib-i Aksa’da yani Fas-Marrok’ta bulunan Muvahhid hükümdarı bu tehdide karşı ordusuyla Endülüs’e geçti. Cebelitarık’ta bulunan şehre yerleşti. Hem saldırgan Kastilya ve Portekiz’e hem de işbirlikçileri İbni Merdenişe karşı seferler düzenledi. Ancak Muvahhidler yıkılınca Katoliklerin Endülüs Müslümanlarına karşı baskıları artmaya başladı.         

Endülüs’te yalnız başına kalan Beni Ahmer, Birleşik Krallığın hükümdarı Fernando’nun şehri kuşatma girişimlerinde Kuzey Afrika’da Muvahhitleri yıkan Meriniler’den yardım istemek zorunda kalıyordu. Meriniler Endülüs’e geçtiler. Cebelitarık ve Medinetu’l-fethi karargâh olarak kullanıp Granada’yı Hıristiyanlardan korudular ve cihad yaptılar. Fakat bir süre sonra Granada Emiri ile Merini hükümdarı Ebu Yusuf’un arası açıldı. Bu sefer de Granada Emiri Merinilere karşı Kastilya Kralı onuncu Alfonso ile anlaşma yaptılar. İşte bu çarpık ittifak Merinilerin Endülüs’e geçişini engelledi. Fakat Kastilya Kralının Rekonkista eylemini yani Endülüs topraklarını işgal projesini engelleyemedi.  

Kastilya Kralı 1309 yılında ani bir baskınla Cebelitarık’ı işgal etti. Granada Emiri Muhammed İsmail mecburen diplomatik girişimlerle arayı düzeltti ve Merinileri yardıma çağırdı. 1333 yılında Meriniler ordusu Endülüs’e geçti ve Cebelitarık’ı tekrar Kastilya Kralının işgalinden kurtardı. Cebelitarık 1410 ile1462 yılına kadar Granada Emiri Nasrilerin/Beni Ahmer hanedanının elindeydi. Ancak Müslümanların dağınıklığı ve hiç durmayan Rekonkista yürüyüşü sonucu Hıristiyan birleşik kuvvetleri-Kastilya öncülüğünde 1462’de Cebelitarık’ı zapt etti.

İşte bu tarih, Endülüs Müslümanlarının Mağriple irtibatlarını sağlayan en önemli stratejik noktayı kaybettikleri gündür. Cebelitarık’ın kaybından sonra Mağrib’den muhtaç olduğu yardımı alamayan Endülüs şehirleri birer birer kaybedilmeye başlandı. 1492 yılında İber Yarımadası’nda bulunan Endülüs’ün son Müslüman kalesi de düşünce Endülüs’te İslam hâkimiyeti son buldu.

Bugünkü Cebelitarık
Endülüs’e yaptığımız her kültür gezisinde otobüsle Tarık kayasına iner ve gemilerin yakıldığı sahillerde hüzünle dolaşırız. Yamaçlarında güneş panelleri, tepelerinde de dev pervanelerle rüzgâr enerjisi üretilen Cebelitarık’ta mola verir, hatıra fotoğraflar çekeriz. 

Cebelitarık’ta dünya basınına yansıyan olayları hatırlıyoruz. Bundan otuz yıl önce Akdeniz’le Atlas Okyanusu’nu birbirine bağlayan Cebelitarık Boğazı’nda Fransız araştırmacı Kaptan Kusto, gemisi Kalipso ve asistanlarıyla birlikte deniz dibi araştırmaları yaparken iki deniz arasında şeffaf bir membran/bir perde tespit ediyor. Hayret ettiği bu buluşu notları arasına kaydediyor. Bir gün Paris’te arkadaşı, “Kur’an ve Bilim” kitabının sahibi Moris Bukay’a bir sohbet toplantısında şahid olduğu olayı anlatıyor. Bugüne kadar böyle bir bilgiye hiçbir kaynakta rastlamadığını söylüyor.

Moris Bukay’ın yaptığı açıklamalarla Kaptan Kusto sarsılıyor.

“Bu bilgi Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an’da var!” diyor. Rahman Sûresi’nin 19, 20 ve 21. Ayet-i kerimelerini açıp O’na okuyor. 

“Rabbiniz iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Ama aralarında bir engel vardır, birbirlerine karışmazlar. Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?”

Moris Bukay’ın bu açılamalarından sonra Kaptan Kusto’nun Müslüman olduğu rivayet edilir. 

Cebelitarık sahillerinden ve Batı Avrupa’nın en uzak tepelerinden karşı yakada yükselen Atlas dağlarını seyretmek mümkün.

1704 yılında İngiltere ile İspanyol donanmaları arasındaki savaştan sonra Cebelitarık İngilizler tarafından işgal edildi. Şimdi tam üç asırdan beri Cebelitarık dağının çevresinde dar bir alan İngiliz sömürgesidir. İngilizler bu daracık bölgeden boğaz trafiğini yönetirler. Cebelitarık tıpkı Dubai gibi dünyada reexport ticaretin en yoğun yapıldığı yerdir.

Cebelitarık’ın İslam tarihinde pek hazin bir yeri vardır. 1492 yılında İber Yarımadası’ndaki son İslam kalesi olan Granada düştükten sonra 

Müslümanların zorla Hıristiyanlaştırma ve asimilasyon girişimine karşı ülkeden sürülen Endülüs Müslümanları (Moriskolar) Kuzey Afrika’ya geçmek için Cebelitarık’ta gemilere bindirildiler. Müslümanların sekiz asır önce davet edildikleri İber Yarımadası, ezilen halka yardım için gelip ilk ayak bastıkları Cebelitarık toprakları idi. Yine sekiz asırlık yurtlarından sürülürken ayrıldıkları son Endülüs toprağı Cebelitarık oldu. 

Vatikan’ın yönettiği Rekonkista projesi asırlara yayılarak devam etmektedir. Zor günlerimizde İngilizler tarafından silahlandırılıp üzerimize salınan Yunan ordusunun Ankara-Polatlı’ya kadar katliam yaparak geldiklerini unutmuyoruz. Sırplara söyletilen “No Adriyana do İrana neçe bite Müselmana/Adriyatik kıyılarından İran sınırına kadar bir tek Müslüman kalmayıncaya kadar kazınacaktır” parolası Müslüman Bosna üzerinde pratize edilmektedir.  

Üzerinde yaşadığımız vatanın-memleketin bir gün Türkendülüsya olmaması için Anadolu Müslümanlarının tedbir alarak, Endülüs tarihini doğru okuyup ondan ders çıkarmaları elzemdir, şarttır, farzdır.




Rekonkista ve Yerli Devşirmeler

Rekonkista ve  Yerli Devşirmeler

Dr. Mehmet SILAY

 

29 Temmuz 2016



İspanyol dilinde Rekonkista; yeniden ele geçirme, yeniden fetih demektir.

Kuzeydeki dağlık bölge hariç İber Yarımadasının dörtte üçüne hâkim olan Endülüs Müslümanlarına karşı gerçekleştirilen Vadi Leke Muharebesi’nden sadece dört yıl sonra teorik olarak başlatılan Rekonkista tam sekiz asır sonra hedefine ulaşmıştır. Bir varlık ve yokluk mücadelesi olan Vadi Leke, Endülüs’ün Bedir Savaşı’dır. 

Son İslam kalesi olan Granada’nın zaptını Vatikan İstanbul’un rövanşı olarak kutlamış. Bir buçuk milyon nüfuslu fakat dağınık ve bir diğerine rakip olarak yaşayan Müslümanlar zayıf düşmüş ve sürgün edilmişler,  tehditle din değiştirmeye zorlanmışlar. Direnen Müslümanlar işkence görmüş, müebbet hapse mahkûm edilmiş veya şehir meydanlarında bir dal çıra gibi yakılmışlar.

Endülüs’te 1031 yılında merkezi idarenin sona erip, beylikler-şehir devletleri yani Mülûkü’t-Tavâif döneminin ilk işgal edilen şehri, başkent Toledo-Tuleytula olmuştur. Sonra da Birleşik Krallık ordusu tarafından Müslüman Endülüs’e karşı Rekonkista sabırla devam etmiş. Her asırda iki-üç beylik Birleşik Hıristiyan krallığının eline geçmiş. Sıranın kendilerine yaklaşmakta olduğunu gördükleri halde kabilecilik, aşiretçilik, kavmiyetçilik fitnesiyle soy-boy-hanedan takıntısı ve dünya muhabbeti tuzaklarını aşamamışlar Müslümanlar.

İbretlik bir olaydır; on ay boyunca Hıristiyanlarca kuşatılan Toledo’ya hiçbir Müslüman beyliği yardım etmiyor. Yönetici olan emirlerin dünya hırsı ve basiretsizliği güç dengesini Endülüs Müslümanları aleyhine bozuyor. 

Müslümanlar, Katalan yönetimine razı olan Müslümanlara Deccal’dan bozma Müdeccen dediler. Mecburen Hıristiyanlığı kabul edip vaftizden geçenlere de Katolikler domuzcuk-domuz yavrusu yahut yeni Hıristiyan anlamında Morisko2 dediler. Yani zorla İslam’ı terk etmiş gibi görünenlere gizli Müslüman-Morisko dediler. Moriskolar dışarıda Hıristiyan, içerde-evlerinde Müslüman’dılar.

Birleşik Hıristiyan Krallıklar, Müslümanlarla yaptıkları hiçbir anlaşmaya sadık kalmadılar. İşgalden sonra, sırayla camileri, hamamları ve kütüphaneleri birer birer yıktılar. Müslüman mezarlıklarını tahrip ettiler. Sahipsiz ve savunmasız kalan Endülüs Müslümanlarına ne Kuzey Afrika Müslümanları, ne Mısır ve ne de Osmanlı sadra şifa olacak bir yardımda bulunamadılar.  

Katolikler, karşılarında İslam’ın simgesi olan başörtülü kadınları gördüler. Başlangıçta insaflı rahipler “İkna Odaları” kurdular. Müslüman hanımlara nasihat ederek başörtülerini açmalarını tavsiye ettiler. Bu uygulama asırlar sonra bizim üniversitelerimizde uygulanan “İkna Odaları” ile benzerlik gösterir. 

Başörtüsünün Allah’ın (c.c.) emri olduğunu bilen ve inanan Endülüslü Müslüman hanımlar rahiplerin çabalarını boşa çıkardılar. Bu sefer de günümüz Türkiye üniversitelerinde ve çalışma alanlarında rektör, kaymakam ve müdürlerin kişisel inisiyatifiyle dayatıldığı gibi yönetmelik benzeri bir emirnameyle kılık-kıyafet yasağını dayattılar. Müslüman kadınların direnişleri yirmi-otuz yıl bu başörtüsü yasağını erteletti. Kral Fernando ve Kraliçe Isabel, Endülüs Müslümanlarına karşı engizisyon mahkemesi, müebbet hapis, işkence ve sürgünleri Vatikan’ın sunduğu Kataşizm adına yapıyorlardı. 

“Peki, Türkiye’de engizisyon benzeri İstiklal Mahkemeleri, bir dönem Kur’an-ı Kerim eğitiminin yasaklanması, Ezan-ı Muhammedî’nin on sekiz yıl Türkçe okunması, bir dönem Hac yasağı, belli yaşın altındaki çocuklara Kur’an-ı Kerim öğretmenin kanunla yasaklanması, Kur’an kurslarının topyekûn kapatılması, Başörtüsüne karşı tarihte görülmemiş bir kinle savaş açılması, Müslüman halkımızın devletin değil rejimin emriyle Allah’ın (c.c.) emri arasında tercihe zorlanması, toplumun ekonomik, sosyal ve ahlakî açıdan bunalıma girmesi ve iç barışı bozma pahasına Endülüs benzeri bir Rekonkista projesi sürdürülmüştür. Batılılar bu zulmü kendi adlarına, bizim yerli devşirmeler ise Batılılar adına bu görevi üstlendiler. Anadolu’da yaklaşık bir asırdır yürütülen ve 28 Şubat’ta Postmodern -Ergenekon cuntasının tezgâhladığı- Darbeyle yeni bir şekle bürünen Anadolu’yu İslam’dan arındırma girişimi, Emperyalistler hesabına iş tutan yerli devşirmeler -yerli lejyonerler- Anadolu Rekonkista’sını kendilerine iktidar garantisi sağlayan yabancılar adına yapıyorlar.”       

On beşinci asrın sonlarında Granada çarşısında bir Müslüman kadının başörtüsünü Katolikler tarafından zorla açma teşebbüsü üzerine esnaf ayaklandı. Çatışma Katolik-Müslüman çatışmasına dönüştü. İki taraftan da çok sayıda ölenler oldu. Yeni ordu birliklerinin şehre sevk edilmeleri ile çok sayıda Müslüman tutuklandı. Başörtüsü Katoliklerin gözünde İslam’ın simgesiydi. Çünkü Moriskoların -gizli Müslümanların- hanımları başörtüyü çıkartmadılar. Beşinci Carlos ile İkinci Filip, örtünme yasağını en sert cezalarla uygulamaya koydular. Nihayet kılık-kıyafet yasağını kanunlarla kökünden hallettiler. Yıllarca gererek, kırbaçlayarak, askıya alarak, kazığa oturtarak, mızrakla ve bıçakla öldürme tarzlarını deneyen Katolikler, bugün resmî açıklamalarıyla Kurtuba’nın merkezinde bir İşkence Müzesi kurmaya utanmayacaklar! Her yıl Endülüs’ün düşen şehirlerinden birinde dininde kesin tavır koyan Müslümanlardan birkaçı şehir meydanlarında ibret-i âlem için yükselen çığlıklar arasında yakıldılar. 

1610 yılında İber Yarımadası’nda sekiz asır yaşayan Endülüs Müslüman medeniyetinden geriye bir tek Müslüman kalmadı. Buna rağmen Endülüs’te Müslümanların kökünü kazımak için Vatikan emriyle kurulan Engizisyon mahkemeleri ancak 1860 yılında kapatılmıştır. Fakat geçen asırlara rağmen Vatikan’ın ve Katoliklerin korsan mezheplerinden Masonik Snt. Jan. Tapınak ve Hospitaliyer kuruluşlarının hesapları tersine döner. Çünkü  “keser döner sap döner, bir gün hesaplar döner!” Hesaplar da Mevla’nın dilediği gibi dönmüştür. 

Bugün İspanyol tarihçilerine göre: “Endülüs İslam Medeniyeti, İberya Tarihinin parlak bir dönemidir!” 

Köklerini arayanlar devlet arşivlerinden ziyade kilise sicillerine giriyor ve asıllarını buluyorlar. Berberî ve Arap asıllı ilk Endülüs fatihlerinin torunları şimdi “Elhamdülillah Müslümanım!” diyebiliyor. Türkiye’den Endülüs’e gelen gezginler bir 
Vizigot yahut Hispano-Romen imamın arkasında namaza durabiliyor. Endülüs’ün hemen her şehrinde bir “İslam Kültür Merkezi-Centro İslamik” vardır. Yükselen minareleriyle camiler ve mescitlerde beş vakit secdeye varmak mümkün. 

Yaşlıların ekseriyette olduğu, kırk dört milyon nüfuslu İspanyada; yüzde beş Müslüman, yüzde on iki ateist, yüzde üç animist ve geriye kalan yüzde seksen ekseriyet de kiliseye soğuk-dargın Katoliklerden oluşuyor. Yüzde beşlik oran Endülüs’te iki milyon Müslüman’a tekabül ediyor. Bugün İspanya genelinde iki milyon Müslüman kardeşimiz yaşamaktadır. Asırlarca Kur’an-ı Kerim ahkâmının-egemenliğinin sürdüğü Daru’l-İslam olan Endülüs’e daha sık gitmeli ve kardeşlerimizle kucaklaşmalıyız.    


Dipnotlar
1. Endülüs döneminde İber Yarımadasındaki Hıristiyanların, Müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırma amaç ve çabalarına verilen ad.
2. 1500’lerde Endülüs tamamen yok edildikten sonra Müslümanların ve Yahudilerin İber yarımadasından sürülmesi üzerine vatanları İspanya ve Portekiz’den ayrılmamak için Hıristiyanlığa dönen Müslümanlara verilen ad



Endülüs’te Müslüman-Yahudi İlişkileri
Endülüs’te  Müslüman-Yahudi  İlişkileri
Dr. Mehmet SILAY
 
03 Kasım 2016
Yahudilere yardım, Tarık bin Ziyad’ın Endülüs’e çıkış sebeplerinden biridir. 
1492’de Müslümanlar Endülüs’ü terk ederken; Granada Emiri Abdullah Sağir, Kral Fernando ile yaptığı anlaşma metnine yine Yahudi halkın can, mal ve temel insan haklarına saygılı olunacağına dair teminat maddelerini kaydettirmeyi unutmadı. 
Katolik Konsili’n aldığı bir kararla ülkenin en zengini olan Yahudiler köle sınıfına düşürülmüştü. Yerli Hispano-romen halk ağır vergilerle iyice yoksullaştı, muhtaç ve fakir düştüler. Ölen kral Vizitsanın iki oğlunun saltanat hakları Komutan Rodrigo tarafından gasp edilmişti. Fransa istenen yardımlara kayıtsız kalmıştı. Ancak Kuzey Afrika Müslümanları İber Yarımadası’ndan yükselen bu imdat çığlığını cevapsız bırakmadı.
711 yılında gerçekleşen Vadi Lekke muharebesini kazanan Tarık bin Ziyad, bir emirnameyle Yahudilere haklarını tekrar iade etti. Müslümanların egemenliğinde özellikle Granada şehrinde kalabalık Yahudi cemaatiyle Katolikler birlikte yaşardı. Fetih ordusu zaferden sonra üç kola ayrılarak ülke içinde ilerlemeye başlamıştı. Malaga ve Granada’yı almak için görevlendirilen birlikler civar yerleşim alanlarındaki Yahudileri de Granada’ya getirip yerleştirdiler. Hatta Granada şehrinin iç güvenliğini ve dışa karşı savunmasını az sayıdaki Müslümanlarla birlikte kalabalık Yahudi cemaatine bıraktılar.
Kuzey Afrika’nın güçlü ve kalabalık bir Berberî kabilesi olan Ziriler, daha Tavâif-i Mülûk döneminden önce, takviye olarak taze Müslüman topluluklar halinde Yarımada’ya geldiler. Ziriler Granada’yı merkez edindiler ve şehirde imar faaliyetlerine giriştiler. Granada nüfusu çevreden katılanlarla artmaya başladı. Ticaret ve tarımsal üretimle şehirde refah ve hayat standardı yükseldi. Camiler, kütüphaneler, hanlar-hamamlar, pazarlar, sosyal fonksiyonu olan binalar inşa edildi. Yollara kilometrelerce taşlar döşendi, köşe başlarına çeşmeler dikildi. Açılan medreselerle çevreden Granada’ya öğrenci çekmeye başladı. Ancak Emir Habbus’la çok farklı bir döneme girdi. Emir Habbus, şehir surlarını yani Granada’yı kuşatan yüksek şehir surlarını onardı ve tahkim etti. Bugünkü El Hamra Sarayı’nın bulunduğu tepe, Kolina Roha üzerinde El Kasr-El Hamra-Kraliyat sarayını yaptırdı. Emirin, Yahudi veziri Samuel de; El Hamra Sarayı’nın en geniş avlusuna çevresinde on iki aslan heykelinin yerleştirildiği havuzlu salonu yaptırdı. On iki aslan, on iki Yahudi kabilesini temsil etmektedir.  
Emir Habbus, sade hayatı seven sufi mizaçlı bir insandı. Bir kararla bütün devlet işlerini bilge bir diplomat olan Yahudi vezir Samuel’e (İsmail’e) bıraktı. Sınırsız yetkilerle donatılan vezir Samuel, çevresindeki rakip Müslüman emirlikler ve kuzeydeki Hıristiyan şehir devletleri arasında, denge politikasıyla kırk yıl Granada’yı başarıyla yönetti.       
Emir Habbus’un vefatından sonra yerine geçen oğlu Badis; 1038’den 1073 yılına kadar tam otuz beş yıl süren hükümdarlığı döneminde, Granada halkının hayatını kolaylaştıran ve refah seviyesini artıran bir yönetime imza attı. Ancak Emir Badis de babasının yaptığı gibi kendisine vezir olarak Samuel’in oğlu Josef’i (Yusuf’u) tayin etti. 
Bu dönemde Darro nehri üzerine köprüler yapıldı. El Hamra Sarayı’nın üzerinde bulunduğu Sebika tepesini (İspanyolcası Kolina Roha tepesini) surlarla tahkim etti. Ancak vezir Josef, babası gibi sadık bir insan değildi. Kendini tek adam/vazgeçilmez adam olarak görüyordu. Devlet adamına yakışmayan hareketlerde bulunuyordu ve kibirle Müslümanlara karşı ölçüsüz/hakaretamiz konuşuyor ve ihanete kalkışıyordu. 
Pinti Yahudi mizacına rağmen, kaynaklara göre vezir Josef devlet kesesinden çok müsrif bir insandı. Lüks ve eğlenceyi severdi. Şahsî hırslarına yenildi. Maksadı Granada’yı satma pahasına Endülüs’te bir Yahudi devleti kurmaktı. Emir Badis’in veliahdı olan biricik oğlunu bir entrika ile 
öldürttü. Emir Badis’in rakibi olan Meriye emiri ile gizlice görüştü. Projesine göre, Granada’yı Ona teslim etmeye karşılık, kendisi de stratejik sahil kalesi olan Meriye şehrine sahip olacaktı. Meriye’de bağımsız bir Yahudi devleti kurup, kral olarak başına geçecekti. Fakat Vezir Josef’in planı ayağına dolaştı. Josef, boşboğaz ve nankör bir insandı. Müslümanların bulunduğu ortamlarda bile, onların aleyhinde konuşuyor ve Kur’an-ı Kerim ayetleriyle alay ediyordu. Yahudiliğin doğru ve asıl; İslam’ın ise sahte bir din olduğunu saygısızca ilan etmekten utanmıyordu. Vezir Josef’in bu aleni hainliğini içlerine sindiremeyen Granada’nın Müslüman Arap ve Berberî halkı isyan ettiler. Yahudi muhafız birlikleri üzerine hücuma geçen halkla Yahudiler arasında günlerce kıyasıya çarpışmalar oldu. Çatışmalar sırasında Granadalı meşhur Arap şair Ebû İshak’ın teşvikleriyle fitnenin başı olan vezir Josef öldürüldü. Çatışmalar sona erdiğinde ise iki yüz Müslüman ve üç bin civarında Yahudi öldürülmüştü.
Murabıtlar ve Muvahhitler döneminde Granada daima bir askerî üs ve Haçlı saldırılarına karşı Müslümanlar için askerî garnizon olmuştur. 1212 yılında Muvahhitlerin, Haçlılara mağlup olduğu İkap bozgunundan sonra uzun yıllar Endülüs’te tam bir otorite boşluğu yaşanmıştı. Ancak Nasrî/Beni Ahmer hanedanının 1238’de Granada’ya hâkim olmalarıyla Granada’nın yeniden yükselişi başlamıştır. 
1492 yılında Granada’yı terke mecbur olan Emir Abdullah Sağir, Kral Fernando’dan, Yahudilerin temel insan haklarının korunması için yazılı teminat almıştı; ancak yazılı anlaşma metinlerine rağmen Yahudiler resmen Endülüs’ten kovuldular. Fakat bu sefer de Avrupa’nın hiçbir ülkesi onları mülteci/sığınmacı olarak memleketlerine kabul etmedi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, can telaşına düşen Yahudilere hâmilik etti ve onları gemilerle getirip Selanik, Bursa, İstanbul ve İzmir’e yerleştirdi. 








Arakan - Asya’daki Endülüs-
02.11.2017
Dr. Mehmet Sılay

Arakan Müslümanlarıyla ilgili yılar önce katliam, sürgün, işkence ve mescitlerinin yıkılarak yerine Budist tapınaklarının yapıldığı haberlerini okur ve üzülürdük. Arakan meçhul bir memleketti bizim için.





 

Hür dünyaya kapalı bir memleketti Myanmar. Uzaktı, Ulaşılması zordu. Baskıcı ve zorba sistem içinde ne kendi vatandaşlarının, ne de yardıma gelen yabancı aktivistlerin can güvenliği yoktu. Haziran 2012 tarihi yeni bir zulüm dalgası yine Arakan Müslümanlarının başında patladı. Görünüşte bir yıl önce askeri yönetiminden parlamenter rejime geçmişti. Fakat Myanmar devlet başkanı emekli general, Başbakan da Nobel ödüllü bir general kızıydı.

 

Mao’dan destek alan ve Komünist cunta tarafından başlatılan Müslüman düşmanlığı ülkenin gerçek yerlileri ve gerçek sahiplerine karşı “yabancı” muamelesi yapmayı bir devlet siyaseti olarak hayata geçirdi. Müslümansız bir Myanmar da fanatik, kışkırtılmış ve silahlandırılmış Budist militanların hedefiydi.

 

Yıllar önce anlaşmak maksadıyla silahları toplanan Müslümanların artık ne sivil-diplomat ne de silahlı direnişçi liderleri vardı. Son bir ayda bin Arakan Müslümanı öldürüldü, evleri yakıldı, tutuklananların akıbetleri bilinmiyor. Her şeyini bırakıp can havliyle nehir kıyısına ulaşabilenler bulabildikleri kayıklarla Bengladeş sahillerine çıktılar. Can güvenliği yokluk ve yoksulluğa tercih ediliyordu. Bengladeş de binlerce fakir, evsiz ve yoksullarla doluydu.

 

Arakan mülteci kamplarında açlıktan ölümler başlamıştı.

 

Ramazan ayının ortasında vakıflar ve İnsani yardım kuruluşları arasında Yardımeli Derneği gönüllüleri Güney-doğu asyanın bu en uzak ülkesine, gücünü milletten alarak yola çıktılar. İlk durağımız T.C. Büyükelçiliği, sonra da Türkiye –Bengladeş İş adamları derneği başkanı oldu. Tavsiye ve Tecrübelerinin hizmette başarımızın rehberi olacağını bilemezdik.

 

Arakan Mülteci probleminin iki çözümü vardı.

 

Önce İnsani Yardım. Yani Myanmar zalimlerinden canını kurtarıp Bölgeye ulaşabilen Arakan Müslümanlarının açlıktan ölmemesi için İnsani Yardım. Yani Gıda, sağlık ve hijyenik çevrede Barınak yardımı.

 

İkincisi de Siyasi Yardım. Yani Arakan Müslümanlarının kendi vatanları olan Arakanda can güvenliği içinde diğer altmış ayrı etnik gurupla kanunlar karşısında eşit hak ve özgürlüğe sahip olarak yaşamalarıydı. Bu sorun uluslar arası müdahaleyi gerektiriyordu. İlk girişimi de elhamdulillah, Arakan Müslümanları için Myanmara gelmeler ve görüşmeler yapmalarıyla, Türkiye dışişleri bakanlığı yaptı ve ilk adımı attı. Şimdi ne siyasi ve ne de askeri liderleri olmayan Arakan halkı ya Raunda uygulaması gibi BM askeri güvencesinde Arakana dönecek ve özgürce eğitim ve yaşama hakkına sahip olup kısa zamanda toparlanacaklar. Ya da Endonezyanın Timor adaları örneğinde olduğu gibi özel statüye sahip olacaklar.

 

Bizim Yardımeli Derneği olarak gayretimiz İnsani yardımları kapsıyordu.

 

Arakan partner kuruluşlarla birlikte kriz bölgesinde, gece-gündüz demeden alan taraması yapıp acil hayati ihtiyaçları yerinde tespit ettik. Resmi bürokratik engellere rağmen müseccel ve gayrı müseccel Arakan mülteci kamplarına girdik. Arakan yetimlerinin ekseriyeti oluşturduğu yetim mekteplerine girdik.

 

Açlıktan ölümlerin başladığı kamplarda acil ihtiyaç Gıda idi. İlk çırpıda 6500 haneye birer aylık acil gıda yardımını kapı kapı dağıttık. Müseccel Mülteci kamplarında sağlık taraması yaparak ihtiyaç sahiplerine semptomatik ilaçlarını takdim ettik. Mektebi Huffaz ve Eytam’larda altmış hisse kurban kesip dağıttık.

 

İçinde çoluk-çocuk sekiz-on kişinin yaşadığı, muson yağmurlarında veya bir fırtınada savrulup yıkılacak Kümes irisi haymeleri-Muhayyemleri astar-muşambalarla güçlendirdik. Yeni göçlerle sayıları artan Mülteci kamplarına su kuyuları açtık. Arakan Yetimleri için yurt ve okul inşaatları, hastaneler ve camiler Bengladeş topraklarında yapılacak kalıcı eser programına alınıyor. Ancak asıl kalıcı eserlerin Arakan Müslümanları için nehrin karşı yakasında yapılacağı umuduyla mucahitler ve muhtaçlara maddi yardımı Arakanlı partner kuruluşumuz eliyle gönderdik.

 

Yardımlar geçici-paliyatif değil devamlı olmak zorundaydı.

 

Bugün Camilerinde 1902 Dersaadet baskılı hutbeleri okunan, Sultan Abdulhamide dualar edilen Arakan, Sultan Reşatla başlayan Balkan Harbi ve Çanakkale Savaşında bize maddi yardımlarını para ve silah olarak göndermişlerdi. İngilizlerin Birinci Dünya savaşı sırasında önce Çanakkale sonra da Irak cephesi ve Kanal savaşında esir aldıkları 1500 Mehmetçik’i demiryolu işçisi olarak Burmaya getirdiklerini askeri arşivlerden okuyoruz. Çalıştırılırken aşırı yorgunluk, kötü muamele ve hastalıktan vefat etmişler. Sakatlanan veya dönüş umudunu kaybeden bir kısım Mehmetçik de yerli Müslüman hanımlarla evlenip Burmada kalmış. Bugün iki Osmanlı şehitliği bizlerden ilgi ve bakım istiyor. Fatihalarla ziyaretimizi bekliyor.

 

RİKŞA ve ÇİTAGON

 

Katar Havayollarıyla destinasyon-istikamet İstanbul-Doha-Dakka.

 

Partner kuruluşumuzun Feyyaz’ın görevlilerinden Arakanlı Muhammad İdris bize katılıyor. Randevu aldığımız T.C.nin Bengladeş Büyükelçiliği, Maslahatgüzar Adnan bey ve gemileri yakarak gidip Dakkaya yerleşen Türk-Bengladeş İş adamları başkanı Ankaralı Fikret Çiçek bey, mükemmel bir müteşebbiş. Özel gayretiyle kurduğu Tekstil fabrikasında sekiz yüz Bengladeşli işçi çalıştırıyor.

 

“Bengladeşte işgücü çok-çok ucuz. Türk müteşebbisler buraya gelmeli!” diyor. Bizim gideceğimiz bölge ve bölge halkı hakkındaki altın tavsiyeleri kulağımıza küpe oluyor.

 

Bengal körfezine geniş bir alana yayılarak dökülen Nef nehri kıyılarında kadın ve çocukların batan kayıklarıyla birlikte boğuldukları, Teknaf askeri bölgesi izin vermediği için çaresiz kendilerini akıntıya bırakıyor ilerde ve gece vakti Bengal ormanlarına çıkıyorlar. Gayrımüseccel kampın kenarına onlar da bir hayme yapıp kampa katılıyorlar.

 

Mülteciler arasında açlıktan ölümlerin başladığı haberini de alınca bulabildiğimiz 20-30 kişilik pırpırlı uçaklarla önce Çitagon’a sonra da özel arabayla bir saatlik yolu altı saatte alarak Kriz bölgesine ulaşabiliyorduk.

 

Doğrudan Cox Bazara giden uçaklarda beş gün boyunca hiç yer yoktu. Tek çözüm Çitagon üzerinden bölgeye ulaşma çabasıydı. Yorucu ve külfetliydi ama başka çaremiz de yoktu. İki motorlu-pervaneli, yirmi kişilik ve çok gürültülü bir uçakla yüreğimizi ağzımıza getiren bir yolculuktan sonra Myanmar sınırındaki Çitagon’a iniyoruz. On milyon insanın yaşadığı bir kıyı kenti. Sahilde içi mal dolu kontenyerler ve körfezde gemilerin liman üçü giriyor-beşi çıkıyor. Arakanlı İdris açıklama yapıyor.

 

”Burası tarihte Arakan İslam Devletinin önemli şehirlerinden biri oldu. Çitagon, Busines Ticaretin yapıldığı şehir. Limanda demirleyen Çin Halk Cumhuriyetinin gemileri çoğunluğu teşkil ediyor.

 

Dinlenme merkezine Rikşalarla gidiyoruz. Şehrin kurulduğu alan geniş bir düzlük üzerineydi. Ulaşım için Bisiklet, iki tekerli Motorlu araçlar ve Rikşaların tercihen kullanıldığı bir şehir. Rikşa ile iki kişi taşınabilir. Rikşa, üçtekerli-geride dar bir koltuğun bulunduğu taşıma aracı. Tek beygir gücünde bir vasıta (!). Hatta beygirin yapamayacağını bir Bengalli beceriyor. Rikşa’nın tanesi 300 dolar imiş.

 

Bengladeş ülkesi tıpkı Hollanda gibi küçük tepeleri saymazsak bir avuç içi gibi dümdüz. Yalnız Çitagon’a tepeden bakan 1200 metre yüksekliğinde bir adet dağ var. Başka yok. Ülke göz alabildiğine ova ve düzlük. İlginç, tıpkı bizim Hatay-Kırıkhan ilçesinde olduğu gibi Çitagon şehir merkezinde de Sultanul Arifin Bayezıt Bestami’nin bir makamı var.

 

Çitagon’daki toplu taşıma araçları, Nuh Nebiden kalma ön camı kırık, farları ve tamponu olmayan boyası dökülmüş yarım otobüsler. Bildiğimiz taksiler dışında motorsikletin arkasına monte edilen minik bir metal mahfaza içine üç insanın sığacağı daracık bir koltuk ve önde bir şoför.

 

Direksiyonu simit değil mobilet direksiyonu. Üç tekerli çocuk bisikletinin irisi. Tam bir taksi karikatürü fakat fonksiyonel yani işe yarıyor. Bu araca CNG-Taksi yahut Beybi diyorlar. Bir şoför ve üç yolcuyla en pratik ve ucuz yolcu taşıyan bir araç.

 

Çitagon şehir merkezinden tam iki saatte çıkabiliyoruz. Şehirler arası yol tek şeritli. Küçük bir hatada trafik duruyor veya uzun konvoylar teşekül ediyor. Yolun iki yanında Bengal köylüleri dize kadar su içinde pirinç ziraati yapıyorlar.

 

Çitagon ile Cox Bazar arası sadece 150 kilometre, yani bir saatlik yolu tam altı saatte alabildik.

 

Bütün yorgunluk, yokluk ve zorluklara rağmen biiznillah iki gün içinde kendimizi Arakan Mültecilerinin gelip yığıldığı on milyonluk Cox Bazar’da buluyoruz.

 

ARAKAN MÜLTECİ KAMPLARI

 

Arakan sınırındaydık. Myanmar ile Bengladeş arasında dört sınır kapısı vardı. En yakını Nef nehrinin karşı yakasında canını kurtarmak için bir kayık bulup karşı yakaya geçmek isteyen yığınla insan aç-biilaç bekliyorlar. Mültecilerin sığındığı sınırdaki en uç şehir Teknaf’a gitmek zorundaydık. Yeni bir yolculuğa hazırlanırken Türkiyeden bizim gibi aynı maksatla gelen Kızılay, Diyanet ve diğer sivil toplum örgütünde görevli arkadaşlarımızla buluştuk ve son müşavereyi gerçekleştirdik.

 

Kampların Müseccel ve Gayrımüseccel olduğuna vurgu yapıldı. Bengladeş devleti tarafından tanınan ve kapısında koruma olarak askerlerin beklediği kamplar. Diğeri de Kaçak olarak tehlikeli Bengal ormanlarını aşarak gelenlerin kurduğu derme-çatma kamlar. LİDA, Teknaf, Musuni ve Calebra Mülteci kampları.

 

Kamp deyince aklımıza prefabrik evler gelmesin. Burada kümese daha çok benzeyen kulubelere Muhayyemat diyorlar. Çevresi ve çatısı siyah plastik muşambayla sarılmış havasız haymelerde binlerce Müslüman Arakan Muhacirleri hayat mücadelesi veriyorlar.

 

Arakan mültecilerinin büyük bir kısmı da Suudi Arabistan, Malezya ve Endonezya’da sığınmacı olarak kabul edilmişler.

 

Ancak etrafında Tayland, Laos, Çin ve Hindistan Müslümanlar için güvenli değildir. Tek sığınak Bengladeş ve Bengal ormanlarıdır. Altmış yıl önce ilk gelenlere Bengladeş vatandaşlık hakkı tanıdı. Arkası kesilmeyen muhacirlerin sayısı yarım milyona ulaştı. Artık onları kabul etmesi mümkün değildi. Çünkü Türkiyenin dörtte biri genişliğinde olan Bengladeş, yetersiz istihdam alanı içinde, yüzde yetmişlere varan işsizlik oranıyla toplam nüfusu 150 milyondu. Dakka, Çitagon ve Cox Bazar gibi her büyük şehrinde evsiz ve işsiz kalabalıklar aç dolaşıyorlardı. Dünyanın en ucuz iş gücü Bengladeşteydi. Boğaz tokluğuna gösterilen her işte çalışmayı kabul ediyorlardı.

 

Dünya ajanslarında kamplarda açlıktan ölümlerin başladığı haberi üzerine Ramazanın 18. günü Arakan’a doğru milletimizin bağışlarını Müslüman Mültecilere ulaştırmak üzere memleketten yola koyuluyorduk.

 

Bizden önce kriz bölgesine gelen sivil toplu örgütlerindeki arkadaşlar bizi uyarıyorlar:

 

-Siz devletten izin almadan üç koli gıda dahi dağıtamazsınız!

 

-Zaten müseccel kamplara izinsiz giremezsiniz.

 

-Bölgede gündüz ve gece can güvenliğiniz yok!

 

-Ayaküstü para yardımı yapmaya kalkmayın, saldırırlar linç olabilirsiniz.

 

Başka biride yol gösteriyor ve moral veriyordu:

 

-Ama gene de bir takım yardımlar yapacağınıza inanıyorum çünkü kararlısınız bazı riskleri göze almışsınız. Biz mesela günde üç yüz paket dağıtabiliyoruz.

 

Kendinizi de fazla helak etmeyin!

 

-En sahipsiz ve fakirleri Bengladeşe sığınıyor. Durumu biraz iyi olanlar başka Müslüman memleketlere gidiyorlar. Bengladeş zaten Afganistan gibi Asya’nın en fakir devletlerinden!

 

-Nereye gidiyorlar en fazla?

 

-Pakistan, Malezya, Endonezya, Suudi Arabistan ve karın tokluğuna-köle ticareti gibi-ucuz işçi olarak Birleşik Arap Emirliklerine gidiyorlar.

 

Can güvenliği ve refah insanın doğal talebidir. Nerede güven ve refah varsa orayı tercih ediyor.

 

Tüm uyarılarını ciddiye alarak kararlılıkla sahurdan sonra kiraladığımız arabayla bölgeye doğru yola koyuluyoruz. Alan taramasını yerinde yapıp acil ihtiyaçları hemen ulaştırmak için programımız hazırlanıyor. Satın alınan gıdaları paketleme işini en iyi ve çabuk yapan toptancı depolarını yerinde görüyor, pazarlık yapıyor ve işçi sayısını arttırarak gıda ulaşımını hızlandırıyoruz.

 

ACİL YARDIM

 

Myanmarda fanatik-kışkırtılmış Budistlerin saldırılarından canını kurtarıp kendini Nef nehrinin karşı kıyılarına atan muhacirler, Bengal ormanlarında geçen uzun yürüyüşten sonra sığındıkları gayrımüseccel kampta açlıktan toplu ölümlerin başladığı haberiyle irkilen yardım kuruluşları hızla bölgeye gelmişler. Bizden önce gelenler olduğu gibi bizden sonra gelenlere de rastlıyoruz. Arakan mülteci kamplarından ayrılmadan önce bu sefer biz yeni gelenlere tavsiyelerde bulunmaya başlıyoruz.

 

Teknaf askeri bölgesinde Bengladeş fakirleriyle Arakan mültecilerine iki kamyon dolusu gıda dağıtıyoruz. Gıda paketlerini alınışı, hazırlanışı, kamyonlarla kriz bölgesindeki kamplara taşınması, dağıtılması-tevzii, ödemenin yapılıp faturaların temini, insanların bunu yaparken gösterdikleri lakayt ve ağır tavırları insana sinir savaşı içinde “La havle...” çektiriyor.

 

Avamili partisinden bölge milletvekili Abdurahman Badi de bizimle beraber gıda torbalarını omuzluyor, sıradakilere kızarak düzeni sağlıyor. Gıda torbalarını alanlardan fişleri birer birer topluyor. Hazırlanmış gıda yüküyle gelen kamyonlara yol ve yer gösteriyor. En az bizler kadar görev heyecanı içinde dağıtıma katılıyor.

 

Temel ihtiyaç maddeleri gibi ilaç da ülkede var. Birlikte getirdiğimiz semptomatik ilaçları yine Arakan yetimlerinin çoğunluğunu teşkil ettiği “Tahfizul Kur’an ve Mektebul Eytam”- mealen hafız yetiştiren Yetimler okulunda hastalara dağıtıyoruz.

 

Mektep tepeden tırnağa ihtiyaç içindeydi. Genel sağlık taramasını yaptıktan sonra bu okulda gıda dağıtımına geçiyoruz. Sağlıklı çevrede ve hijyenik şartlar içinde eğitimin sürdürülebilmesi için Müderris ve öğrencilere nakit para dağıtıyoruz. Bin taka on iki dolar ediyor. Bu Müderrislere veriliyor. Yetim talebelere de beşer yüz taka- Taka Bengladeşin para birimi- veriyoruz.

 

“-Bu bayram hediyeniz!” diyoruz.

 

Yalnız memnun olmuyorlar, ihya oluyorlar. Takdim etiğimiz miktar bir aylık ihtiyaç giderleri oluyor.

 

Cox Bazar yolu üzerinde uğradığımız diğer okulun Müdürü, Müderris Şefaatullah beyin talebi üzerine “Yunusiye Tahfizul Ku’an ve Mektebul Eytam “ bahçesinde beş hisse kurban kesiyoruz.

 

Daha kalabalık ve daha üst seviyede eğitim veren “Abdullah ibni Abbas” Medresesinde aynı yardımları tekrarlıyoruz. Burada okuyan talebelerin de yarısı Bengladeşli, diğer yarısı da Arakan yetimlerini barındırıyor.

 

Bengladeşin her tarafı sular altında bir ülke. Nehirler, çaylar, tatlı su alanları göz alabildiğine uzayıp gidiyor. Günün ve gecenin her saatinde yağmur yağıyor. Yolun iki tarafı da Ruz-Reiz-pirinç ekilen veya hasat edilen tarlalar.

 

Hem Arakan mültecileri, hem de Bengladeş yetimleri çok kanaatkâr insanlar.

 

Üstünde gömlek, altında peştamal benzeri bir etek ve ayağında uydurellezi bir Tokyo ayakkabıyla, elinde çantası yolda yürüyerek işine gidiyor veya çarşıdan dönüyor. Çocukların sırtında ya bir eski zıbın, ya da Adem baba gibi dolaşıyorlar.

 

Az yiyor, az ile yetiniyor, az tüketiyorlar. Zayıf esmer insanlar pirinç tarlalarında çalışıyorlar. Ülke coğrafyası verimli, kına gibi alüvyon tarlalar mümbit.

 

Sığınmacıların evlerinin içi bir iki eşya hariç, sahabe evleri gibi bomboş.

 

Lüks tüketim hiç yok. Gerekli eşyalar bile eksik.

 

Herkes doğup büyüdüğü ve bulunduğu yerde yaşıyor. Başka bir yere gitmek istemiyor. Bırakın kırsal alanı, on milyonluk şehirlerarası yollar dahi tek şeritli ve daracık. Trafiğin canlı olduğu yollarda insanlar korna çalınmadan kenara çekilmiyor. Biri şerit üzerinde asfalta uzanmış keçi, diğeri kenarda otluyor. Keçi koyun, buzağı, manda ve insanlar yavaş hareket ediyor ve yaklaşan tehlikeye kayıtsızlar.

 

Yol kenarında ve asfaltın bitişiğinde ağaç dallarıyla örülü küçücük uyduruk bir kulübe, dükkân olarak kullanılıyor. Dükkânın tezgâhında ormandan toplanmış muz kangalları, mango, Goyom-amrut, küçük ama lezzetli kırmızı bir elma cinsi ve portakal satılıyor.

 

Şehirde ayağı-kolu kesik her yaştan dilencinin çokluğu da şaşırtıcı. Kırsal kesimde ise sağlam insanlar da yanınıza yaklaşıp el açıyorlar. Birine sadaka vermeye kalktığınızda bir anda kadın-erkek dilencilerin hücumuna uğruyor ve deruni bir üzüntü duyuyorsunuz: “Allahım, diyorsunuz nedir bu Müslümanların sefil hali!”

 

Arakan Mültecilerini gelip yığıldığı bölge Çitagonu da içine alarak asırlarca bir İslam devleti olarak yaşamış. 3-4 asır bölgede eğemen İslam devleti olarak varlığını sürdüren bu devlette Arapça da konuşulmuş.

 

Arakanlı arkadaşımız Muhammed İdris’in heyecanla anlattığı menkıbeye göre Uhud savaşının keskin okçusu Ve Kadisiye savaşının komutanı Sa’d ibni Ebi Vakkas, Asr-ı Saadette bölgeye gelmiş ve İslamı tebliğ etmiş.

 

Zaten bu Sahabenin de mezarı Çin’de imiş. Makamı olabilir, çünkü bir makamı da bizim Gaziantepte diyoruz, itiraz ediyor. Ama Tabiin döneminde yani sekizinci asırda Müslüman tüccarlar, dervişler ve gönüllüler Arakan sahillerine gelip İslamı tebliğ ediyorlar. Arakan’ın özellikle ROHİNGYA toplumu içinde İslam dini kabul görüyor ve hızlı bir İslamlaşma süreci başlıyor.

 

Arakandaki sancının ve sistemik katliamın gerçek sebebi komünistlerin bütün gayretine rağmen İslamdan ayrılıp Budizmi kabul etmeyişleridir.

 

Çünkü, Komünist cunta Müslümansız bir Burma istiyor.

 

Suriyede Baas partisi ve Nusayri idaresinin Silahlandırıp, muhaberatla desteklediği Şebbiha katilleri gibi Müslümanlarla aynı eyalette yaşayan Budist Rakineleri Arakan Müslümanları üzerine ateşli silahlarla saldırtması, evlerin yakılması ve her yaştan masumların katli başlatılıyor.

 

ARAKAN İSLAM DEVLETİ

 

Osmanlı devleti daha “Letuftehannel Konstantiniyye..”Hadis-i Şerifinin pratiğini hayata ve tarihe takdim etmeden yani İstanbulun fethinden yirmi üç yıl önce Şimdi bulundukları Arakan coğrafyasından beş misli daha geniş bir alanda ve 1430 yılında Şüleyman Şah yönetiminde ARAKAN İSLAM DEVLETİ’ni kuruyorlar. Bu devlet sınırları içinde Çitagon şehri de vardır. Bu devlet üç buçuk asır boyunca çevresindeki ülkelerle adil ilişkileriyle güneydoğu Asya’da bir ticaret, ilim ve kültür merkezi oluyor. Devletin Asırlar boyu süren hayatında toplam 48 hükümdar Arakan İslam Devletinin yönetiminde bulunuyor. Portekiz ve Hollanda sömürgecileri karşılarında güçlü bir devlet görünce Arakanla gemi ticaretine başlıyorlar.

 

Arakan İslam Devleti 1784 yılında kalabalık ordusuyla Budist Burma sultanlığının saldırısıyla işgale uğruyor.

 

Toplam 350 yıl Bağımsız Arakan İslam Devletinin başkenti AKYAB işgal ediliyor. Ancak çete savaşı ve halkın direnişiyle, yerli Müslümanlar işgalcilere hiçbir zaman huzur vermiyorlar. Fakat Arakan İslam Devletinin yıkılışı tıpkı Endülüs gibi halka yıllarca gözyaşı döktürüyor. Şarkılarda, şiirlerde, ağıtlarda yıllar boyu Arakan vardır.

 

Ancak 19. yüzyılda bu sefer de Büyük Biritanya Burmayı olduğu gibi işgal ediyor. Bir asır boyunca İngilizler Budist ve Müslüman demeden ülkeyi iliklerine kadar sömürüyorlar.

 

Direnenler halkın gözü önünde ibret-i âlem için öldürüldüler. İngilizlerle işbirliği yapanlar ihya oldular, teslim olanlar boğaz tokluğuna iş buldular. Muhalif Müslümanları İngilizler sömürüye açtıkları maden ocaklarında zorla köle olarak çalıştırdılar. Bir asır sonra İngiltere Ortadoğu ve Keşmir’de olduğu gibi Güneydoğu Asya’yı ayrılmadan önce çatışmaya açık sınır haritalarıyla sömürülmesi kolay ülkelere böldüler.

 

Arakan Müslüman coğrafyasını da Burma Sultanlığına bağlayıp bölgeden askerini çekti. Burmanın en uzun sınırı Çin Halk Cumhuriyetiyle olup, Çinin etki alanı içine girmişler. Çin rejim ihracıyla Burmayı kendine bağlamış. Özellikle Mao Çe Tung’un Burmaya özel ilgisi olmuş. Kurmay subaylarını Çin’de eğitmiş, Burmaya silah satmış borçlandırmış ve Komünist yayılmacılığın etki alanı içine almış.

 

1962 yılında Komünist askeri yönetimi Burma Sultanlığını bir darbeyle yıkmış. İngilizlerin Burma, Fransızların Birmanya dediği ülkenin adını MYANMAR olarak değiştirmişler.

 

ARAKAN ve ENDÜLÜS

 

Myanmar halkının yüzde sekseni Budist ve ancak yüzde yirmisi Müslümandır. Budistler Arakan Müslümanlarının din değiştirip hepsinin Budist olması için baskı yapmaya başladılar. Müslümanlar bu baskıya bir asır direndiler. Yönetimdeki darbeci askerler Fanatik Budistleri silah yardımı ve muhaberatla destekledi ve teşvik etti. –Suriyede darbeci bir subay olan Hafız Esed’le başlayan ailenin, Nuseyri-Baas diktatorlüğü tarafından desteklenen ve adına ŞEBBİHA katliam örgütünün bugünlerde yaptığı gibi- Devlet desteğinde savunmasız Müslüman köylerinde katliam başlatıldı. Evler, içindeki kadın ve çocuklarla birlikte yakıldı. Endülüste Katolik olmayan Müslümanlar şehir meydanında yakılırdı. Kaçanlar vuruldu. Tutuklananların akıbetleri meçhule karışırdı. Can güvenliğinin olmayışı yüzünden Endülüs Müslümanlarında okuduğumuz gibi, zorunlu-mecburi tehcir dönemi başladı. Yüz binlerce Arakan Müslüman’ı yurt dışına kaçarak canlarını Komünistlerin elinden kurtarmaya çalıştılar.

 

Daha önce 1942 yılı Mart ayında 150 bin Müslüman masum katledilmişti.

 

İkincisi 1962 yılında Çin desteğinde ve akıl hocalığında Askeri Darbeyi gerçekleştiren Komünist General Ne Win orduya bağlı birliklerle büyük katliam başlatıldı. Bu zulümden samimi Budistler ve Hıristiyanlar da nasiplerini aldılar. Bugün Komşu ülke Taylandda on adet Budist mülteci kampı var.

 

Darbeyi yapan komünist General Ne Win, asıl hedef olarak Müslüman Arakan halkını seçti. Bağımsızlığı halka telkin eden yüzlerce İslam alimini kurşuna dizdirdi. Büyük camilere kilit vurdu. Halkın İbadetlerini engelledi.

 

Hacca gitmek, bayramda kurban kesmek, toplu namaz kılmak yasaklandı. Vakit namazları da toplu namazlardan sayılıyordu. Müslümanlar gözden uzak evlerinde tek başlarına kılabiliyorlardı. Ezan ve Kuran ayında oruç tutmak yasaktı. Ülke içinde Özgürce seyahat yasak. Hatta bir köyden diğerine akraba ziyareti için dahi olsa, izinsiz seyahat yasak. Eğitim özgürlüğü kısıtlı. Müslüman çocukları için İlk okuldan sonra eğitim yasak. Lise ve Üniversite okumak isteyen Müslüman gençlerin din değiştirip Budist olmaları halinde eğitime devam etme izni var. İnterneti iletişim aracı olarak kullanmak yasak, Çocuklara evde veya camide Ku’an dersi vermek ölüm sebebidir Myanmarda.

 

Yabancı kabul edilen, vatandaşlık hakkı dahi verilmeyen Müslümanların devletin izni olmadan evlenmeleri yasak. Devlet izni olmadan çocuk sahibi olmaları yasak.

 

Belki de en ağır insanlık suçu bu dönemde işlendi. Askeri komünist diktatörlüğünün başı olan General Ne Win yönetiminde, örneğini Bosna ve Doğu Türkistanda gördüğümüz gibi Müslüman kadınlar askerler tarafından toplama kamplarına alındılar ve askerler tarafından aylarca tecavüze uğradılar. Tecavüzler sonucu kimden hamile kaldığı da bilinmeyen kadınlar zorla Budist erkeklerle evlendirildiler.

 

Komüzmle yönetilen Bulgaristanda Jivkov’un yaptığı etnik asimilasyon ve buna bağlı zorunlu tehcir’e ne kadar benziyor.

 

Komünist rejimin akıl almaz zorbalığı ve baskıları yüzünden ülke dışına doğru haber çıkmadı ve duyulmadı.

 

 

NAF: UMUT ve KORKU NEHRİ

 

Arakan Müslümanları 1957 yılına kadar üzerlerine gelen devlet destekli, şövenist-ırkçı ve İslam karşıtı Burma Budistlerine karşı kırsalda ve şehirlerde kıran-kırana savaştı. Arakan sahillerinde bulunan 4 şehrin de kontrolünü ele geçirdi.

 

Devlet Arakanlılara:

 

“Tamam, masaya oturalım. Size özerklik verelim de bu çatışmalar sona ersin!” dediler. Müslümanlar bu teklifi memnuniyetle kabul ettiler. Fakat Burma sultanlığının ilk şartı:”Önce silahlarınızı bırakın, devlete teslim edin, diplomatik görüşmeler barış ortamında başlasın!” deyince Müslümanlar bunu da kabul edip silahlarını da devlete teslim ettiler. Aradan beş yıl geçti, fakat bekledikleri barış ve adalet bir türlü gelmedi.

 

1962 yılında gerçekleşen Askeri darbe ile Burmada yaşayan bütün etnik ve dini azınlıklara verilen sözler hayal oldu.

 

Darbe tarihine kadar Arakan Müslümanları zengindir, şehirlerde yaşarlar ve ticaretle uğraşırlardı. Eğitim hürriyetleri ilkokulla sınırlanınca ve ticari faaliyetleri resmen ağır vergilerle engellenince fakir düştüler. Daha rahat yaşamak için köylerine ve kırsala göçtüler. Asıl Komünist Budist baskınları evlerini içindekilerle birlikte yakarak bir soykırım başlattılar.

 

Kırımdan canını kurtarabilenler akrabalarını, memleketlerini terk ederek kaçmayı başaran Müslümanlar yanlarına hiçbir şey alamadan son yolculuklarını Naf nehri üzerinde yapıyorlar. Eğer NOKA denilen mürdünlü, ince-uzun teknelerle, tıka-basa dolduktan sonra akıntıya kapılıp batmazsa, sularla saatlerce boğuştuktan sonra Bengladeş yakasına geçerler.

 

Sığınmacılar için Naf nehri üzerinde bir umut ve korku yolculuğunun iki tehlikesi var. Biri Myanmar sahil muhafızlarının acımasız mermileri, diğeri de karşı sahilde kendilerini bekleyen Bengladeş askerinin geri gönderme ve tutuklama tehditi. Bengladeş artık sığınmacı kabul edemiyor. Yıllardır yığılan bir milyon ikiyüz bin sığınmacıya bakmak onun gücünü aşıyor. Polis, silahı doğrultup Nokada umutla bakan ve umutla bekleyen yeni sığınmacılara bağırıyor.

 

-Geldiğiniz yere geri dönün!

 

-Dönersek öldürürler! Lütfen karaya çıkmamıza izin verin!

 

Kadın –erkek ağlayarak yalvarıyorlar. Fakat görevli polisin kararlılığı karşısında naçar, gece-gündüz aynı yolla Bengladeş sahillerine gelen Arakanlılar yine ağlayarak-üzgün geriye açıldılar ama kıyı boyunu terk etmediler. Akıntıyla körfezin genişleyen ve gözden uzak bir yerinde mürdünlere asılarak ormana çıkıyorlar. Zor bir yolculuk başlıyor. Hedefi belirsiz bir umuda yolculuk.

 

İNSANİ YARDIM ve SİYASİ MÜDAHALE

 

Arakanlı kardeşlerimizin diğer adı Rohingya Müslümanlarıdır.

 

Türkiyeden gelen vakıflar, dernekler ve gönüllüler acil insani hizmette devletin önünde gidiyorlar.

 

Önce ülkeyi elli yıldır yöneten komünist darbecilerin tahrik ve teşvik ettiği fanatik Budistlerin zulmünden canını kurtaran sonra da Naf nehrini kazasız geçebilen sığınmacılar arasında açlıktan ölümler başlarken sosyal medya yardım kuruluşları kanalıyla Arakan için S.O.S mesajını dünyaya duyurmayı başardı.

 

Yardımeli, İHH, Kimse yok mu? Kızılay, Diyanet, Cansuyu, Deniz Feneri, Sadaka Taşı, Yeryüzü Doktorları, Sınır Tanımayan Doktorlar Gurubu ve gönüllülerle Mülteci kamplarındaki sahipsizler biraz nefes alıyorlar.

 

Devletin tanımadığı, ulaşamadığı kamlara daha önce gelenler yeni gelenlere destek oluyordu. Bengal ormanlarından kesip getirdikleri bambu kamışlarıyla tek göz evler yaptılar. Hiç kesilmeyen muson yağmurları ve fırtınalar bazen bütün bir kampı dağıtıp savuruyordu. Tornado ve fırtınalardan sonra devlet onarmak ve yeniden yapmak için vaktinde ve zamanında yetişemiyordu. Bu zor dönemlerde yardım kuruluşları ve gönüllüler yaraları sarıyor, onlara derman oluyordu

 

KAYBOLAN KARDEŞLERİMİZ: MORO-PATANİ-AÇE ve ARAKAN

 

Milyonlarca Müslümanın zulümden çaresizliğe yürüyüşü Burmada 1962 darbesiyle ivme kazanmıştı. Askerlerin elinde kışla gibi yönetilen ülke, Kızıl Çin gibi kapalı bir rejim modeliydi. Çin’e rağmen dünyanın jandarması ABD’nin tazyikiyle Myanmar liberal ekonomiye geçişin pratiğini bir serbest seçimle başlatıyor. Fakat Müslümanlara yabancı muamelesi bir devlet siyaseti olarak sürdürülüyor.

 

Daha önceki yıllarda olduğu gibi tertipler Müslümanlara karşı kurgulanıyor. Budistler tahrik edilerek linç ve cinayetler sahneleniyor.

 

3 Haziran 2011. Üç Müslüman Budist bir kadına tecavüz edip öldürdü yalanı üzerine ikibin üzerinde Müslüman katledildi dış ülkelere göç yeniden hızlandı.

 

Myanmara gelen Birleşmiş Milletler gözlemcileri ve raportörler, yanlarında Budistler olduğu halde korkuyla bekleşen Müslümanlara soruyorlar:

 

-Rahat mısınız?

 

-Bir probleminiz var mı?

 

-Size Myanmarda zulmediliyor mu?

 

-Size Budistle işkence ediyor mu?

 

-Öldürüyor veya dövüyor, evlerinizi yakıyor mu?

 

Müslümanlar, korku içinde cevap veriyorlar:

 

-Hayır, rahatız, iyiyiz! Bize zulüm falan yok!

 

BM gözlemcileri tarafından Raporlar tutuluyor. Her şey yolunda, asayiş berkemal!

 

Neden Müslümanlar böyle cevap veriyorlar?

 

Çünkü her şeyi göze alıp,

 

-Evet Devlet desteğinde bu yanınızdaki Budistler biz Müslümanların evlerimizi yakıyor, kızlarımıza ve kadınlarımıza tecavüz ediyor, direnenleri sokak ortasında öldürüyorlar! Görmüyor musunuz? Yalnız Bengladeşte bir milyon ikiyüzbin Arakan Müslümanı sığınmacı kamplarında sersefil yaşamaya çalışıyor!

 

Diye yerli Budist görevlilerin önlerinde konuşan iki Müslüman gencin cesetleri bir gün sonra dere kenarında bulunuyor. Geride kalanlara ibret olsun diye faili meçhul olarak öldürülmüşler.

 

Ziyaretlerinde Ahmet Davudoğluna sarılarak ağlayan sakallı-genç bir Müslüman:”Siz gittikten sonra beni tutuklayabilirler!” diyor.

 

Gerçekten Türkiye resmi heyeti Myanmarı terk ettikten sonra anons ediliyor. “Son umudunuz da gitti...”

 

Sözlü itiraz eden, uyaran ve lisan-ı münasiple müdahale eden bazı devlet yetkililerine, görevli refakatçi Budistler:

 

“Geride iki milyon Rohingya’lı kaldı, Onları da alın başımızdan, Yoksa!!!!!”

 

“Yoksa onları da öldüreceğiz veya göçe mecbur edeceğiz!” demek istiyorlar.

 

Israr eden kurumlara da pervasızca;

 

“Çok seviyorsanız alın onları kendi memleketinize götürün!” diyorlar.

 

BM Gözlemcileri, refakatlerindeki yerli görevlilerce sadece göstermelik kurumlar ve mekanlara götürülüyor. Ülke serbest iletişime kapalı bir alandır. Gözlemcilerin ziyaretlerinde yanıltmalar yapılıyor. Hiç haberin sızdırılmadığı temel insan hakları açısından zor bir bölge.

 

Ana-babaları öldürülen çocuklar sahipsiz yarı çıplak sokaklarda dolaşıyorlar.

 

Uzaklarda bir Müslüman yaşıyor ve gördüğü zulüm karşısında çaresizlikten karşınızda tıkanıyor, ağlıyor ve imdat istiyorsa ilgilenmek zorundasınız. Zulüm kimden ve nerden gelirse gelsin direnmek görevimiz. Mazlumun dini, milliyeti ve memleketi sorulmaz. İslam bunu emreder.

 

İnsanlığın ortak vicdanı zayıfa yardımı emreder.

 

HUDA-İ NABİT KAMPLAR.

 

Çin ile ABD’nin menfaatlerinin çatıştığı bir ülkedir Myanmar. Zengin petrol ve doğal gaz yataklarının bulunduğu Arakan bölgesinden Çin’e doğal gaz yıllardır borularla taşınıyor. Amerikanın bir filosu ve uçak gemileri Bengal Körfezinde demirlemiş bekliyor.

 

Ülkede sevilmeyen topluluk Çinliler ama faturayı Müslümanlar ödüyor.

 

Bengal Körfezinin Bengladeş yakasında yerden bitme kamplar ortaya çıkıyor.

 

Ancak Myanmar cehenneminden kaçıp canını kurtaranları sığındıkları Bengladeş kamplarında başka zorluklar ve başka bir dram bekliyor.

 

Sığınmacılar sürekli yağan Muson yağmurları altında hastalanıyor ve ölüyorlar. Çocuk ölümleri ilaçsız, doktorsuz ve hastanesiz ortamda rekor düzeyde. Yol kenarında küçücük mezarlar sıralı.

 

İnsanlar günaşırı pirinç kuyruğundalar.

 

İnsanlar açlar, kaçaklar, çaresizler, yarınlarıyla ilgili bir güvenceleri yok. Kampı terk edemezler ve çalışamazlar.

 

Budistler Müslümanları yakıyor ve öldürüyorlar. Mal, can ve namusları tehlikede. Yalnız kadın ve çocuklar değil çaresizlik kıskacındaki erkekler de ağlıyor. Bu zulüm hiçbir insana reva değildir.

 

Eğer dışardan yardım akışı da devam ederse sığınmacılar Bengladeşte temelli kalırlar. Üstüne bir de kalıcı eserlerden Yetimhane, medrese, hastane, cami ve su kuyuları yapılmaya kalkılırsa sığınmacılar yerleşir kalırlar. Bu da devletin çekincesi.

 

Acil insani yardım maksadıyla bölgeye akan gönül erlerinin eliyle bölgeye akan imkanlar ne kadar paliyatif olursa olsun, görünen görünmeyen bariyerleri yıkıyor ve arada gönül köprüsünü kuruyor.

 

Mülteci kamplarını görmeden retrospektif bilgilerle konuşan-yazan-yorum yapanların cümlesi hariçten gazel okur.

 

Sığınmacıları ve yaşadıkları ortamı gördükten sonra alt-üst olup bunalım geçirmeden memlekete dönebilenlere helal olsun!

 

Bu müseccel ve gayrımüseccel mülteci kamplarında çatışma falan yok!

 

Peki ne var?

 

Yok edilen bir toplum var!

 

Cirit atan, sahipsiz çocukları kaçıran Organ Mafyası var, fuhuş mafyası var!

 

Acil ihtiyaçları son bir kere daha bölgeye gelmeyi düşünen gönül erlerine hatırlatıyoruz.

 

Öncelikle GIDA yardımı.

 

İLAÇ ve sağlık taramaları.

 

Branda kulubeler.

 

HİJYEN paketleri

 

Güvenlikleri.

 

ENGİZİSYON ve ASİMİLASYON

 

Bir yıl önce, 2011 sonbaharında çekilen acıların bedeli yüz binlerce masumun kanı olan kötü yıllar geride kalıyor ve ilk demokratik seçimler yapılıyor. Halkın temel insan hakları ve özgürlüklerine karşı acımasız cunta yönetimi generallerin emeklilikleriyle sona eriyor.

 

Tablo demokrasiye bir geçiş süreci olarak algılanabilir.

 

Çünkü: Myanmar devlet başkanı bir emekli general olup, başbakan da kendisine Batının Nobel ödülü verdiği general kızı olup Aung San Suu Kyi adlı bir hanımdır. Bu hanım başbakan, sözde baskı altına alınan bütün etnik gurupların hakkını savunduğu için on beş yıl ev hapsinde kalmış. Fakat 1942 ve 1962 yıllarında toplam iki yüz bin Müslümanın soykırıma uğraması karşısında suskun kalıyor.

 

Bu yıl 3 Haziranda başlayan olaylarla yine Müslümanlar bir ayda iki bin şehit verdiler. Hanım başbakan halka seslenişinde konuya değinmedi bile. Mandelanın tırnağı olamadı. İngiliz projesiyle Ankarada TBMM tarafından Hilafet de kaldırılınca-ilga edilince yalnız Arakan değil tüm dünyadaki Müslümanlar babasını yitiren çocuk gibi başsız, sahipsiz ve muhatapsız kaldı.

 

Eski adı Hilali Ahmer olan Kızılay, Kızılhaç gibi dünyada kabul görmüş bir yardım teşkilatıdır. Türkiyede bir Devlet Bakanlığına bağlı olan Diyanetin uluslar arası kurumsal bir gücü yok. Ancak Yardımeli gibi bir sivil toplum örgütü kadar gıda paketleri dağıtıyor.

 

Ekmeleddin İhsanoğlu başkanlığındaki İKÖ, nam-ı diğer İİT-İslam İşadamları Teşkilatına, diğer halkı Müslüman olan ülkeleri uyarıp Arakana ilgi ve müdahalesini sağlamak gibi büyük iş düşmektedir.

 

Türkiyeden kalkıp Arakan Mülteci kamplarına Hızır gibi yetişen Yardımelinden, İHH, Kimse Yok Mu, Cansuyu, Deniz Feneri, Sadaka Taşı, Yeryüzü Doktorları gibi Sivil Toplum Örgütleri hizmetleriyle dünyaya rol-model oldular.

 

Biz Arakan Mülteci Kamplarında çalışırken, Türkiyeden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlunun sırf Arakan Müslümanlarına yardım maksadıyla bir heyetle Myanmara resmi bir ziyaret için geleceği haberini alıyoruz. Bu tarihi haber Arakan Mültecilerini heyecanlandırmaya yetiyor. Parıldayan gözlerle bize bakıyorlar.

 

“Hürriyet cihatsız ve şehitsiz kazanılmaz!” diyorlar.

 

“Siz bir asırdır İslamda sebat etme uğruna yüz elli bin şehit verdiniz. Şimdi sıra diplomatik alanda cihat zamanı” diyoruz.

 

Arakanda yaşanan bir asırlık engizisyon tarihi boyunca bu ilk resmi temas oluyor. 1982 yılında Budist olmadıkları için vatandaşlık hakları da iptal edilen Rohingyalı Müslümanlar tehcire zorlandılar. Komünist cunta buna kısmen muvaffak oldu. Çoğu Bengladeş Mülteci kamplarında dünyadan bir yardım eli bekleyen yüzbinlerce insan vatanlarına dönecekleri günü bekliyorlar.

 

Çözüm, can güvenliği sağlanması halinde Arakan Müslümanları evlerine dönmeye hazır. Güç dengesinin olmadığı Myanmarda girişilecek asimetrik bir çete savaşı toplu katliamları sınırsız tetikleyecektir.

 

Myanmar üzerinde uluslar arası baskı şarttır.

 

Yerel yönetimde yedi eyalete ayrılan Myanmar’da Arakan toprak genişliği bakımından en küçük eyaletini teşkil eder. Bengal körfezine bakan bölgenin büyük limanlarında Kızıl Çin export ve reexport ticaretle malı götürüyor. Yerli halka hamaliye-işçilik ve taşımacılık kalıyor. Katliam dursun garipler buna bile razılar. Son yüzyılda bu Güneydoğu Asyanın en verimli ve yer altı kaynaklarıyla en zengin ülkesi Çin ile Amerikanın sömürü adına-ticari rekabeti dolayısıyla tam bir gerilim alanına dönüştü. Faturayı Arakan Müslümanlarına ödettiler.

 

TÜNELİN SONUNDAKİ IŞIK

 

Çare, çatışmasız olarak BM’in askeri müdahalesi. Yani Ruanda’da olduğu gibi BM’e bağlı kuvvetlerin genel asayiş için ülkeye girmesi.

 

Yine BM’in güvenlik şemsiyesi altında her kesim için can emniyetinin sağlanması halinde nehrin batı yakasında yıllardır çamur-çaylak içinde bekleyen Müslüman Muhacirler öz yurtları Arakan’a dönmeye hazırlar. O zaman bizim kalıcı hizmetlerimiz okul-hastane ve yetimhanelerimiz Arakanın içinde hayata geçecektir.

 

İkinci şık da Özel Statü. Endonezyanın Doğu Timor adalarında uygulandığı gibi Arakan’a Özel Statü tanınmalıdır. Arakan Müslümanları kısa zamanda eğitim ve ekonomik atılımla ayakta durmayı başarırlar.

 

Şimdi Arakan liderini çıkardı: Muhammed Yunus.

 

Muhammed Yunus, uluslar arası temas ve basın toplantılarıyla tarihi dramı Dünya kamuoyuna anlatıyor. Batı basını “İslamofobya”paranoyasıyla her müslümanı Elkaide ve her antiemperyalist direnişçiyi Taliban ilan ederken Muhammed Yunus Emirat’dan Türkiyeye geçiyor.

 

İhsanoğlu hoca İKÖ’de Arakan Masasını kuruyor ve çalışmalarına ivme kazandırıyor.

 

Türkiye hariciyesi Ahmet Davudoğlu başkanlığında, Myanmardaki Osmanlı şehitlerinin huzurunda avuçlarını semaya açarak Caferi Tayyar kesiliyor.

 

Biz, insani yardımların sürekli olması adına Mülteci kamplarının içinde, Cox Bazarda şubemizi kuruyoruz.

 

On gün sonra memlekete dönerken gözümüz arkada kalmıyor.

 

Biliyor ve inanıyoruz ki: Asr-ı Saadette bölgeye ilk gelen Sahabe ve Menkıbevi kahraman Sa’d ibni ebi Vakkas’ın kardeşleri zor bölge Arakan’da azimle çalışmaya devam ediyorlar.

 








































 

 

 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1090086 ziyaretçi (2281587 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc