Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İ«İN KOŞANLARIN YERİ***
  Suna KIRAÇ ÖMRÜMDEN UZUN İDEALLERİM VAR...
 


















 
 
 
 
 








https://docs.google.com/viewer?attid=0.1&pid=gmail&thid=12c82e52ca426dc1&url=https%3A%2F%2Fmail.google.com%2Fmail%2F%3Fui%3D2%26ik%3Daf861580c1%26view%3Datt%26th%3D12c82e52ca426dc1%26attid%3D0.1%26disp%3Dattd%26zw&docid=1d824f5ce2b054b1e35c6fdb2e395f54%7C2e839137507f9b1b924ef7528ead2e14&a=bi&pagenumber=1&w=778












İstanbul Araştırmaları Enstitüsü<<TIKLA

Suna & İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü (AKMED)
http://www.akmed.org.tr/


İnan Bey artık iş konuşmuyor çünkü...

Sn.İnan KIRAÇ.


 ÖMRÜMDEN UZUN İDEALLERİM VAR...









http://img295.imageshack.us/img295/9319/h150900id0.jpg
















Vehbi Koç Üniversitesi'nin ilk ve tek öğrencisi
Suna Kıraç 

1.10.1960’da  Koç Ticaret Anonim Şirketi’nin İstanbul Şubesinde işe başlaım ve babam vefat edinceye kadar, yani 25 Şubat 1996’ya kadar birlikte çalıştım. Bizim üniversite bir türlü bitmedi. İşyerim Beyoğlu Merkez Han’da, köhne binada çok ilginç yıllar geçirdim.

Şöyle bir atmosfer vardı:

Babam tek başına bir odada. Toplantı masası onun odasında, Rahmetli Hulki Alisbah caddeye bakan odada, babamın sekreteri, tek parmakla daktilo yazan Zehra Tekbaş ise penceresi olmayan bir oda değil, kovukta oturuyordu.

Haşim İşcan  diğer bir odada. Zehra hanım’ın karşısında bir kovukta da ben oturuyordum. Bir de tuvalet vardı.

Bütün bir kadro bir katın sakinerini oluşturuyorduk.

Biz kendimizi temiz pak bir binada oturuyor zannederken, ender olarak ziyaretimize gelen annem bir mezbelelikte oturduğumuzu söyleyince, kırık mermer basamaklar tamir edildi, tuvalet düzeltildi ve binaya bir asansör yaptırıldı.

Allah razı olsun annemden, titizliği orada da kendini göstermişti.

Ben hiçbir ünvanı olmayan konumda işe başladım.

Anlaşılan babam beni işe yararsam joker olarak kullanacaktı. Bütün gün  gelen ve giden evraka bakıyordum.

Bence güzel ve akılllı bir yöntemdi çünkü her şeyden haberim oluyordu.

Zehra hanım işi geciktirince bana afra-tafra yapıyordu.

Çok meşgul olan Bay İsak  yüzüme bakmıyordu.

.
.

Suna Kıraç




Doğum1941, Ankara.
Öğrenim Arnavutköy Amerikan Kız Koleji, İstanbul
Boğaziçi Üniversitesi'nde Bankacılık ve Finansman konularında eğitim Lisan İngilizce ve Fransızca
Sayın İnan Kıraç ile evli, bir çocuk annesidir.
1998 Koç Holding A.Ş.Yönetim Kurulu Başkan Vekili Yönetim Komitesi Başkan Vekili
1994-1998 Koç Holding A.Ş.Yönetim Kurulu Başkan Vekili ve Görevli Üye
1987-1994 Koç Holding A.Ş.Yönetim Kurulu Başkan Vekili ve Görevli Üye - Genel İdare
1981-1987 Koç Holding A.Ş.Yönetim Kurulu Başkan Vekili ve İdare Komitesi Üyesi
1980-1981 Koç Holding A.Ş.Yönetim Kurulu Başkan Vekili
1977-1980 Koç Holding A.Ş.Yönetim Kurulu Üyesi Personel ve İdare
1970-1977 Koç Holding A.Ş. Planlama Üyesi Genel Sekreter Personel ve İdare Departmanı Başkan Yardımcısı
1965-1970 Koç Holding A.Ş.Genel Sekreter
1960-1965 Vehbi Koç'a Yardımcı
Aldığı Ödüller
T.C. Bakanlar Kurulu'nun 23 Eylül 1997 tarihli kararı ile ülkemize eğitim, sağlık ve sosyal hizmet alanlarında yaptıkları katkılar dolayısıyla 27 Ekim 1997 günü T.C. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından "DEVLET ÜSTÜN HİZMET MADALYASI" ile ödüllendirildi.

Ayrıca Suna Kıraç�a, üstün yöneticilik ve liderlik vasıfları ile Koç Holding�e, iş dünyasına ve Türk çocuklarının eğitimine katkılarından dolayı 1 Temmuz 1999 tarihinde London Business School tarafından Onur Üyeliği verilmiştir.
Üye Olduğu Kuruluşlar
·Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi
·Koç Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi
·Türk Eğitim Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi
·Robert Koleji, Mütevelli Heyeti Üyesi
·Eğitim Gönüllüleri Vakfı Kurucu Üyesi ve Yönetim Kurulu Başkanı
Türkiye Aile Planlaması Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi.












Suna Kıraç´ın bilinmeyen acısı
 
 

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Suna Kıraç, hayatını, evliliğini, kızını evlat edinmesini ve çalışma hayatını anlattı. Kıraç´ın, 6 yıldır gözleriyle konuşabildiği ilk kez açıklandı.

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Sunan Kıraç’ın hayatını, evliliğini, kızı İpek’i evlat edinmesini, çalışma anılarını hastalığını ve hayallerini anlattığı ´Ömrümden Uzun İdeallerim Var!´ adlı kitabı yayınlandı. 1998 yılında anılarını yazmaya karar veren Suna Kıraç’ın kitabı, eşi İnan Kıraç tarafından notları derletilerek, Rıdvan Akar’ın editörlüğünde 3 Hazian’daki doğum gününe yetiştirildi.

GELİRİ EĞİTİME: Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından satışa sunulacak kitap, ilk kez dün akşam Suna Kıraç’ın 65’inci doğumgünü nedeniyle dün akşam Pera Müzesi’nde İnan Kıraç tarafından düzenlenen davette aile dostlarına hediye edildi. Kitap, 12 Haziran’dan itibaren D&R, Migros, Tansaş, Pera Müzesi ve büyük kitapevlerinde kitapseverlere ulaşacak. Kitabın bütün geliri Suna Kıraç’ın kuruluşuna öncülük ettiği Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na (TEGV) bırakılacak. Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un kızı Suna Kıraç, kitabında çocukluğunun yanısıra yakalandığı hastalığın mücadelesini de ´Bir direniş öyküsü´ başlığıyla anlatıyor.


Amyotrophic Lateral Sclerosis (ALS), ilk kez 1874 yılında tanımlandı. İlerleyici bir sinir sistemi hastalığı olan ALS, Motor Nöron Hastalığı olarak da biliniyor. ALS, merkez sinir sistemi ve beyin sapındaki motor hücrelerin (nöronlar) kaybı sonucunda kaslarda zaafiyete ve erimeye yol açıyor. Türkiye’de yaklaşık 7 bin ALS hastası var. Ünlülerden Fenerbahçeli Sedat Balkanlı ve fizikçi Stephen Hawking de bu hastalıktan mustarip

HASTALIĞINI İLK KEZ PAYLAŞTI: Kitabı yayına hazırlayan Rıdvan Akar, kitabın önsözünde şu cümlelere yer veriyor: ´Suna Kıraç, tam altı yıldır sadece gözleriyle konuşuyor. Yakalandığı o melun hastalık nedeniyle vücudunu hareket ettiremiyor, yürüyemiyor, konuşamıyor, başını bile hareket ettiremiyor. Buna karşılık pırıl pırıl beyni ile hayallerini gerçekleştirmek için düşünüyor proje üretiyor. Bu kitap Suna Kıraç’ın o insanüstü direnişini anlatıyor. Pes etmeyen, hastalığına yenik düşmeyen ve yaşamı seçen bir annenin, eşin ve işkadınının hayatı.´

GÖZLERİYLE KELİME YAZIYOR: Suna Kıraç 6 yıldır yaşamla bağını sadece gözleriyle kuruyor. Gözleriyle konuşuyor. Konuşmak ya da bir mesaj iletmek istediğinde tam karşısına koyu renklerle yazılmış 29 harften oluşan alfabe konuluyor. Hemşireler tek tek harfleri gösteriyor. Suna Kıraç kirpiklerini kırpıştırdığında ilgili harf yazılıyor. Kelimeler tek tek bulunarak cümle oluşturuluyor.

İkiz kızlarım olsun istedim sonra İpek’i bağrıma bastım
/_newsimages/1625455.jpg
SUNA ve İnan Kıraç çifti, evliliklerinin 15 yılında çocuk sahibi olamayınca, adını ’İpek’ koyacakları bir bebeği evlat edinme kararı aldılar. Suna Kıraç, kitabında o günleri şöyle anlatıyor: ´İkiz kızlarım olsun istiyordum. Ancak üç yıl geçti. Bir pazartesi günü İnan heyecanla geldi, ’İkiz bulamamışlar ama tam bize göre bir kız çocuğu varmış, gidip görmemizi istiyorlar’ dedi. Hastaneye gittiğimizde yavrum İpek oradaydı ve henüz dört aylıktı. İş dünyasının bize kazandırdığı tedbirlilikle İnan, ’Bize bir gün verin, muayene ettirelim’ dedi. O gün doktor bize bugün bile unutamadığım çok özlü bir şey söyledi: Diyelim ki bu çocuk sakat çıktı, artık onu bırakamazsınız’ dedi. Eve döndüğümüzde karmakarışık duygular içindeydik. Doktorun söylediklerini o gece daha iyi anladık. İpek’ten vazgeçemezdik. Gittik ve yavrumuzu bağrımıza bastık.´

’Ölümü öpün’ dedi, kızı İpek makineye bağlanmaya ikna etti

VEHBİ Koç’un vefatı sonrasında iş yükü artan Suna Kıraç, hastalığının ilk belirtilerini 55 yaşında yaşamaya başlamış. 1996’da sesinin kısılması, 1997’de ellerindeki uyuşma, 1998’de dilinin peltekleşmeye başlaması bu hastalığın işaretleriydi. Kitapta ´Bir direniş öyküsü´ adlı bölümde Suna Kıraç’ın hastalığının ortaya çıkışı şöyle anlatılıyor: ´1998’de İnan Kıraç Amerika’da mide ameliyatı olacaktı. Suna Kıraç’ın da muayene olmasına karar verildi. İnan Kıraç ameliyatlı olduğu için tek başına tahlillerini yaptırdı. Biyopsi sonucunda doktorlar Suna Kıraç’la görüşmek istedi. Houston Methodist Hospital Neurology Bölümü’nün başındaki Prof. Dr. Y. Harati ’Hastalığınız ne yazık ki ALS!. Kötü bir hastalık ve bir ilacı ok. Hastalığın nedenini de bilmiyoruz’ dedi.

KIRAÇLARA BÜYÜK ŞOK: Kıraçlar yaşamlarının en büyük şokunu yaşıyordu. ALS, merkezi sinir sisteminde ve beyin sapı adı verilen bölgede motor hücrelerin (nöronlar) kaybı nedeniyle ortaya çıkıyor. Hücre kaybı kaslarda zaaf ve erimeye yol açıyor. Kaslardaki zayıflık ellerde ve bacaklarda ağız yutak bölgesinde ya da dilde başlayabiliyor ve sürekli ilerleyerek yayılıyor. İleri devrelerinde solunum yetersizliğine de yol açabiliyor. Hastanın zihinsel foksiyonları ve belleği hiç bozulmuyor. Doktor son olarak 3-5 yıl içinde solunum cihazına bağlanacağını, 7 yıl içinde de yaşamını yitireceğini söyledi. Suna ve İnan Kıraç birbirlerine sarılarak ağlamaya başladılar.

ANNENE KÖTÜ ŞEYLER OLUYOR: Bir gece sabaha karşı İnan Kıraç uykusundan Suna Kıraç’ın nefes almak için zorlandığı o seslerle uyandı. Suna Kıraç’ın nefes alışı gitgide azalıyordu. Amerikan Hastanesi’ndeki doktorlar hemen hastaneye ulaştırılması gerektiğin söyledi. İnan Kıraç kızı İpek’i uyandırdı. ’Annene kötü şeyler oluyor, hazırlan hastaneye gidiyoruz’ 13 yaşındaki İpek korkmuştu. Ambülans gelmişti. Suna Kıraç sedyeye konulacağı sırada bir an durdu ve evine şöyle bir baktı. İnan Kıraç da bu bakışı yakalamıştı: Baktı ve ağlamaya başladı. Bu, eve Allahaısmarladık anlamına geliyordu.´

BENİ MAKİNEYE BAĞLAMAYIN: Suna Kıraç başına gelecekleri anlayınca İnan Kıraç ile şu konuşmayı /_newsimages/1625454.jpgyapmış: ´İnan senden bir isteğim olacak, bunun sonu makine ama ben makineli bir hayatı istemiyorum. O gün geldiğinde sana soracaklar ve sen muhakkak hayır diyeceksin. Ölümü öp bunu yapacaksın.´

SANA İHTİYACIM VAR ANNE: 14 Ağustos 2000’de yeniden hastanaye kaldırıldığında doktorlar onu hızla makinelere yani yaşama bağlamaya çalışıyordu. O ise makineye bağlanmamakta kesin karar almıştı. İpek sadece 13 yaşındaydı. Annesine, ´Anne ben daha çok gencim ve benim sana ihtiyacım var. Beni evlat olarak aldığında anne olmaya karar verdin. Bu sorumluluğun, bana karşı görevlerin henüz bitmedi. Beni üniversiteye sokacak, evlendireceksin. Anneme çok ihtiyacım var´ dedi. İpek’in bu sözlerinden sonra Suna Kıraç suskunluğunu bozdu ve ’tamam’ dedi.

Galatasaray Başkanı olursan yenilince Koç’a küfrederler

SUNA Kıraç kitabının 74’üncü sayfasında da İnan Kıraç’ın Galatasaray’a başkan olmasını neden engellediğini anlatıyor. Bu bölümde; ´İnan’ın yaşamı ve tercihlerine her zaman saygılı oldum. Muhalefet ederek, engellediğim tek konu Galatasaray oldu´ diyen Suna Kıraç şöyle devam ediyor: ´1979’da Selahattin Beyazıt Galatasaray başkanlığı için listesini hazırlarken İnan’a ’Bir ilke imza atalım; listemiz seçildiğinde sen başkan olacaksın, ben de yönetim kurulu üyeliği yapacağım. Çünkü değişik yapıda bir adamsın ve Galatasaray’a faydalı olabilirsin’ demiş. O da bir Galatasaray’lının ulaşabileceği bu en güzel mevkinin heyecanını duyuyordu. Konuyu akşam yemeğinde açtı. Ona sadece ’böyle bir şey yaptığın takdirde ayrılırız, boşarım seni’ dedikten sonra yemekten kalktım ve uyumaya gittim. İnan öylece kalakalmıştı.

SANA PARA KASASI DERLER: İnan bu çıkışımı işyerindeki bir tatsızlığa yormuş. ertesi sabah kahvaltıda konuyu yeniden açtı. Son söyleyeceğimi dobra dobra baştan söyleyerek konuşmaya başladım. Dedim ki; ´Maç kazanacaksınız herkes pohpohlayacak, kaybettiğiniz takdirde de herkes küfredecek. Dolayısıyla benim aileme de küfür edecekler. Koç’la Galatasaray birbirine karışacak. Sana para kasası gözüyle bakacaklar. Alt tarafı 11 kişinin peşinden koşan bir adam durumuna düşeceksin. Ben bunu yanlış görüyorum. Buna girme. Kaldı ki çok popüler bir isim olursun ki aile bunu istemez.´

Fidye ödenmesine karşı çıktı, Nebbaşlar pes etti

SUNA Kıraç, 1996’da vefat eden babası Vehbi Koç’un mezarından naaşının çalınması üzerine nebbaşlara (naaş hırsızlarına) fidye ödenmesine kesin bir tavırla karşı çıkmış. Kitabın 161’inci sayfasında bu konuda şu bilgiler yer alıyor: ´Naaşın çalınmasından itibaren aile tarafından oluşturulan kriz komitesine Suna Kıraç başkanlık etti. En kritik eşik nebbaşların fidye isteği karşısında gösterilecek tavırdı. Fidyenin ödenmesi halinde ülkeyi ve Koç Ailesi’ni sıkıntıya sokan bu kriz sonlandırılabilirdi. Suna Kıraç, ilk dakikalardan itibaren böylesi bir tehdite, şantaja popuç bırakılmaması gerektiğini savundu. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan da görüş alındı. Babasının naaşı bulunsa da bulunmasa da babasının kabri onu defnettikleri mezar olacaktı. Nebbaşlar da bu kararlılık karşısında çaresiz kaldılar ve 2.5 ay sonra naaş bulundu.´

Bernar Bey imam nikahını 300 altınla bağladı

SUNA Kıraç ’Ömrümden Uzun İdeallerim Var’ adlı kitabında; İnan Kıraç ile imam nikahı kıyılmasının öyküsünü de 67’inci sayfada şöyle anlatıyor: ´İmam nikahı için yapılan törene ben ve İnan katılmadık. İmam nikahında benim şahidim dayım (Emin Aktar), İnan’ınki ise Bernar Nahum’du. Töre gereği önce altın (Mihir) pazarlığı yapıldı. Dayım yeğenine öyle yüksek değer biçmişti ki Bernar Bey, ’bizim oğlan fakir o kadarını veremez’ dedi. Bunun üzerine babam pazarlığa müdahale etti ve 300 altınla kapattı. Yani İnan benden ayrılacak olsa 300 altın ödeyecekti.´

İnan’ı evlendikten epey sonra sevmeye başladım

SUNA Kıraç, kitabının ´İnan’çlı yaşam´ bölümünde ise İnan Kıraç ile tanışmasını ve evlenmesinin öyküsünü şu sözlerle anlatıyor: ´İnan (Kıraç) Ankara’da yaşıyordu. İlk karşılaşmamızda Ankara Palas’ta yemeğe çıkmıştık. İnan beni dansa kaldırmak istedi. ’Ben dans etmem’ yanıtını verince kös kös yerine oturdu. Aradan zaman geçti İnan Londra’ya yerleşti. Koç Grubu Otoyol’u satın alınca İnan Genel Müdür olarak geri döndü. Üç yıl boyunca aramızda iş ilişkisinden kaynaklanan mesafeli bir duruşumuz vardı. İnan’a dönük projelerim başkaydı, İnan’ı arkadaşlarımla evlendirmek gibi bir niyetim vardı. O gün Tepebaşı’ndaki Pelit’te buluşacaktık. Ancak geç kaldım. Nasıl olsa bekler diye düşünüyordum. Beyoğlu’ndaki ofisimizin kapısı açıldı ve İnan hışımla kükreyerek içeri girdi. İnan bana ’Yeter artık benimle oynamayın, ya bugün yüzük takarız ya da bu iş burada biter’ dedi. Çok ısrarlıydı, ’Nişanlanalım’ dedi. Annem o akşam konuyu babama açmış, babam hiç itiraz etmemiş. İnan ile evliliğim, yaşam biçimi haline getirdiğim mantığımın eseriydi. İnan’ı evlendikten bir hayli sene geçtikten sonra sevmeye başladım, Çünkü İnan’ı değiştirmeye çabalamaktan vazgeçtim.













  MUTLULUK PAYLAŞMAKTIR
 
 
SUNA'ya MEKTUP!

İYİ Kİ DOĞDUN SUNA!


Sevgili Suna,


Hayat yolunda yürümeye devam edenler, zaman zaman arkalarına bakarak yaşadıkları kimi güzel, kimi anlamlı, bazısı ders alınacak olayları hatırlamak isterler. Bu anılarla yeniden mâziye döneceklerini umarlar. Sana bu mektubu yazarken ben de aynı umuda kapıldım, otuz yılı aşmış olan dostluğumuzu örgüleyen, bazen didişmeli, bazen inatlaşmalı ama her zaman saygılı ve sevgi dolu beraberliğimizi anımsadım.


1967 yılının Eylül ayında, Büyükdere ye bir baba edasıyla gelerek, Sadberk Hanım ve Vehbi Bey den seni İnan a eş olarak istediğim zamanki duygularımı hiç unutmadım!


İşte, bir kayınpeder edasıyla başlayan, sonra sıcak bir çalışma arkadaşlığına yönelen ilişkilerimizden küçücük bir olayı, bu vesile ile sana hatırlatmak istedim!


Yıl 1988. Artık Nakkaştepe deyiz. Koç Holding in Fındıklı daki binası, zaman içinde
( ama anılar dışında ) eskimiş, her yönüyle çağ dışı kalmıştı. Bu yüzden Nakkaştepe ye taşındığımızda kendimizi cennete gelmiş sanmıştık! Hele üst yönetimdeki arkadaşlarımızın keyiflerine diyecek yoktu! Bürolarımızın yanında duşlu birer dinlenme odası bulunuyordu. Otuzyedi yıllık bir didinmeden sonra benim bir dinlenme odasına sahip olmam İnci yi de sevindirmişti. Vehbi Bey sık sık tavsiye eder, öğlenleri mutlaka uyuyun der. Sen artık belirli bir yaşa geldin, kendine dikkat etmen gerekiyor. Madem dinlenme odan da var, sana yastık, çarşaf ve pike vereyim, yemekten sonra bir saat uyursun teklifi yapmış ve bu teklif bana da câzip gelmişti. Ancak, öğlen uykusuna yatacağımı söylediğim zaman sekreterim Aylin bile şaşırmıştı! Alışılmamış şeyleri yapmak hayli zor olacağa benziyordu. İlk gün, bir hayli merasimden sonra dinlenme odama geçtim. Aylin, çarşaf ile pikeyi hazırlamıştı. O sırada, aklıma Rahmi Koç un bir öğüdü gelmişti! Öğle uykusuna yatmadan önce tamamen soyununuz ve pijamınızı giyiniz! Ben pijama getirmemiştim. Buna rağmen Patronun dediği daima doğrudur! Diyerek soyunmaya karar vermiş ve iç çamaşırlarımla pikenin altına girmiştim. Tam içim geçerken kapının tıklandığını fark etmiştim. Aylin senin beni görmek istediğini heyecanla haber veriyordu: Suna Hanım kapıda bekliyor! Aylin e Yattığımı söyleyemedin mi? diye çıkışırken o da bana; Söylemez olur muyum? Hatta, Vehbi Bey in öğlen uykularını kitabında tavsiye ettiğini bile hatırlattım demiş ve şöyle devam etmişti: Suna Hanım; Vehbi Bey kitabında yapılacak doksan şeyden daha bahsediyor, Can Bey onlara uysun, öğlen uykusu da kusur kalsın! diyor. Böylece, benim öğle uykusu keyfim, senin uyarınla beklenmedik şekilde son bulmuş, yastığı, çarşafı ve pikeyi eve geri götürmüştüm.


Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, 1992 yılında, emeklilik hayatımla beraber öğlen uykusu konusu tekrar gündeme giriyordu. İnci; Artık rahatsın, sana karışacak Suna da yok! Öğlenleri muhakkak uyuyacaksın ikazında bulunmuştu. Doğru söze ne denir? Düşüncesiyle ben de yemekten sonra, bu defa pijalarımı da giyerek yatağa uzanmıştım. Ancak, uykuyu bir türlü tutturamıyordum. O zaman gerçeği anlamaya başlamıştım. İnsan, 41 yıl öğlen uykusu uyuyamamışsa 42. yılda da Suna nın etkisinden kurtulamıyor, uyuması mümkün olmuyordu!

*

Sevgili Suna,


Bu anılar demetini senin de çok sevdiğini, bildiğim Küçük Prens in bir yorumuyla tamamlıyorum:


Yıldızlar bütün insanlarındır! Ama her insan için aynı değillerdir. Yolcular için yıldızlar yol göstericidir. Ötekiler için yalnızca gökyüzündeki pırıltılardır. Bilim adamları için her biri incelenecek sorunlar demetidir, işadamları için birer her biri incelenecek sorunlar demetidir, işadamları için birer zenginliktir. Ama bütün yıldızlar sessizdir. Birgün sen, yalnızca sen yıldızlara herkesten farklı sahip olacaksın. Çünkü, yıldızların birinde sen yaşıyacaksın.


GAZETTE 13 / Temmuz-Ağustos 2006

Hayallerinin peşini bırakmadığı''Bu kitapta; bir anne, bir iş kadını olarak, duygularımı, deneyimlerimi, ideallerimi ve son yıllardaki sağlık savaşımı okuyacaksınız'' diyor Suna Kıraç dostlarına yazdığı mektupta. 1998 yılında anılarını yazmaya karar veren Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanvekili Suna Kıraç'ın kitabı, eşi İnan Kıraç tarafından notları derletilerek gazeteci Rıdvan Akar'ın editörlüğünde yayıma hazırlandı. 3 Haziran'da Suna Kıraç'ın doğum gününe yetiştirilen kitap 12 Haziran'dan itibaren raflarda yerini alacak. Kitabın geliri Suna Kıraç'ın fikir önderi ve kurucularından olduğu Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na bırakılacak. Kitabının önsözünde de samimi itiraflarda bulunuyor Suna Kıraç. Yaşamı bir MR makinesine benzetiyor mesela. Kaygı dolu bir belirsizlik içinde, kendi isteğinizle girdiğiniz kopkoyu bir tünele benzetiyor. Kaderden bahsediyor, dolu dolu yaşamaktan bahsediyor...

Babasından bahsediyor. Ve sevgiden, ve saygıdan, ve insan olmaktan bahsediyor. Disiplinden ve istikrardan bahsediyor. ''Aşklarla, olaylar ve skandallarla dolu, ilginç bir aile yapımız olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak Osmanlılardan sonra aristokrasisi olmayan ülkemizde, yaşam stili farklılık yaratan ama Türk sanayisi ve iş dünyasında öncü ve her zaman zirvede kalan bir ailenin öyküsünü; babam Vehbi Koç'tan sonra - bu defa ikinci kuşak üyelerinin birinden okuyacaksınız'' diyor Suna Kıraç kitabının önsözünde. Ardından okuyacaklarımızın Suna Kıraç'ı ve onun dünyasını bizlerle paylaştığını, bu paylaşımın başta bu ülkenin nüfusunun yarısını oluşturan kadınlarımıza, gençlerimize, iş dünyasının parlayan yeni yıldızlarına, sayıları yüz binleri bulan evlatları için yol gösterici olmasını dilediğini belirterek..


''O minik yaşlarımıza karşın hayal dünyası ile örülü ideallerimiz vardı. Bu yıllarda bir çok yaşıtım genç kız -adayı- gibi beni de en çok etkileyen kitaplardan biri Reşat Nuri 'nin ''Çalıkuşu'' romanı oldu. Feride öğretmenin idealizmi düşlerimi süslüyordu. Onun gibi olmak istiyordum. Kolej'de orta 2. sınıfta okuduğum yıl, yaz tatilinde Kadırga İlkokulu'nda, gönüllü öğretmenlik yapmak için gittim. O okulda ülkenin yaşadığı sefaleti ve eğitimin içler acısı durumunu bütün ağırlığı ile hissettim. Öğretmenlik özveri isteyen bir meslekti ve o uçarı ve ergenlik öncesi ruh halimle böylesi bir sevdanın bana göre olmadığını düşündüm ve vazgeçtim. Ancak o okuldaki tecrübem, sonraki yıllardaki tercihlerimi ve eğitime önem verilmesi konusundaki kararlılığımı çok etkiledi.


Lisede okumaya başlamıştık.. Değişik bir grubumuz vardı. Daha ziyade arkadaşlarımızdan, okulu yarım bırakan ve Cevat Çapan ile evlenen Mine Cezzar 'ın evinde toplanıyorduk. Eve sık girip çıkanlar arasında Engin Cezzar , Halit Refiğ , toprağı bol olsun Amerikalı zenci yazar James Baldwin , Genco Erkal , Spiro Kostof , Çiğdem Selışık , İçten Erkin , Bengi Veziroğlu (Işıklı) , Ayşe (Şasa) ve ben sonsuz tartışmalar yapıyor, şiirler, tercümeler, tiyatro ve film eleştirileri ile entelektüel bir atmosferi paylaşıyorduk. Güzel bir arkadaşlığımız oldu. Ben Engin'e hayran: Çiğdem, Genco Erkal ile çıkıyor: Ayşe, Halit Refiğ'in ağzının içine bakıyor. Hafif sol espride yaşıyoruz.


Kolejde unutamadığım olaylardan biri de Sevgi'nin haksız yere disipline çıkmasıdır. Sebep de saç spreyi olarak kullandığı biraydı. O zaman doğru dürüst saç spreyi yok, saçlara iyi tutsun diye biraz bira sürülürdü. Sevgi de bir plastik şişede bira getirmiş. Yatakhane sorumlusu öğretmen, ''bu kız içki içiyor'' diye koşa koşa disiplin kurulan gitti. Annemi okula çağırdılar, annem ne olduğunu anlattı da Sevgi ceza almaktan kurtuldu.
'
İlginç arkadaşlarım vardı. Solculuğa heves eden, ancak servetin her türlü imkanlarından yararlanan bir gruptuk. Evlendikten sonra bir akşam İnan'la birlikte Divan Oteli'nin barında Yaşar Kemal 'e rastladık. İnan'a ''Damat! Kızımızı tam komünist yapacaktık, elimizden aldın'' diye takıldı.


Günler geçiyor iş ve özel yaşamda kurduğumuz ilişki ile İnan'la daha sık görüşüyorduk. İnan'ın bana olan ilgisini hiç kaale almıyordum. Ben çılgın, İnan ise düzgün, olgun bir adamdı. Benim ilgileneceğim insanın 'Küçük Prens' i okuyup, zevk alması gerekirdi. Klasik müzik dinleyip, etkilenmesi şarttı.

'
İnan ile evliliğim, yaşam biçimi haline getirdiğim mantığımın eseriydi. İnan'ı evlendikten bir hayli sene geçtikten sonra sevmeye başladım, çünkü İnan'ı değiştirmeye çabalamaktan vazgeçtim. Kendi zevk ve beğenilerimi ona dikte ettirmek yerine, evlililkte aynı şeylerden zevk almanın lüzumsuzluğunu öğrendim. İnan, sinemaya zor giden, konsere ve tiyatroya hiç gitmeyen bir tipti. İnan'ın en çok yadırgadığı ve sık sık tartıştığımız şey ''İstanbul sosyetesi'' denilen benim çevremdi. Hep şu laflardı söylerdi: ''Sen karısına bayılmıyorsun, ben kocasıyla aynı frekansta değilim, niye görüşüyoruz bu çiftle? Her davete gitmek mecburiyetinde miyiz?'' derdi.

Her çiftin gündelik yaşamda kendilerine özgü bir dili olduğuna inanırım. Bizim de İnan'la bu tür gergin anlar için ikimiz tarafından belirlenmiş bir şifremiz var. Tartışmalarımız sonrası kim kendisini haksız bulursa ya da gönül almak isterse, diğerine kedilerin çıkardığı 'mır' diye seslenir. Böylece aramızdaki gerginliği hafifletip normal yaşantımıza döneriz. Ancak ilişkinin yeniden normalleşmesi için karşı tarafın mutlaka 'mır mır' demesi gerekir.


1979'da Selahattin Beyazıt Galatasaray başkanlığı için listesini hazırlarken İnan'a ''Galatasaray'da bir ilke daha imza atalım. Listemiz seçildiğinde sen başkan olacaksın, ben de yönetim kurulu üyeliği yapacağım'' demiş. Konuyu akşam yemeğinde açtı. Ona sadece 'Böyle bir şey yaptığın takdirde ayrılırız, boşarım seni" dedikten sonra yemekten kalktım ve uyumaya gittim.. Ertesi sabap kahvaltıda konuyu yeniden açtı. Dedim ki: ''Öncelikle bir maç kazanacaksınız, herkes pohpohlayacak ama kaybettiğiniz takdirde de herkes küfredecek. Dolayısıyla bu küfür nedeniyle benim aileme de küfür edecekler. Koç'la, Galatasaray birbirine karışır hale gelecek.''


Evliliğimizin ilk yılında Mefküre Şerbetçi hanımın açtığı Galeri Ada'da Rasin Ersebük'ün sergisi vardı. Ben ısrarla İnan'ı sergiye gelmesi için zorladım. o da fabrikadan geldi, sergiyi gezdik. Rasin bey yanımıza geldi, ''beğendiniz mi?'' diye sordu. Ben ne kadar beğendiğimi anlatırken, İnan araya atladı ve ''İnşallah yakında sizin de serginize geliriz'' deyiverdi. Adam ne olduğunu şaşırdı, ben bozuldum, surat astım. Şimdi olsa aldırmam. İnan'ın resim aşkı o kırdığı pottan sonra başladı. Şimdi rafine resimler satın alıyor. Ben ise İnan'ı değiştirmekten vazgeçtim.




















 

 

Murat Sabuncu'nun yazısı

 
Dün öğle saatleri. Beyoğlu’nda bir iş yemeğinin ardından içimi ısıtan pırıl pırıl güneşin altında yürüyorum. Gazetedeki toplantıya daha bir hayli vakit var. Keyfime keyif katmalıyım. Adımlarım beni Pera Müzesi’ne götürüyor. Yok Picasso’ya değil. Evet o da önemli ama amacım bir kat alttaki “Hipodrom At Meydanı” sergisini gezmek. İstanbul’u “kuruluşundan bugüne” üç boyutlu resimlerle, tablolarla, objelerle, nefis bir kronoloji eşliğinde görebilmek. Müzeden içeri girip serginin olduğu üçüncü kata çıkıyorum. Asansörden iniyorum. O sırada merdivenlere yönelen tanıdık bir yüz görüyorum. İnan Kıraç...
Arkasından sesleniyorum: “İnan Bey nasılsınız?”
Yanına gidiyorum. El sıkışıyoruz. Ayaküstü biraz sohbet. Konu ister istemez Galatasaray’a geliyor. Bu satırların yazarı bir Galatasaraylı. İnan Bey’e soruyorum.
“Mektepli” bir dedenin “mektepsiz” torunu olarak soruyorum: “Sizce ne zaman bitecek bizim takımdaki bu ikilik?”
Kolumdan tutuyor. “Bu konuda çok doluyum vaktin varsa gel konuşalım.” Önce müzenin cafe’sinde, ardından biraz ilerideki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde. Enstitünün en üst katındaki çalışma ofisinde.
İnan Bey anlatıyor:
“Son dönem yoğun olarak tarih kitapları okuyorum. Oradan görüyorum ki Türkleri bozabilmenin tek bir şekli var. O da birbirine düşürmek. Türkiye’de kimlik çatışmaları, bölünmeleri ortaya çıkartılıyor. Milliyetçilik olmasın, toplum beraber yaşasın, yeni dünyada ayrımcılığın yeri yok diye söylüyorlar. Bunun tam tersini yapıyorlar.
Türkiye böyle bir mücadele verirken Galatasaray’a da hastalık bulaşmaya başladı. Biz de toplumdan kopamıyoruz. Mektepli-mektepsiz üniversiteli-liseli, Galatasaray’da okumuş kız öğrenci-erkek öğrenci... Bir tek doğrusu var bu işin. Hangi iş olursa olsun bir işi büyük yapabiliyorsan orada güçlüsün. Dolayısıyla Galatasaray’ın güçlü olması için mekteplisi-mektepsizi olmaz. Galatasaray bir bütündür.”
İnan Bey anlatırken bir yandan düşünüyorum. 27 Mart’ta Galatasaray yeni başkanını seçecek. İki aday var. Biri halen başkanlığı yürüten “mektepsiz” Adnan Polat, diğeri Adnan Öztürk. Mektepli de olsa mektepsiz de Kıraç tüm Galatasaraylıların “abi”si. Ve birlikten bahsediyor. Bunu yaparken de önemli bir örnek veriyor:
“30 senedir Galatasaray’da vakıf başkanlığı yapıyorum. Biliyor musun Galatasaray Lisesi’ne, üniversitesine bağış yapanların yüzde 60’ı bizim liseden mezun değil. Galatasaray mezunu olmayanlar da övünmüşlerdir bu okuldan çıkanların başarılarıyla. Beraberliğin önemli olduğu böyle bir dönemde Galatasaray’da böyle bir ayrımın konuşulmaması lazımdı. Galatasaray başkanlık seçimlerine tek listeyle gitmeliydi. Kıdem hadisesi vardır bizde. O kıdeme göre hareket edilecekti. Bu beni üzüyor.”
Kıraç’a göre hâlâ geç kalınmış değil. Tek listeyle seçime gidilebilir. İnan Bey, Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki eski postane binasında açılan “müze”ye herkesi davet ediyor:
“Galatasaray mekteplisiyle-mektepsiziyle toplumun örnek alınacak bir kurumu. Müzeyi gezerseniz orada geleneği hissedersiniz. Yüzlerce mebus, cumhurbaşkanı, devlet başkanı. Atatürk’ün yanındaki 70 kişiden 23’ü Galatasaraylı. Şehitler... Ermenilerin şehit ettiği 14 Galatasaraylı diplomat var. Galatasaray bir yumruktur. Onların ailelerine çocuklarına vakıf sahip çıktı. Ayrım olmaz bizde. Liseli-liseli olmayan bu olmaz. O bina bizim halka açıldığımız ve halkla ne kadar iç içe olduğumuzu gösteren yapıdır.”
İnan Bey artık iş konuşmuyor çünkü...
Beyoğlu’ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün en üst katı, İnan Kıraç’ın çalışma ofisi. Duvarlarda ünlü ressamların tabloları asılı. Bana özel katındaki odaları gezdiriyor. Sağdan üçüncü oda. Odanın tam ortasında bir yatak. Üzerinde sevimli bir oyuncak ayı duruyor. İnan Bey bana dönüyor: “Burası Suna’nın yatağı. Arada bir buraya geliyor.”
Susuyorum. Hem o odada hem girdiğim her odada Suna Hanım’ın ya çekilmiş fotoğrafları ya da yağlı boya tablosu duruyor. Eşinin adını anarken İnan Kıraç daha bir coşkuyla, daha bir inançla konuşuyor. İnan Bey uzun zamandır iş konuşmuyor. Hem de hiç. Kültür, sanat, müze onun hayatı. Eşinin adının yeni kuşaklara da ulaşmasını sağlayacak farklı çalışmalar üzerine yoğunlaşıyor. Eşine duyduğu sevgi ve aşk içimi tuhaf yapıyor. Lacivert gözlerinde en parlak ışığı eşinden ve kızından bahsederken yakalıyorum.
‘Tarihimizdeki en büyük hata, AIG’ye hisse satmaktır’
İnan Kıraç üç cümlesine “Beni üzen” diye başlıyor. Birincisi “seçime tek listeyle gidilmemesi”. İkincisi ise “Tarihimizdeki en büyük hata” diye andığı AIG’ye hisse satmak. Bu satış Faruk Süren’in başkanlığı döneminde yapılmıştı.
Kıraç, Adnan Polat başkanlığındaki bugünkü yönetimin o günden kalan ve “kansere” benzettiği konuyu çözmek için büyük çaba sarfettiğini söylüyor. Bu çabayı “Şapka çıkarıyorum” diye övüyor:
“Tarihimizdeki en büyük hata ki bu beni çok üzmüştür AIG’ye hisse satmak oldu. 22 milyon dolara sattığımız hisselerimizi geri almanın maliyeti 150 milyon dolara çıktı bize. AIG’ye sattığımız hisseleri geri alabilmek için Ünal Aysal 28 milyon dolar verdi. Ünal sonraki süreçte vermiş olduğu parayı yani 28 milyon doları geri aldı. Üzerine aradaki faizleri koy. Bugünkü yönetimin yüzde 37.5 hisseyi geri almak için borçlandığı 70 milyon doları da ekle. 150 milyon dolara ulaşıyorsun. Bu Galatasaray içindeki bir kanserdi. Bugünkü yönetim bu kanserden kurtulabilmek için çok doğru bir hareket yaptı. Şimdi bu hataları yapan eski başkanlar sanki hiç hata yapmamışlar gibi konuşuyorlar. Biliyor musunuz bir önceki idare döneminde GS kulübüne çek karnesi vermiyordu bankalar. O günlerden bugün, şahıslara değil kulübe 5 bankanın 70 milyon dolar kredi verdiği döneme geldik. Eğer bu sorun içimizde kanser olarak kalmaya devam etseydi batırırdı bizi.
Galatasaraylıların bazı şeyleri çabuk unutabilmelerini hata yapanların da çıkıp bu şöyleydi diye kafa karıştırmalarını anlamıyorum. Galatasaray toplumu efendi bir toplum. Hataları içine gömen bir toplum. İçimizde gömülü kalsın ama bunun fiyakasını buna sebep olanlar hiçbir şey olmamış gibi yapmasın.”
‘Galatasaray Adası işini kongrede bozmak yanlış oldu’
Galatasaray’ın şubat ayındaki mali kongresinde beklenmedik bir gelişme oldu. Başkan adayı Adnan Öztürk’ün çabasıyla adanın 2015 yılına kadar uzatılan sözleşmesi iptal edildi. Kulüp Mehmet Koçarslan ile bir anlaşma yapmıştı. Kıraç’a bu konuyu da sordum.
“Vakıf başkanı olduğum için bu konu beni meşgul etti. Bir zamanlar çoğumuzun gidemediği küçük bir adamız vardı. İmkânları sınırlıydı, bakımsızdı. Sadece Galatasaray’ın deniz şubesi üyesi olanlara açık bir yerdi orası. Bugün ada herkese açık, yatırım yapılmış havuzuyla, tesisiyle kaliteli bir yer haline geldi. Adam bunun için yatırım yaptı. Yap-işlet-devret modeli vardır. Yaparsın, işletirsin, sonra paylaşırsın. Uzatmadığın zaman az yatırım yapar veya hiç yatırım yapmaz. Kongrede bunu bozmak yanlıştır.”
Galatasaray’ın “abisi” İnan Kıraç’ın gönlünden 27 Mart’taki seçimlere tek listeyle gitmek geçiyor. Adnan Polat’ın yönetimini, özellikle 70 milyon dolarlık banka borçlanmasıyla Galatasaray’ı AIG döneminden başlayan sorununa çözüm getirdiği için beğeniyor. Polat için, “İşini gücünü bırakmış, tüm gücüyle Galatasaray için çalışıyor” diyor. Adnan Öztürk’ü vakıftan tanıyor. Onunla ilgili fazla konuşmuyor. Ama “Her şeyin bir öğrenme süresi vardır” diye de ekliyor.
Milliyet






Annem bana savaşmayı öğretti
26 Şubat 2012
Savaşmayı annemden öğrendim
Meltem KARA - Suna ve İnan Kıraç’ın kızları İpek Kıraç, Kıraça Holding bünyesindeki Sirena Marine’in yönetim kurulu üyesi olarak iş hayatındaki yerini aldı. İpek Kıraç, Sirena Marine’in dünyada tanınan bir tekne üreticisi olması için kolları sıvadı. Kıraç, anne ve babasının azim, kararlılık ve çalışkanlığını örnek aldığını belirterek, “Annemden savaşmayı öğrendim” dedi.
KOÇ Ailesi’nin ikinci kuşağından Suna Kıraç ve Kıraça Holding Başkanı İnan Kıraç’ın 28 yaşındaki kızları İpek Kıraç, Kıraça Holding bünyesindeki tekne üreticisi Sirena Marine’in yönetim kurulu üyesi olarak iş hayatındaki yerini aldı. İpek Kıraç, Suna ve İnan Kıraç’ın kızları olarak ağır ama güzel bir sorumluluk taşıdığını, iş hayatında anne ve babasının kararlılığını, azmini, çalışkanlığını ve düşünme tarzını örnek alacağını vurguladı. İpek Kıraç’ın en büyük hedefi ise ekibinden aldığı güçle Sirena Marine’in dünyaca tanınan bir tekne üreticisi olmasını sağlamak. Tüyap’ta düzenlenen İstanbul Boat Show’da Sirena Marine’in Azimut ve Azuree standlarında görüştüğümüz İpek Kıraç, hedeflerini ilk kez anlattı. 
Yeni ülkeler hedefte
Sirena Marine’in, holdingin motoryat üreticisi İtalyan Azimut-Benetti Grubu ile yaptığı anlaşmayla Azimut motoryatlarını üretmek üzere faaliyetlerine başladığını ve Türkiye’deki tek distribütörü olduğunu belirten İpek Kıraç, şu bilgileri verdi: “Öncelikle Azimut 42 ve Azimut 55 modellerini ürettik. Ardından 40F ve 40S modellerini üretmeye başladık. Bu tekneleri sadece Türkiye’de satmak için üretmiyoruz. Dünyada gördüğünüz bütün modeller, Bursa Orhangazi’deki tesisimizde üretiliyor. Azimut’un İtalya dışında dünyadaki ilk üreticisi olarak hizmet vermemizi önemli bir gelişme olarak görüyorum. Şubat 2010’dan itibaren de kendi tesislerimizde yelkenli alanında Azuree’yi üretmeye başladık. Hem Türkiye’de hem yurtdışında bayilikleri olan kendi markamızı yarattık. İtalya, İspanya’dan sonra Fransa, İngiltere ve Almanya’ya da açılmayı düşünüyoruz. Amacımız global bir değer üretmek. Öncelikle Avrupa’dan başladık ancak genişleyen bir daire çerçevesinde yeni ülkelere de girmeyi hedefliyoruz.”
Dünyaca tanınan üretici
Sirena Marine’in çok başarılı bir ekibinin olduğunu anlatan İpek Kıraç, şunları dile getirdi: “Biz yeni bir şirketiz. Herkeste bu markayı, ürünü sıfırdan yaratmanın heyecanı var. Gece gündüz çalışan bir ekibiz, çok daha başarılı bir ekip olacağımıza inanıyorum. Sirena Marine olarak dünyaca tanınan bir tekne üreticisi olmak istiyoruz. İyi bir ürün, kaliteli bir ürün ve sağlam bir ekiple beraber bu hedefimize ulaşmayı bekliyoruz. Bu şirkete çok inanıyorum, biliyorum bir gün farklı bir yerde olacağız. Şirketi o noktaya taşıyan ekibin içinde olmak en büyük hedefim.”
Annem savaşmayı öğretti/_np/7494/15917494.jpg
Suna ve İnan Kıraç’ın kızları olarak iş hayatına adım atmasının kendisine ağır ama güzel bir sorumluluk yüklediğini ifade eden İpek Kıraç, annesi ve babasını iş hayatında örnek alışını şöyle anlattı: “Annem bana savaşmayı öğretti, hem çalışırken hem hastalığı döneminde. Hayatımda örnek aldığım iki kişi varsa biri annemdir, diğeri babamdır. Onların nasıl azimle çalıştıklarını görerek büyüdüm. Kararlılıklarını, azimlerini, çalışkanlıklarını, düşünme tarzlarını kendime örnek aldım. Suna ve İnan Kıraç’ın kızı olduktan sonra, iş hayatında ne kadar onlara benzeyebilirsem hem benim için hem şirket için o kadar iyi olacak.”
Azimut’un Avrupa’da en çok satan bayisi olduk
SİRENA Marine’in toplam üretim kapasitesinin yıllık 200-300 adet olduğunu, üretimin siparişlere göre şekillendiğini belirten İpek Kıraç, şunları söyledi: “Azimut’un dünyadaki en büyük 3’ncü bayisi Türkiye. En çok satışı Brezilya yapıyor, ikinci sırada ise Çin ve Rusya geliyor. Avrupa’da da en çok satış yapan bayi biziz. Türkiye’de Azimut’un 20’ye yakın teknesi satıldı. Bu bizim için büyük bir başarı. Küresel kriz nedeniyle tekne siparişlerinde bir azalma oldu, tüm sektör etkilendi. Çünkü çok lüks bir ürün satıyoruz. Ancak kısa zamanda talebin yavaş yavaş artmaya başlayacağını düşünüyoruz. Türkiye’den gelen siparişlerde de artışlar oluyor. Türkiye pazarı dünyadaki diğer pazarlarımız kadar önemli.”
İşle ilgili her şeyi babama sorarım
BABASI İnan Kıraç’ın kendisine çok destek verdiğini ve bu desteği hissetmesinin çok önemli olduğunu vurgulayan İpek Kıraç, çalışma hayatında danışmak için en çok babasının kapısını çaldığını söyledi. Kıraç, “Babam çok deneyimli ve uzun yılların tecrübesine sahip. Vakti oldukça sorabildiğim herşeyi babama soruyorum. Çünkü o deneyimi, o bilgiyi öğrenebileceğim başka bir yer yok. Öğrenmenin yaşı yoktur. Annemden de babamdan da öğrenebileceğim herşeyi kapmak için sürekli peşlerinde oldum” diye konuştu.
Vakıf, hayatımın çok önemli parçası olacak
SUNA ve İnan Kıraç Vakfı’nın hayatının çok önemli bir parçası olacağını dile getiren İpek Kıraç, şöyle konuştu: “Hiçbir zaman büyük konuşmamayı öğrendim. Sirena Marine kendini bir yere taşısın, başka bir sektöre geçer miyim hep bu sektörde mi olurum bunu zamanla hep birlikte göreceğiz. Ancak benim her zaman vakıfçılığım olacak. Vakıf, annemle babamın bana verdiği en büyük sorumluluklardan biridir. Suna ve İnan kıraç Vakfı çatısı altında araştırmalar, yayınlar, konferanslar durmayacak. Bu geleceğe ve kendimize yaptığımız yatırımdır. Hiçbir zaman hayatımızdan çıkmayacak.”
Fuarda ciddi görüşmeler yaptık
GEÇEN hafta kapılarını açan İstanbul Boat Show’daki ilgiden çok memnun kaldıklarını kaydeden İpek Kıraç, şu değerlendirmeyi yaptı: “Cumartesi-pazar haftaiçine göre çok dolu geçti. Azimut ve Azuree için birçok ziyaretçimiz oldu. Haftaiçi daha az yoğun geçiyor ancak haftaiçi gelen müşterilerimiz gerçekten bu işin tutkunları, bu işte bilgili olanlar. Daha çok Türk ziyaretçileri ağırladık. Çok ciddi görüşmelerimiz oldu. Fuarın sonunda bunları değerlendirmeye alacağız.”
Marka tekneler Orhangazi’de üretiliyor
SİRENA Marine, Kıraça Şirketler Topluluğu’nun Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu ileri 13 teknoloji üretim yöntemlerinin kullanıldığı 100 dönüm üzerine kurulu, 30 bin metrekare kapalı alana sahip tesislerinde üretim yapıyor. Orhangazi’deki dünya standartlarındaki tesiste, Azuree ile Azimut markalarının üretimi yapılıyor. Azuree’nin modelleri karbon versiyonlarının olması ve yapısal iskeletindeki karbon-hibrid takviyesi ile rakiplerinden ayrılırken, Azimut da dünyaca ünlü modelleri ile dikkat çekiyor.



 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1163107 ziyaretçi (2541093 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc