Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İÇİN KOŞANLARIN YERİ***
  Mete GÜNDOĞAN .BORCA DAYALI PARA SİSTEMİ-KISMİ REZERV SİSTEMİ
 




































 
 
Ufuk Hattı 3. Bölüm
04 Mart 2013 Pazartesi 08:43
Prof.Dr.Mete Gündoğan ve Prof.Dr.B.Gültekin Çetiner'in birlikte sunduğu ekopolitik program Ufuk Hattı ilgiyle takipediliyor.
 

 
 
Ufuk Hattı 3. Bölüm
 
 
 
Bu bölümde kullanılan şema/resim/grafikler aşağıda verilmektedir.
 Dogal İktisat Döngüsü

Dogal İktisat Döngüsü

 Gerçek Fiziksel Para ve KRS'yle üretilen para miktarý 
Gerçek Fiziksel Para ve KRS'yle üretilen para miktarı
 
Borca Dayalý Para Sistemi (BDPS) 
Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS)
 
Kýsmi Rezerv Sistemi (KRS) 
Kısmi Rezerv Sistemi (KRS)


Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN











Bankaların 23.6 milyarTL'lik ballı kârından sonra, gelen tepki gazlarını almak için RK 1.1 milyarTL ceza kesmiş. Yani kâr 22.5 milyarTL ok?!



Bankalara şok mu! Şu iki yazıyı birlikte değerlendirip detaylara sizler de ulaşabilirsiniz: 






Aşağıdaki söyleşi, Aksiyon Dergisi 951. sayıda yayımlanmıştır.

 

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-34944-balli-k%C3%A2rin-formulu-ne.html

 

Ballı kârın formülü ne?

25 Şubat 2013 / ZAFER ÖZCAN
Üreticinin, ihracatçının, istihdam yükünü taşıyan şirketlerin kârsızlıkla boğuştuğu bir ortamda bankalar geçen yılı rekor kârlarla kapattı. Peki, büyüme bu kadar düşerken bankalar nasıl bu kadar kâr edebiliyor?
Son dönemde ekonominin gündem maddelerinden biri, bankaların açıkladığı rekor kâr oranları. Ülkenin üreten, ihracat yapan ve istihdam sağlayan kesimi, yani sanayici ve ihracatçıların kâr oranları gittikçe düşerken bankalar yeni rekorlar kırıyor. Böyle bir ortamda bankaların bu seviyeyi nasıl yakaladıkları daha fazla merak ediliyor. Çünkü yüksek kâr oranları yakalayan finans kesiminin, reel sektörü, küçük işletmeleri daha düşük maliyetlerle fonlaması beklenir. Oysa hâlihazırda, özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmeler için bankaların belirlediği kredi maliyetleri son derece yüksek. Peki, bankalar nasıl ve hangi yollarla kâr ediyor? 

 

Bu soruya cevap vermeden önce Türkiye’de bankacılık sektörünün son 20 yıllık serüvenine kısaca göz atmakta yarar var. Sektör en kötü dönemini 90’larda yaşadı. Bu dönemde bankalar ağırlıklı olarak kamu menkul kıymetlerine yatırım yaptı ve yüksek yabancı para açık pozisyonlarıyla çalıştı. Aşırı risk alma eğilimi, Türk Lirası’nın büyük oranda değer kaybettiği 1994 krizi ile ekonomiye ağır maliyetler yükledi. Bunlar madalyonun bir yüzü. Öbür yüzünde siyasetçi-banka ilişkilerine değinmek gerekiyor. Koalisyon hükümetleri döneminde kamu bankaları, siyasilerin âdeta arpalıkları gibi çalıştı. Reel temeli olmayan, siyasi baskılarla verilen krediler sonucu kamu bankaları özellikle 28 Şubat döneminde yaklaşık 25 milyar dolar görev zararı verdi. O dönem özel bankaların hâli daha perişandı. 1994-1999 döneminde 11 bankaya el konuldu. Daha doğrusu içleri boşaltıldığı ve halk tabiriyle hortumlandıkları için, devlet el koymak zorunda kaldı. Bu sayı daha sonra 25’e yükseldi. O dönem çok yüksek faizlerle mevduat toplayan özel bankaların sahiplerinin birçoğu yargılandı, bazıları yurtdışına kaçtı; ancak batan paranın büyük bölümü geri alınamadı. Açıkları, Hazine yine halkın vergileriyle kapattı. Sektörün dip yaptığı olay 2001 krizi. 19 Şubat 2001’de patlayan Cumhuriyet tarihinin en derin ekonomik krizinden sonra dönemin koalisyon hükümeti Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş’i ekonominin dümenine geçirdi. Derviş’in hazırladığı Güçlü Ekonomiye Geçiş programının en önemli ayağı ise tabii ki bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasıydı.

10 yılda dipten zirveye

Aslında o döneme kadar bankacılık sektörünün düzenlenmesi ve denetlenmesi adına parçalı bir yapı bulunmaktaydı. Hazine Müsteşarlığı, Bankacılık Kanunu’nun uygulanmasından, kanuna ilişkin ikincil düzenlemelerin hazırlanmasından, yerinde denetimlerin gerçekleştirilmesinden ve bankalara yönelik idari ve cezai yaptırımların uygulanmasından sorumluyken; Merkez Bankası da bankaların uzaktan gözetiminden ve tasarruf mevduatını sigorta eden Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) idare ve temsilinden sorumluydu. 1999’da bankacılık sektörünün düzenlenmesi ve denetlenmesindeki bu parçalı yapının ortadan kaldırılması ve sektöre ilişkin tek bir bağımsız denetleyici ve düzenleyici kurumun kurulması kararı alındı. Sonuçta, 4389 sayılı Bankacılık Kanunu ile Haziran 1999’da Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) kurulmasına karar verildi. Kurum Ağustos 2000’de faaliyetlerine başladı.

AK Parti işbaşına geldikten ve ekonomik istikrardan sonra BDDK bankacılık sektörü üzerinde etkin bir denetim kurumuna dönüştü. Nitekim 2008 küresel krizinde bankacılık sektörünün çok sağlam durmasında BDDK’nın rolü tartışılmaz. Küresel krizde Türkiye, OECD ülkeleri arasında bankası batmayan ve bankalara nakit enjekte etmeyen tek ülke oldu. Bankacılık sektörünün bundan on yıl önce dibe vurmasından sonra, kısa sürede alınan mesafe gerçekten önemli. 10 yıl önce ülkeyi çöküşe götüren bir sektör, şimdi ekonominin ayakta kalmasında en önemli faktör hâline geldi. Ekonomi çevreleri şimdi bir yandan bu başarıyı alkışlarken, diğer yandan böylesine güçlü kurumların, kendileri büyürken, ülkenin büyüme sürecine neden yeterli katkıyı yapmadığını tartışıyor. Sektörün son durumu ile ilgili verileri paylaşırsak tablo daha da netleşecek.

BDDK’nın hazırladığı, “Türk Bankacılık Sektörünün Genel Görünümü-Aralık 2012” başlıklı çalışmaya göre, sektörün aktif büyüklüğü 2012 sonu itibarıyla 1,371 trilyon TL’ye ulaşmış. Krediler 794,8 milyar TL ile toplam aktifin yüzde 58’ini oluşturuyor. Sektörün Aralık 2012 itibarıyla kârı 23,6 milyar TL ve önceki yılın aynı dönemine göre 3,8 milyar TL (yüzde 19,2) artmış. Aralık 2011 itibarıyla yüzde 2,7 seviyesinde gerçeklesen takibe dönüşüm oranı Aralık 2012 itibarıyla yüzde 2,9’a yükselmiş. Banka sayısı, ekim ayında bir yabancı bankanın faaliyete başlamasıyla 49’a yükseldi. 2012 yıl sonu itibarıyla sektör 11 bin şube, 202 bin personel ile faaliyetine devam ediyor. Sektörde 2012 yıl sonu itibarıyla 35 bin adet ATM ve 2,6 milyon adet POS ile hizmet veriliyor. BDDK raporuna göre 2012’de ödemeler sisteminin önemli birer unsuru olan ATM sayısında yüzde 9,6 ve POS sayısında da yüzde 8,4 artış olması, bankacılık hizmetlerine erişimin yaygınlaşmaya devam ettiğini gösteriyor.

İşlem ücretleri de arttı

Bankaların nasıl bu kadar yüksek kârlara ulaştıklarına baktığımızda birkaç önemli kalemden bahsedebiliriz. Günümüzde kullanılan pek çok bankacılık enstrümanı, Türkiye şartlarında bankaların gelirlerinin katlanmasına sebep oluyor. Ekonomist Ünsal Çetin’in tespitlerine göre, sektördeki yüksek kârların iki temel kaynağı bulunuyor. Birincisi, son yıllardaki verimlilik artışları. İkincisi de makroekonomik konjonktürle bağlantılı para politikası uygulamaları. 2003’ten sonra artan yabancı sermayeli oyuncuların da etkisiyle sektörün çok yoğun rekabete girdiğini belirten Çetin, tespitlerini şöyle sıralıyor: “2001-2002 krizlerinin getirdiği sert piyasa disiplinine ek olarak artan rekabet bankaları daha verimli çalışmaya sevk ediyor. Bu yüzden, son dönemde bankalar yüksek teknolojiye ciddi yatırım yaptı. Çalışanlarının mesleki eğitimlerinde önemli seviyede gelişme kaydetti.

Ekseriyetle son derece özverili ve sadık bir şekilde görev yapan çalışanlarının da katkısıyla, bankalar çalışan ve sermaye verimliliğinde sektör geneline yayılan yüksek seviyede iyileştirmeler kaydetti. Artan rekabetin getirdiği, sürekli zenginleşen ve farklılaşan bankacılık ürün ve hizmetleri yelpazesi, komisyon ve işlem ücretlerinden doğan gelirlerde de yüksek artışlar sağlıyor.”

Vatandaş bilinçli olmalı

Ünsal Çetin, Merkez Bankası’nın kredi genişlemesini yüzde 15 ile sabit tutmasına rağmen, uygulanan faiz politikasının bankaların kaynak maliyetlerini ciddi oranlarda düşürdüğünü vurgulayarak bunlara ilaveten gelişmiş ülkelerdeki likidite bolluğunun etkisiyle bankaların yurtdışından düşük maliyetlerle sendikasyon kredileri bulmasının da kârlılığı desteklediğini belirtiyor. Bankaların kârlarını konuşurken, yurtdışı sendikasyon kredilerinin altını özellikle çizmek gerekiyor. Geçen yıl yurtdışından çok düşük faizlerle kredi bulan bankalar, bunu üç-dört kat yüksek faizle iç piyasaya kredi olarak verdi. Bankaların bu kârlarına bir de her türlü bankacılık işlemlerinden aldıkları ücretleri de eklemek gerekiyor elbette. Bir dönem ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, bankaların 25 TL’yi bulan havale ücretlerine vurgu yaparak “Vatandaş taksi ile elden götürse daha ucuza gelir.” açıklaması yapmıştı ancak değişen bir şey olmadı. Farklı hesaplara veya şubelere yapılan havaleler çok pahalı olduğu gibi, internetten yapılan işlemlerden de ücret alınıyor. Bunlara hesap işletim ücretlerini, kredilerde alınan dosya masraflarını ve kart aidatlarını da eklemek gerekiyor.

Bankalar, Merkez Bankası’nın kredileri daraltmak için zorunlu karşılıkları artırmasını da fırsata çevirmeyi iyi biliyor. Kredi limitleri daraldığı için, en iyi durumdaki müşteriler tercih ediliyor. Geri ödeme sorunu yaşamayacak müşteriler daha fazla kredi alabiliyor, bankalar kredilerde bunlara öncelik tanıyor. Bu durumda asıl ihtiyacı olan küçük işletmelerin kredi alması zorlaşıyor. Alabilenler de oldukça yüksek maliyetlerle alıyor. Politika faizinin yüzde 5’lerde olduğu bir ortamda bankaların faiz oranları yüzde 17’lere kadar çıkabiliyor. Kısacası bankalar reel sektörle de çok kârlı bir alışverişe giriyor.

Bankaları bu kadar eleştirirken, çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız gerekiyor. Bankalar bunları yaparken, onunla muhatap olan vatandaşın da çok bilinçli hareket ettiği söylenemez. Türkiye’de insanların kredi ve kredi kullanımı konusunda yeteri kadar dikkatli olmaması, kartların çok rahat kullanılması, kredi kartından nakit çekilmesi gibi konular, bir yandan bankaların kârlarını artırırken, diğer yandan toplumsal hayatta ciddi dramlara sebep oluyor. Bankaların kâr rekorlarını konuştuğumuz bir ortamda, madalyonun diğer yüzünde, kredi kartı borçluları ve bu yüzden kararan hayatlar var. Ekonomi yönetiminin ve ilgili bürokratların son zamanlarda finansal okuryazarlık meselesinden sıkça bahsetmelerinin temelinde de bu var. Finansal eğitimin tabana yayılması, bir yandan bankaların vatandaşın sırtından yaptıkları haksız kârları dizginlerken, diğer yandan ‘bankazedelerin’ sayısını azaltacaktır.

Prof. Dr. Mete Gündoğan (Bartın Üniversitesi Rektör Yardımcısı): Bankalar havadan para üretiyor

-Türkiye’de bankacılık sisteminin yapılanması hakkında neler söylenebilir?

Ülkemizdeki bankacılık sisteminin yapılanması Batı tarzıdır. Zaten bu tarzda yapılandıramazsanız, küresel finans sisteminde yer bulmanız mümkün olmaz. Bu finansal sisteme biz Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) diyoruz. Bugün esas sorgulanması gereken de bu sistemdir.

-Bu sistemi biraz açar mısınız?

Temel özelliği, Merkez Bankası’ndan başlayarak kullandığımız paranın piyasaya borç olarak verilmesi esası üzerine kurgulanmış olması. Kullandığımız parayı Merkez Bankası ‘borç’ olarak belli bir faiz karşılığında piyasaya (büyük oranda bankalara) veriyor. Bankalar da üzerine biraz daha faiz koyarak piyasaya sunuyor. Ondan sonra para piyasada dolaşmaya başlıyor. Aslında, elimizdeki her para üzerinde belli bir faiz ile borçtur. Sistem böyle kurgulanmış. Bankalar, Merkez Bankası’nın ürettiği paranın üzerinden bizim Kısmi Rezerv Sistemi (KRS) dediğimiz bir başka mekanizma ile bu parayı -şu andaki oranlarla söylüyorum- 13 katına kadar çoğaltıyor.

-Kısmi Rezerv Sistemi nedir?

Bankalar topladıkları mevduatın belli bir oranını Merkez Bankası’nda tutup kalanını kredi olarak verebiliyor. Bu krediyi alanlar da paralarını yine sistem içerisinde bir bankada tutuyor. O tutulan meblağ da yeni mevduat oluyor. Onun da belli bir oranını Merkez Bankası’nda tutup banka tekrar kredi verebiliyor. Bu durum böyle sürüp gidiyor. Bankalar âdeta havadan para üretmiş oluyor. Aslında bu şekilde oluşturulan para yoktur, kaydîdir ama bunların faizi gerçektir. İşte bu şekilde yüksek meblağa ulaşan faizler, bugünkü kârlarının önemli bir kısmını oluşturuyor. BDPS/KRS mekanizması, bankaların 23,6 milyar lira gibi yüksek kâr elde etmelerinin temelini oluşturuyor. Kısacası, bankalar bu ikiz sistem ile havadan para üretip sonra da olmayan paranın faizini topluyor. Bugün Merkez Bankası’nın ürettiği 60 milyar TL’lik emisyon hacmine (Merkez’in piyasaya verdiği miktar) mukabil, bankaların kredi olarak verdikleri para miktarı ise 820 milyar lira olmuş. Bu para nasıl 60’tan 820’ye çıkıyor. KRS sistemiyle para işte böyle üretiliyor. Aynı şekilde dünyanın toplam reel varlık değerinin 70 trilyon dolar olduğu hesaplanıyor, buna karşılık, dünya finansal sisteminde kağıt üzerinde, sistemde dönen para ise 800 trilyon dolar. Bu balonların sebep olabileceği sonuçları 2008 gibi küresel krizlerde yaşadık, yaşıyoruz. Ancak bunun yanı sıra başka faktörleri de göz ardı etmemek gerekiyor.

-Diğer faktörleri biraz somutlaştırabilir miyiz?

Bankaların yüksek kârlarını temelde üç grupta toplayabiliriz. Birincisi –ki bana göre en önemlisi– bahsettiğim bu BDPS/KRS ikiz mekanizmasıdır. İkincisi, dünya para piyasaları ile Türkiye’deki para piyasaları arasındaki oransal farklardır. Bankalar dünya piyasalarından yıllık yüzde 2-3 oranlarında borç para bulup onu ülkemizde yıllık yüzde 30-40 oranlarında satabiliyor. Dünyanın her yerinde para var ve bu paralar ülkemiz gibi yüksek faiz ödeyen finans pazarlarına akın ediyor. Bu durum kısmen de olsa sıcak para girişini izah ediyor. Zaten yabancı bankalar da ülkemizde operasyon yapabildiği için ülkemize para girişlerinde sorun olmuyor. Buna mevcut konjonktürden kaynaklanan yüksek kazanç da diyebiliriz. Üçüncüsü de vatandaşın tepkisizliğinden, bilinçsizliğinden kaynaklanan yüksek kazançlar. Bankaların uyguladığı çeşitli ücretler var. Hesap işletim ücretleri, havale/EFT ücretleri, dosya ücretleri, kart ücretleri gibi… Bunların karşısında ortak bir tepki oluşmuyor. Bunun yanı sıra, bilinçsizce kredi kartı kullanımından doğan kârlar var. Mesela, vatandaşın acil 100 TL’ye ihtiyacı var. Bunu bir arkadaşından borç alacağına hemen bankamatiğe gidiyor ve nakit olarak bir makinadan alıyor. Aslında yaklaşık yüzde 50 faizle nakit kredi almış oluyor! Para 100 TL olduğu için bunu önemsemiyor ancak bankacılar cephesinden baktığımızda bu şekilde 20 milyon kişi hareket etse 2 milyar lira eder. Bunun yanı sıra gecikme faizleri var.

-Size göre bu sisteme karşı devlet neler yapmalı?

Öncelikle, sistemin yeniden kurgulanması gerekiyor. Bu gibi durumlarda sistem bir zulme dönüşüyor. Herkes zarar ederken 23,6 milyar liralık kârı kimse masum gösteremez. Mesela, BDDK Başkanı’nın lahmacun açıklaması trajikomiktir. Aslında bu sistemin yeniden yapılandırılması gerekiyor. Burada üst düzey bir farkındalık oluşturulması gerekiyor. İkincisi, konjonktürden kaynaklanıyor. Dünyanın her yerinde finans krizi var. Faizler yıllık sıfırlara kadar düşmüş. Ülkemizde bu durumdan sadece bankacılar faydalanıyor. Aslında bunun vatandaşa da yansıtılması lazım. Bu, ya faiz indirimleri ile doğrudan yansıtılabilir ya da bankalardan alınacak vergilerle dolaylı olarak yansıtılabilir. Vatandaşa yüklenen çeşitli ödemelere belirli kısıtlamalar getirilebilir. Bunda da hükümetin, düzenleyici ve denetleyici kuruluşların yapacakları çok şey vardır.

-Vatandaşa düşen nedir?

Günümüzde bir şirketin finansman yönetimi ne ise, bir hane halkı reisinin finans idaresi de odur. Vatandaş kullanmadığı bütün hesapları kapatmalı ve kartları iade etmelidir. Kredi kartı ekstresini iyi okumalı ve ödemelerini temerrüde düşmeden zamanında yapmalıdır. Hukuken alınan kararlarda hakkını sonuna kadar savunmalıdır. Bilinçli ve örgütlü hareket etmelidir. Kart ücreti alınmayacak ise aldırtmamalıdır. İnternet ya da mobil bankacılığın kullanım kolaylığına aldanıp birçok masrafı durup dururken kendi kendine çıkarmamalıdır. Bu konuda ne kadar çok araştırma/çalışma yapılırsa farkındalık o kadar artar. Kamu vicdanı kamu yararına dönüşür.


















 
Tanıdığım Erbakan

 

Fiili olarak Erbakan hocamın yanında yaklaşık 20 yılım geçti.
Son nefesini verinceye kadar da yanında oldum.
Çok şükür bu hem benim istikrarım ve istikametim
hem de babamın bana vasiyetiydi.
Bu şekilde hareket etmenin huzuru içerisindeyim.


Erbakan Hocayı anlatmak tabi ki uzun bir kitap çalışması konusu. Her açıdan inceleyip yazmak, gelecek nesiller açısından oldukça faydalı ve önemlidir. Burada bu makale çerçevesinde birkaç hususu ancak ana hatları ile ifade edebilirim.

Öncelikle bir insan olarak Hocamız çok mülayim ve hoşgörülüydü. Hiç kimse hakkında olumsuz düşünmez, herkesin olumlu yönlerini ele alarak ya da öne çıkararak ondan istifade etme yollarını arardı. Bu şekilde o insanı da hayra yönlendirmiş olurdu. Gayet kibardı ve çevresine de kibar davranırdı. Örneğin, birgün başbakanlık merkez binasındaki odasında, yuvarlak masada çok yoğun bir çalışma içerisinde iken hizmetinde olan arkadaşımız gelip “Hocam çayı yeni demledim, arzu eder misiniz?” diye sorduğunda verdiği cevap “lutfedersiniz” olmuştu. Bu cevabı hala gıpta ile hatırlarım.

Hocamız çok akıllı ve zeki bir insandı. Düşünme mantığı, problemi ortaya koyma şekli, çözüm kümesi oluşturma becerisi ve çözümlerini uygulama sistematiği istisnai kabiliyetleri arasındaydı. Onun problemlere yaklaşımında ve çözümünde hem analitik hem de kartezyen mantığın nasıl kullanıldığını keşfetmek müthiş heyecan vericiydi. Her olayın ya da problemin olumlu ve faydalı yönlerinden hareket ederek bir çözüme ulaşma gayreti içerisindeydi. Her türlü çözümü de şu dört ölçü ile test ederdi. İlim, akıl, tecrube ve gerçekler. Bu dört zihin süzgecini paralel olarak kullanır ve sonunda herkesi ikna edebileceği bir çözüm haritası ortaya çıkarırdı. Onun için de Erbakan hocanın, eğer art niyetli ya da ön yargılı değil ise, ikna edemeyeceği insan yoktu.

Erbakan hocamız dini vecibelerini yerine getirmede de çok hassas ve samimi davranırdı. Besmelesiz ve fatihasız hiç bir işe başlamaz ve işlerini hayır duasız bitirmezdi. Her türlü sıkıntılı koşullarda dahi namazlarını aksatmaz, orucunu ikmal eder ve diğer vecibeleri sünneti seniyye üzerine yerine getirirdi. Mesela, ayakta desteksiz duramayacak hale gelinceye kadar namazda rükusunu ve secdesini kendisi yapar, namazın tadil-i erkanına uymak için şartları sonuna kadar zorlardı. İbadetleri konusunda hiç eringenlik göstermezdi.

Bir dava adamı olarak zihni çok berraktı. Ne yapılacağını ve nasıl yapılacağını çok net bilir ve ifade ederdi. Zihninde davası ile ilgili olarak şüphelere veya tereddütlere yer yoktu. Davasında sabırlı, tavizsiz ve kararlıydı. Kendi şahsına karşı yapılan hiçbir şeyi uzun müddet zihninde taşımazdı. Affeder ya da unutur giderdi. Ancak davasına karşı yapılan her şeyi bir kenara not eder ve onlarla nasıl mücadele edeceğini düşünürdü. İşi gücü davasını bir adım ileriye nasıl götüreceğinin tespitini ve tecrubesini yapmaktı. Bu açıdan davasının delisiydi. Bunun için de teşkilatlarda sürekli “davanın delisi olmak” ifadesini kullanır ve onları yönlendirirdi. Yine bu çerçevede hiçbir mazeret kabul etmezdi. Diyelim ki görev vermek için bir arkadaşı aradık ve ulaşamadık. Gelip de kendisine “arkadaşa ulaşamadık” dediğimizde “ölmüş mü?” diye cevap verirdi. Diğer bir ifade ile, bir adam yeryüzünde ise “onu bulamadık” ya da “ona ulaşamadık” türünden mazeretleri asla kabul etmezdi. Yine bir teşkilat çalışması esnasında bir grup arkadaşa bir iş vermişti. İş biraz zordu. Arkadaşlar oturup kendi aralarında konuşmuşlar ve o işin neden yapılamayacağına ilişkin 17 maddelik bir yazı yazarak tekrar görüşmeye gelmişlerdi. Aralarından bir sözcü hem yazıyı takdim etti hem de madde madde izahlarda bulundu. Hocam sabırla hiç sözlerini kesmeden dinledikten sonra kendilerine, “siz bir gece çalışıp bu işin niçin yapılamayacağına dair 17 madde yazacağınıza, 17 gece çalışıp bir madde ile bu işin nasıl yapılacağını izah etmek için gelin bana” deyip kendilerini uğurladı. Hakikaten o iş, Hocamızın yönlendirmesi ve arkadaşların yüksek azmiyle başarılmıştı.

Erbakan Hocamız, ideolojisini Milli Görüş ismiyle ifade eder ve bir matematik netlikte tarif edip uygulardı. Tarifleri arasında çelişki ve çelişkili ifadeler olmazdı. Bu ideoloji ile Osmanlı, Selçuklu ve İslam Tarihini çok güzel bir şekilde içiçe bütünleştirmişti. Milli Görüş’e has bu bütünleşik yapı, dünyadaki bütün müslümanlara örnek olmuştur. Böylece müslümanlar, kendi inançlarıyla çelişmeyen yerel aidiyetlerini kaybetmeden, ümmet paydası altında birlik ve beraberliği düşünebilir hale gelmiştir. Hocamız, bu çalışmaları ve tanımlamalarıyla ülkemizde olası değişik dış mihraklı yapılandırmaların da önüne geçmiştir. Onları atıl bırakmıştır.

O aynı zamanda bir ıslah adamıydı. İşi gücü yeryüzündeki ifsada karşı çıkmak ve ıslah etmekti. Bu yaklaşım, fikirlere yönelik olduğu gibi kurumsal yapılara yönelik olarak da görünürdü. Bir insanın fikirlerini düzeltmek ya da onu ıslah etmek için saatlerce konuşmaktan çekinmez ve usanmazdı. Ülkemizin kurumsal yapısına bağlı ve saygılıydı. Bu çerçevede hiçbir tahriğe kanmaz ve kapılmazdı. Kurumsal yapılar içerisindeki bazı insanların yaptıkları yanlışlar ile kurumsal yapıları ayrı değerlendirirdi. Örneğin TSK ile ilgili olarak kendisine birçok telkinler ve öneriler yapılmış olmasına rağmen, onu her zaman “Peygamber Ocağı” olarak görmüş ve ordumuz ifadesini özel sohbetlerinde dahi hiçbir zaman yalın olarak değil hep “Kahraman Ordumuz” diye niteleyerek kullanmıştır. Hiç unutamıyorum bir gün Altınoluk’da bahçede birlikte yemek yerken sohbet esnasında bazıları ordumuz ile ilgili olarak birşeyler söyleyince; “… 1000 yıl İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu kahraman ordumuzun…” dedi ancak gözleri doldu. Üzüntüden çenesi oynamaya başladı. İçin için ağlıyordu. Onun o halini görünce herkes sustu. Bir müddet kimse konuşamadı.

Hocam yanlış yapanları da ıslah etmek, eğitmek düzeltmek gerektiğine inanırdı. Bu milletin hiçbir evladının bilerek ve isteyerek yine bu milletin özü olan; hakkı üstün tutan, maneviyatçı, nefis terbiyesini esas alan, hidayet, feraset ve dirayet sahibi Milli Görüş’e karşı olabileceğine inanmazdı. Onun için de ülkemiz insanlarını ikiye ayırırdı; “Milli Görüşçü olanlar ve Milli Görüşçü olmak için sırasını bekleyenler”.

Kısacası Erbakan Hocamız büyük bir önder, iyi bir öğretmen ve güzel bir insandı. Vatan ve millet sevgisi ile doluydu. Emrolunduğu gibi dosdoğruydu. Son nefesine kadar kısaca cihad diye tarif ettiği iyinin, güzelin, doğrunun, faydalının ve adil olanın hakim olması için çalıştı. Bu ilkeler çerçevesinde, Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya kurulması vasiyeti ile ahirete irtihal etti. Hepimizin başı sağolsun. Allah (CC) kendisine rahmet, bizlere sabırlar versin.

Not: Bu yazı Nisan 2011 tarihinde çıkan Anadolu Gençlik Dergisi Erbakan Özel Sayısında (Sayı: 135) yayınlanmıştır.









Mete Gündoğan 
Share in top social networks!
Özgeçmişi

Prof. Dr. Mete Gündoğan, 1963 Balıkesir – Dursunbey doğumludur. İlköğretim ve Lise tahsilini Ayvalık ilçesinde tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Lisans (1985) çalışmasını bitirdikten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Yüksek Lis

ans çalışmasına başladı. Tez aşamasında British Council’den kazanmış olduğu bursu değerlendirmek üzere İngiltere’ye gitti. Cranfield Teknoloji Enstitüsü’nde Üretim Sistemleri Mühendisliği alanında Yüksek Lisans (1990) çalışmalarını tamamladı. Doktora’sını (1995) yine İngiltere’de, Cranfield Üniversitesi Endüstri ve Üretim Sistemleri Mühendisliği alanında yaptı. Doçentliğini 2000 yılında aldı. Balıkesir Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi (yarı zamanlı), Polis Akademisi (yarı zamanlı) ve Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nde çalıştı. Ghent Üniversitesi’nde literatür çalışmaları yaptı.

Akademik çalışmalarının yanı sıra Dr.Gündoğan, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Araştırma ve Geliştirme Planlaması Müdürlüğü’nde araştırma mühendisi ve bir müddet de müdür olarak görev aldı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda (DPT) Bilim ve Teknoloji Sektörü uzmanı, Başbakanlık Başmüşavirliği ve TBMM’nde müşavir görevlerinde bulundu. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nde açılan 20nci Dönem Kamu Diplomasisi Kursunu tamamladı.

Çeşitli sanayi çalışmaları ve tecrübeleri çerçevesinde, Akıncı F-16 Uçak Fabrikası’nda (TAI) Kalite Teminat Sistemleri Başmühendisi olarak çalıştı. Avrupa Ford Motor Fabrikalarında (Köln-Almanya, Genk-Belçika, Valencia-İspanya, Bordeaux-Fransa ve Dagenham-İngiltere) “Bilgisayar Destekli Bakım Yönetim Sistemi” projesinde mühendis olarak çalıştı. Özel sektörde üst düzey yöneticilik ve danışmanlık da yapan Dr. Gündoğan, Balkanlarda ve ülkemizde özelleştirmeden alınan birçok fabrikanın devreye alınması projelerini baştan sonra gerçekleştirdi.

Evli ve dört çocuk babası olan Prof. Dr. Gündoğan İngilizce ve Fransızcanın yanısıra kısıtlı derecelerde Felemenkçe, Boşnakça ve Arapça bilmektedir.

Uluslar arası ve ulusal düzeyde birçok yayını bulunan Prof. Dr. Mete Gündoğan’ın akademik ilgi alanları: Mühendislik Ekonomisi, Sistem Analizi ve Tasarımı, Üretim Yönetimi Sistemleri, Üretim Planlama ve Kontrolü, Teknoloji Yönetimi, Kalite Teminatı, Toplam Kalite Yönetimi, Bakım / Onarım Planlaması ve Yönetimi, Maliyet Analizleri ve Muhasebesi ve Ekonomi (Mikro ve Makro)’dir.

İrtibat:

Tel   : +90 378 223 5036

Fax: +90 378 223 5041

E-mail: mgundogan@hotmail.com





"Necmettin ERBAKAN,




 

sermayenin gücünü ve bu gücü yönlendirmede odaların gücünü daha 1960'lı yıllarda  Anadolu insanına verdi, onların güçlenmesi için uğraştı.

1969 yılında Erbakan Birlik başkanıyken 

İstanbul sermayesinin devleri olan Koç, Sabancı, Boyner vb... bir heyet oluşturup Ankara'ya giderler.

Gittikleri kişi, Başbakan Demirel'dir. Demirel'e Erbakan'ı, tüm tahsisleri Anadolu'ya verdiği için şikâyet ederler.



İstekleri, Erbakan'ın görevden alınmasıdır. Sermayenin bu isteğini Demirel geri çevirmez ve Erbakan'ın görevden alınması için talimat verir. Talimatın gereği yerine getirilir ve Erbakan, görevden alınır.


Holding patronundan TOBB'a: AK Parti'ye karşı partileşin


Ak Parti Konya milletvekili Hüseyin Üzülmez, 
yakın dönemle ilgili ilginç bilgiler paylaştı.
TOBB'da görevliyken bir holding patronunun kendisini yemeğe davet ettiğini belirten Üzülmez,
'Bana TOBB olarak Ak Parti'ye karşı partileşin teklifinde bulundu" dedi

Birlik Vakfı Bursa Şubesi'nin Cuma Meclisi'ne konuk olan Ak Parti Konya milletvekili Hüseyin Üzülmez hem bir milletvekili hem de sivil toplum örgütlerinde yetişmiş biri olarak tecrübelerini paylaştı.

Üzülmez, yakın dönem Türkiye'sinin bir fotoğrafını çekti. Bu fotoğrafta Türkiye'deki derin devlet de vardı, kendi menfaatini her şeyin üstünde tutanlar da, Anadolu'nun bir kenara itilmeye çalışılan insanları da...

Ticaret ve Sanayi Odaları hangi gerekçeyle kuruldu?

Hüseyin Üzülmez, konuşmasının odak noktasını oluşturacak Ticaret ve Sanayi Odalarının tarihî süreciyle ilgili birkaç bilgi aktardı önce. Bu bilgiler, dönemin özelliklerini yansıtması ve örtülü bir savaşın ekonomik aracı olması bakımından önemliydi.

İşte Hüseyin Üzülmez'in anlattıkları:

"Ticaret ve Sanayi Odaları, 1881 yılında padişah emriyle kurulmuştur. Altı aylık hazırlık sürecinden sonra ilk oda, İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası adıyla kurulmuştur. İTSO, kuruluşundan hemen sonra on maddelik bir karar alır ve ticaret ve sanayi odalarının yaygınlaştırılmasını ister.

O zamana kadar kurulan odaların yönetiminde çoğunluk hep az farkla da olsa Müslümanlardadır. Ama 1877 yılına gelindiğinde durum birden tersine döner ve gayrimüslimler çoğunluğu ele geçirir. Bu durumu riskli bulan padişah, Müslümanların çoğunluğu ele geçirmesi için odalara ziraatçıları da katar.

Odaların adı artık uzunca bir süre "Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odaları" olacaktır. Bu manevra ile Müslümanlar yönetimlerde çoğunluğu sağlar. Ama gözden kaçırılmaması gereken şey şudur: Bu odalar da ülkenin Batılılaşmasına hizmet etmek amacıyla kurulmuştur. Hemen kısa bir süre sonra iktidarı ele geçiren İttihatçılar, doğru bir karar vererek Anadolu insanını ticarete atılmaya teşvik eder."

1950 yılından sonraki gelişmeler neler?

Hüseyin Üzülmez, bu odaların zamanla etkisini artırdığını ve hatta bu etkinin devleti etkileyecek bir güce eriştiğini şu sözlerle aktardı: " 1950 yılında odalar, birliğe dönüşür ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) kurulur. 1960 yılına gelindiğinde, Birlik, devletin ekonomik faaliyetlerini perde arkasından yönetmeye başlamıştır.

En önemlisi de, döviz tahsis işi odaların emrindeydi ve odaları yönetenler dilediklerini zengin edip dilediklerini güçsüz düşürebiliyorlardı. O yıllarda döviz tahsis memuru, daha sonra özellikle 28 Şubat Sürecinde önemli bir rol üstlenecek olan Fuat Miras'tı."

Erbakan, gelişmeleri okudu

Anadolu insanının sermayeden uzak tutulduğunu ve kurulan bu birlikleri yönetenlerin zihniyetleri göz önüne alındığında, bu ülkenin yerlilerinin ülkenin sermayesinde ve yönetiminde söz sahibi edilmeyeceğinin herkesçe görülemediğini, bunu görüp Anadolu insanının bir yerlere gelmesi için çırpınanlardan birisinin de rahmetli Erbakan olduğunu söyleyen Hüseyin Üzülmez, Erbakan'la ilgili düşüncelerini şöyle aktardı:

"Necmettin Erbakan, sermayenin gücünü ve bu gücü yönlendirmede odaların gücünü daha 1960'lı yıllarda fark etmişti. Bunu sadece anlamakla kalmadı, bir şeyler yapmak için de çabaladı. Odalar Birliği Başkanı olduğunda, tahsisleri Anadolu insanına verdi, onların güçlenmesi için uğraştı.

1969 yılında Erbakan Birlik başkanıyken İstanbul sermayesinin devleri olan Koç, Sabancı, Boyner vb... bir heyet oluşturup Ankara'ya giderler.

Gittikleri kişi, Başbakan Demirel'dir. Demirel'e Erbakan'ı, tüm tahsisleri Anadolu'ya verdiği için şikâyet ederler.

İstekleri, Erbakan'ın görevden alınmasıdır. Sermayenin bu isteğini Demirel geri çevirmez ve Erbakan'ın görevden alınması için talimat verir. Talimatın gereği yerine getirilir ve Erbakan, görevden alınır."

Şerden hayır doğar

Hüseyin Üzülmez, anılarla süslediği sohbetini sürdürürken bir tespitini de, bu benim kişisel gözlemimdir diye vurgulayarak şu şekilde aktardı: "1969 yılında Erbakan'ın görevden alınması, hiç öngörülemeyen bir olaya yol açtı ve Erbakan siyasi parti kurdu.

Önce Milli Nizam, sonra da Milli Selamet Partisi bu olaylardan sonra kuruldu. O operasyon, böyle hiç tahmin edilemeyen bir olaya yol açtı. Kaderin cilvesidir ki aynı aktörler (Erbakan ve Demirel) bir kez daha karşı karşıya geldi. Bu olay, 28 Şubat Süreciydi. 28 Şubat da, Erbakan'a karşı yapıldı ve bu hareketten sonra da yeni bir parti, AK Parti doğdu."

Tayyip Erdoğan'ın demokrasi fotoğrafı

Hüseyin Üzülmez, TOBB'un desteğinin siyasiler için ne kadar önemli olduğunu şu anısıyla anlattı: " 27 Nisan Muhtırası öncesinde ülkede gerginlik vardı. Hükümet üzerinde çok ciddi baskılar vardı.

Bu ortamda Başbakan Erdoğan, TOBB'a geldi ve ortamın gerginliğinden söz ederek belki de bir ihtilal olabileceğini söyleyerek bizlerden demokrasi adına destek istedi. Biz de yönetim olarak Başbakana destek verdik ve Tayyip Erdoğan'ın yanında TOBB yöneticileri, elinde anayasa kitapçığı ile verdiği o demokrasi fotoğrafı böyle çekildi.

TOBB siyasi harekete dönüşebilecek bir yapıdır

Hüseyin Üzülmez, TOBB'un tüm Türkiye'yi etkileme gücünü büyük sermayenin çok iyi bildiğini ve gerektiğinde bu gücü siyasi olayları etkileyip yönlendirmek için kullandıklarını kendi örneğinden hareketle anlattı:

" 2010 yılında, çok büyük bir holdingin patronu beni İstanbul'da yemeğe çağırdı. Yemekte, TOBB olarak bizim AK Parti'ye karşı bir siyasi hareket başlatmamızı istedi.

Ben de bu harekete başlayacakmışız gibi, nabız tutmak için bu işe çok para gerektiğini söyledim. Para konusunun önemli olmadığını, gereken paranın karşılanacağını taahhüt ettiler. İşte TOBB bu kadar önemli ve belirleyici bir örgüttür."

Müslümanlar sosyal sermayeyi yönetebilmeli

Müslümanların, Cumhuriyet ilan edildikten sonra özellikle bazı alanlardan bilinçli bir şekilde uzak tutulduklarını söyleyen Hüseyin Üzülmez, odalar ve birliklerin yönettiği 'sosyal sermaye'nin bunların en önemlilerinden olduğunu şöyle açıkladı: "Sosyal sermaye denen şey yaşadığın bölge, yaşadığın ülke ve uluslar arası alanda güç sahibi olmak demektir. Çünkü tüm devlet yöneticileri sosyal sermayenin gücünü ve etkinliğini bilir.

Sosyal sermayenin yöneticileri, tüm toplantılara davet edilir. Bu da onlara birçok devlet yöneticisiyle tanışma, uluslar arası ilişki kurma imkânı sağlar ve bu da sosyal sermaye yöneticilerine ayrıca güç sağlar. Sosyal sermaye bu kadar önemli olduğu için Müslümanlar yıllarca sosyal sermayeden bu yüzden uzak tutulmuştur."

Ahmet Serin / Kuzey Haber Ajansı





Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN
Türkiyenin Sanayileşmesindeki
Yeri ve Vizyonu



 http://www.youtube.com/watch?v=dmRakq9rZlg&feature=youtu.be …
 




 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1177473 ziyaretçi (2601356 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol