Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İ«İN KOŞANLARIN YERİ***
  Şehmuz OKUR . Sedef.Kündekari
 



SEHMUZ OKUR kimdir için videolar

USTA SEDEFKAR ŞEYHMUZ OKUR - Video
6 dakika - 22 Tem 2008
metacafe.com


USTA SEDEFKAR ŞEYHMUZ OKUR
6 dakika - 13 May 2007
emrahddd tarafından yüklendi

youtube.com


USTA SEDEFKAR ŞEYHMUZ OKUR
6 dakika - 13 May 2007
emrahddd tarafından yüklendi

youtube.com




İTÜ Türk Dili Öğretim Görevlisi Şehmuz Okur ile Sedef üzerine…
Sedef deyince aklınıza ne gelir? Eskiden Padişahlar gelen yabancı misafirlerine hediye vermek istedikleri zaman fazla düşünmezlerdi, çünkü bugünlerde unutulmaya yüz tutmuş güzel bir sanatımız vardı bizim: Sedef İşçiliği. Her biri göz nuru ile işlenmiş sedef eserleri en nâdide hediye yerine geçerdi. Bugün de öyle. Ama iyi insanların iyi atlara binip gitmesi gibi iyi sanatlardan birisi olan Sedef de neredeyse unutulmaya yüz tuttu. İTÜ Türk Dili Öğretim Görevlisi Şehmuz Okur bu ecdat yadigârı sanat üzerine çalışan ender isimlerden.

Beyoğlu’nun arka sokaklarında üç katlı bir binada ahşabı, madeni, sedefi sabırla işlenmiş eserleri ile yaşayan Şehmuz Okur, yaptığı işlerle yurtdışında da isim yapmış biri. ABD, İngiltere, Kanada gibi ülkelerden gelen teklifler üzerine yaptığı çalışmaları da bulunan Okur, iyi bir sedefkâr olabilmek için İslam Felsefesi ile Türk kültür ve dilinin inceliklerini öğrenmek, Osmanlıca ve Farsça bilmek gerektiğini vurguluyor. Kendisi sedef sanatını uzun yıllar boyunca ders aldığı Tunuslu bir hocadan öğrenmiş. Okur ile sedefi ve sedef işçiliğini konuştuk.

Sedefkârlığın tarihçesinden ve bugünkü durumundan bahseder misiniz?
İlk buluntular Sümer mezarlarından ve Ortadoğu’dan çıkmış. Kızıldeniz ve okyanusların sıcak, akıntılı sularına yakın yerlerinde gelişen bir sanattır diyebiliriz. Bizde de, erken Osmanlı döneminde başlayan sedefkârlık giderek gelişmiştir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde “İstanbul’da 100 dükkan, 500 neferdürler” ibaresi yer almaktadır ki, bu önemli bir rakamdır. Sultan II. Abdülhamit Yıldız Sarayı’nda, bizzat kendisinin de çalıştığı büyük bir atölye kurdurmuş ve bu atölyeden Atatürk’ün de takdirlerine mazhar olan Sedefkâr Vasıf Usta (öl.1940) yetişmiştir. Bugün ise diğer Türk- İslam sanatları ile birlikte yeniden bir canlanma mevcut. Bazı sanatçılar Osmanlı dönemi işlerini yeniden yapıyor. Yeni birtakım uygulama yapanlar da var.
Sedefkârlık nerelerde uygulanmıştır?
Bilirsiniz, Osmanlı devrine su ve ağaç medeniyeti denir. Osmanlı, ağaç ve dolayısıyla bir ahşap medeniyetinin sembolüdür. İstanbul başta olmak üzere bütün Anadolu ve Osmanlı topraklarında bu medeniyet yaşamıştır. Osmanlı sivil mimarisinde kullanılan bütün elemanlar ahşaptır. Mescitler, evler, kapılar, rahleler, Kur’an mahfazaları, sandıklar, nalınlar, mücevher kutuları vb. hep ahşaptan yapılmış ve tabii ki sedef ve diğer bezeme unsurlarıyla süslenmiştir. Bu işlerde geometrik, rûmî, hatayî desenler uygulanmıştır ve bugün de uygulanmaktadır.
Osmanlı’da sedef neden bu kadar yaygındı?
Sadece Osmanlıda değil, diğer bütün medeniyetlerde sedef vardı. Çünkü sedef çok fotojenik bir malzeme, sedeften yapılan bir eser insanı mutlu ediyor. İkincisi sedef denizden geliyor. Onun için mazisi temiz, altın gibi kirli değil. Dolayısıyla sedef hem diğer sanatlarda süsleme unsuru olarak hem de başlı başına bir malzeme olarak kullanılmıştır. Ahşabın yanında, altınla beraber, zümrüt, yakut, lal taşı gibi değerli taşlarla beraber hatta gümüşle beraber yan yana kullanıldığı zaman fotojenik bir görüntüsü olduğu için her yerde çok değişik şekillerde işlenebilir. Onun için benim sanatımı sorduklarında kuyumculuk ile marangozluk arasında bir iş diyorum. Bazen takı yapıyoruz bazen bir sarayın kapısını, bazen bir hocanın konuştuğu kürsüyü yapıyoruz, bazen insanların okuduğu Kur’an rahlesini…
Sedefte aynı zamanda bir devri de tanıyabiliyoruz değil mi?
Elbette, o sanatta aynı zamanda o devrin tasavvufî anlayışını da anlayabiliriz. Mesela bizim sanatkârlarımızın eserlerinde dünyayı, eşyayı nasıl algıladıklarını, devrin tasavvuf anlayışını görürüz. Her coğrafyanın, her medeniyetin kendine göre bir sanat anlayışı vardır. Daha doğrusu bu sanat anlayışının arkasında yatan bir dünya görüşü, kozmik âlem algılayışı vardır. Ve sanat eserlerine o devrin sanatkârlarının kozmik âlem algılayışının, eşyaya bakışının tezahürleri yansır. Uzakdoğu eserlerine bakarsanız onlar da sedef çalışmıştır. Bir karmaşıklık, bir hercümerç, insanı rahatsız edecek derecede bir giriftlik vardır. Avrupa sanatlarında da abartı, şatafat gözlenir. Yine Araplarda, bizimle aynı medeniyetin çocukları olan İran ve Arap milletlerinin de sedef işleme sanatlarında da girift, karmaşık bir hal var. Ama Türk işleme sanatında Osmanlının sadelikle beraber zarafetin sentezini görürüz. Bizim sanatımızın Avrupa, Arap, İran ve Uzakdoğu sanatlarından farkı budur. Sedefte bu çok bariz bir şekilde kendini ortaya koyar.
Eserlerinizden bahsedebilir misiniz bize?
Ben sadece sedefle uğraşan bir sanatçı değilim. Yaptığım, kuyumculuk ve marangozluk arası bir iş. Sedef bütünün bir parçasıdır. Ben ahşapla ilgili her türlü işi yapıyorum. Ahşap oyma, kakma gibi. Kapıyı ya da rahleyi yapıyorsunuz, üzerine süsleme unsuru olarak bazen sedef kullanıyorsunuz. Bazen altın, bazen gümüş, bazen kaplumbağa kabuğu ya da fildişi gibi değerli taşlar, tabiatta bulunan malzemeleri o ahşabın içine kakıyorsunuz. Dolayısıyla benim yaptığım iş sadece sedefkârlık olarak tanımlanamaz. Ben kündekârî sanatıyla da uğraşıyorum.
Sedef alanındaki belli başlı eserleriniz?
Benim en ciddi eserim Fatih Camii’ndeki vaiz kürsüsüdür. Oradaki vâiz kürsüsünün yüzde seksenini yeniden yaptım, tamamen harap olmuş vaziyetteydi. Fatih Camii’ndeki diğer kapılar pencereler ve diğer vâiz kürsüsü yine benim çalışmamdır. Altı, altı buçuk yıl Fatih Camii’nin içindeydi benim atölyem.
Ondan başka Tokyo Camii’nde bulunan sedefli vâiz kürsüsü, Berlin Camii’nde bulunan Kur’an muhafazası, yine Berlin ve Tokyo camilerinin kapılarında bulunan sedef işlemeler, oradaki fileto dediğimiz kenar süslemeleri benim çalışmalarım. Özel şahıslarda bulunan pek çok eserim de var. En son yaptığım Topkapı Sarayı’nda bulunan 4. Murat tahtının reprodüksiyonu da yine ciddi bir çalışmam.
Sedef sanatını öğrenmek isteyenlere neler önerirsiniz?
Öncelikle, ince marangozluk denilen ahşap ustalığı konusunda bilgi ve tecrübenin yanında makine kullanma alışkanlığı olmalı. Onlarca çeşit ahşap, sedef, fildişi, bağa, altın, gümüş gibi malzemeler var ve bunların hepsinin huyu, suyu farklı. Hazırlanışı tecrübe ve bilgi gerektiriyor. Kıl testeresi denilen basit aleti çok üst seviyede kullanmak lazım. Çünkü hassasiyet derecesi yüksek işlerde testere kullanımı çok zorlaşıyor. Ayrıca, hat sanatı ve desen konusunda bilgi sahibi olunmalı ve o sanatkârlarla istişare içinde çalışılmalıdır.
Bu sanatın öğretildiği yerler var mı?
Ben öyle bir yer bilmiyorum. Kurslar var kulağıma gelen, ancak bu işin kurslarla olacağına inanmıyorum. Bir sanat haftada birkaç saat bir kursa giderek öğrenilmez; sadece mâlumât sahibi olursunuz. Basit eserlerin kopyaları yapılabilir. Sanatkâr olmak için, sanatı icra etmek için ömrünüzü vermeniz gerekir. Hayatınızdaki haz denilen pek çok şeyi ertelemeniz gerekir. Hazzı ertelemeyen sanatkâr olamaz. Ben altı yaşımdan beri bu işin içindeyim. Cumartesi-Pazar hiç sokakta top oynamadım çocukluğumdan beri. Ve hayat böyle devam etti. Onun için bu iş kurs açılıp, insanların belli saatlerde gelip gitmesiyle öğrenilmez. Ama sedefçiliğe dair mâlumât sahibi olurlar. Sanatkâr olmak için yerleri süpürecek, tozunu yutacak atölyenin, yıllarını verecek. Bu şekilde sanatın püf noktalarını öğrenecek
Sedef sanatını nasıl canlandırabiliriz?
Sedef sanatında âbide eserler canlandırabilmek adına güç ve para sahiplerinin sipariş vermesi gerekir. Yoksa avama yönelik eserler yaparak ya da yaptırarak sanat canlanmaz. Ticareti olur, ama sanat ayrı bir şey.
Gençleri bu sanata nasıl çekebiliriz?
Sanat işi bence bir aşk işidir. Aşksız bir sanat icra edilemez. Kişinin önce yüreğinde o sanata karşı bir aşk olması gerekir. Bu da tabiî çok uzun bir yol ve eğitim işi. Eğitimle insan yönlendirilir, belli bir yola sokulur ve bilgilendirilir. Yani gençler bu sanat hakkında bilgilendirilirse sonra da yüreklerine aşk düşer.
Sizin var mı yetiştirdiğiniz öğrencileriniz?
Evet var. Şu anda benim kendi atölyemde yetiştirdiğim dört beş arkadaş var.

Sedef, ustasından neler bekler?
Bütün sanat dalları için geçerlidir bu cevap. Birincisi, aşk, ikincisi gayret, üçüncüsü zahmet, dördüncüsü sabırdır. Bunların hepsi bir araya gelirse, biraz da kabiliyet olursa aliyyü-l’a’lâ olur.




Gelenekten geleceğe BİR SANATÇININ AHŞAP YORUMU
Şehmus Okur: ”Ahşap dünyanın en asil malzemesi, insanın hayallerini, rüyalarını gerçeğe dönüştürebilen bir malzeme. Benim yaptığım işe eskiler “ince nacar” derlerdi, yabacılar ise “ebonist “olarak tanımlıyor. Bence ahşaptan sanat eseri yaratmak diyebiliriz.”
Şehmus Okur, 1959’da Urfa’da doğdu. Baba tarafı kitaplarla, anne tarafı da ahşap işleri ile uğraşıyordu. Bu sebeple her iki işten de kopamadı. 6 yaşında ahşap atölyesine girdi. Yerleri süpürürek, talaş taşıyarak ahşap işine başladı. Hayatımda hiçbir zaman cumartesi pazar sokakta oynayamadı hala aynı ritimle çalışmalarını sürdürdüyor. Üniversiteye kadar Urfa’da kendime ait bir ahşap atölyesi vardı. Üniversite eğitimini Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Halen İ.T.Ü.’de Türk dili öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Mühendis adaylarına retorik, güzel konuşma ve yazı dersleri veriyor. Sanatı için yüksek lisans eğitimiminin ardından akademik kariyeri bıraktı. Eski Türkçe’den, Fransızca’dan ve Farsça’dan edebi çevirileri var. Şu anda hem akademisyenliği hem de sanatını beraber yürütüyor, kısa bir süre sonra da üniversiteden emekli olacak.
Eserlerinizde niçin ahşabı tercih ediyorsunuz?
Ahşap dünyanın en asil malzemesi, insanın hayallerini, rüyalarını gerçeğe dönüştürebilen bir malzeme. Benim yaptığım işe eskiler “ince nacar” derlerdi, yabacılar ise “ebonist” olarak tanımlıyor. Bence ahşaptan sanat eseri yaratmak diyebiliriz. Bir sanat eserinin oluşumunda güzel bir ahenk yaratan diğer malzemeleri de kullanıyorum. Çalışmalarımda sadece ahşabı değil, fildişi, sedef, altın bağa ve değerli birçok taşı, mercanı, firuzeyi birarada kullanıyorum. Bu çalışmalarım boyunca ahşap kadar asil bir malzeme tanımadım.
Bugüne kadar yaptığınız işlerden bahseder misiniz?
Koleksiyonerlere yaptığım işler var. Bazen bir devlet başkanına, bazen bir krala, belirli gelir düzeyine sahip insanlara yapılmış tasarımı ve uygulaması oldukça özel siparişler var. Tokyo Camii’nin vazi kürsüsü ve Kur’an muhafazasının imâlatı, kapıların üzerindeki sedef, fildişi, altın, bağa gibi malzemelerin kullanıldığı tüm süslemeler. Berlin Şehitlik Camii kapılarının sedef, bağa, fildişi, vs. tezyinatı ve sedef kakma Kur’an muhafazasının imâlatı. Fatih Sultan Mehmet Camii’nin kapıları, pencereleri ve vaiz kürsülerinin restorasyonu yaptığım işlerden bazıları. Ayaspaşa’daki Japon Konsolosluğu’nun tören salonunun restorasyonu, eski adıyla Abdürrahim Efendi Yalısı, yeni adıyla da Erbilgin Yalısı’nın dış cephe ahşap kaplamaları, Sait Halim Paşa Yalısı’nda bazı işler, Ayhan Şahenk korusu bahçe kapıları ve havuz başındaki Fenerli Çardak. Siirt Şeyh Muhammed Kâzım Türbesi’nin kündekâri kapıları ve pencere kepenkleri. Mahmut Paşa Camii kapı ve pencerelerinin yeniden yapılması. Eyüp Sultan Hazretleri Türbesi’nde bulunan Sultan II.Abdülhamit Han’ın kendi yaptığı sedef kapıların restorasyonu. Aynı zamanda Fatih Camii’nde bulunan sedef ve şimşir kakma Kur’an muhafazalarının restorasyonu. Yavuz Sultan Selim Türbesi’nin kapılarının ve sedef kakma kafeslerinin restorasyonu. En son yaptığımız iş, Hacı Bayram Veli Türbesi’nin, orjinali Etnografya Müzesi’nde bulunan kündekari sanatının eşsiz bir örneği olan kapılarının rekonstrüksiyonudur. Ben yaptığım işi marangozluk ile kuyumculuk arasında tanımlıyorum. Bazen minyatür işler olarak nitelendirdiğim işler yapıyorum. Beni heyecanlandıracak işleri seviyorum, sadece yapmak istediğim için uyguladığım ama ticaretini düşünmediğim işler var. Arşamir Zarokyan, Zeynep Erol’un Nişantaşı’nda sergilediği bağa takılar bu işlere örnek olabilir. Ben sıradışı işler yapmayı daha çok seviyorum.
Kündekari nedir?
Kündekari Farsça’dan dilimize geçmiş, asıl hali kendekâri olan bir kelimedir. Fakat İran’da şimdi buna “mütenebihe” Araplar ise “ta’şik” adını veriyorlar. “Kündekari” kelimesini yalnız biz Türkler kullanıyoruz. Elbette en güzel örnekleri de bizde. Bu sanatımızı yıllarca ihmal ettiğimiz için gerçek kündekarinin ne olduğunu bilmiyoruz. Kündekaride yalancı ya da sahte kündekari yoktur. Bir eserin yalancısı yapılmış olanı taklit edilerek elde edilir. Erken dönem kündekari vardır ki burada ahşap yüzeyine geometrik desenler çizilir ve o ahşap üzerinde oyma yapılarak geometrik desenlere bir boyut kazandırılır. Aslında bu yanyana gelerek oluşturulan monoblok ahşaptır. Yanyana gelen bu bloklar zaman içerisinde birbirinden ayrılır, aralarında birkaç santimetrelik boşluklar oluşur. Selçuklu erken dönem eserlerinde bu açıklıkları görebilirsiniz. Sanatkarlar buna mani olmak ve daha iyi eserler elde edebilmek için, kontrast teşkil edecek renkteki ahşap malzemeleri bir araya getirerek, gerçek kündekari sanatını oluşturdular.
Bizim mazimizde Avrupa’daki gibi bir burjuvazi olmadığı için kültürümüzde sanat cemiyete yönelik eserlerde uygulanmıştır. Avrupa’da Meici ailesi bugünkü Fransa’daki, Floransa’daki, İtalya’daki pek çok eserin varisi ve hamisidir. Avrupa’da servet yüzyıllardır aynı ailede devretmektedir. Türk kültüründe para ancak abide eserlere; camilere, kervansaraylara, anıt yapılara harcanmıştır. Biz de ilk vakfiye örnekleri 1050 yılına aittir. Bu dönemde ceviz ağacının yanına şimşir koyarak veya sedir ağacının yanına ceviz koyarak kontrast teşkil ederek eserler oluşturulmuştur. Gerçek kündekaride daha önce çizilen şekil tam anlamıyla üç boyutlu hale getirerek, zıvanalarla aralarında hiç boşluk bırakılmayacak şekilde birleştirilerek bir araya getiriliyor.
Ahşapla ilgili diğer sanatlarınızdan da bahseder misiniz?
Ben sedefkarlık, oymacılık, nahhatlık dediğimiz sanatların yanı sıra enstrüman yapımı ile de uğraşıyorum. Sedefkarlık aslında başlı başına bir iş fakat ahşabın da tamamlayıcısı. Bir hanım çok güzel olabilir ama ona güzel bir takı ilave edilirse daha cazibeli görünür. Bir ahşap eseri yapmanız yetmiyor, zeyn yani süsleeme kelimesinden gelen tezyinat dediğimiz işi yapmak da gerekir. Bu işler bağımsız ustalar tarafından da yapılabilir. Aynı usta tarafından da yapılabilir. Ben artık tek kişi değilim, bir orkestra şefiyim.
Bir orkestra şefi gibi çalışmak derken ne demek istiyorsunuz?
1998 yılında Tebo Tarihi Eserler Bakım Onarım firmasını kurduk. 10 yıldır çok ciddi rekonstrüksiyon ve restorasyon işleri yapıyoruz. 6 kişilik kadromuzla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bazen oymacılık, bazen sedefkarlık, bazen de kündekarlık yapıyorum. Tasarım işlerinin birçoğunu ben yapıyorum. Bazılarını beraber çalıştığımız mimar dostlarımız.
Kündekarlığı, sedefkarlığı ya da yaptığınız diğer sanatları başkalarına öğretiyor musunuz?
Elbette öğretiriz fakat bu işler haftanın birkaç gününü ayırmanızla öğrenebileceğiniz işler değil. Ben yetiştirmek için çırak bulamıyorum. Bugünün çocukları bu işin yoğunluğunu kaldıramıyor. Belirli bir yaştan sonra da bu sanatla ilgilenen kişi ancak malumat sahibi olur. Bir sanata tam anlamıyla hakim olabilmek için o kültüre sahip olmak gerekir. Bizim sanatımızda çok güçlü bir birikim var, çünkü bizler herhangi bir kültürün değil, Çin’den Viyana’ya, Yemen’den Moskova’ya kadar at koşturmuş bir milletin çocuklarıyız. Bunun anlamı bütün bu coğrafyadan, bu coğrafyalarda yaşayan medeniyetlerden, eski kavimlerden ve birikimlerinden neler sentezlendiyse, Türk’ün bugünkü sanatı içerisinde bu kültürlerin sentezi vardır. Bu sebeple gerekli olan alt kültür derken bundan bahsediyorum. Bizim sanatımız farklı medeniyetlerden, farklı dinlerden etkilenmiştir. Bu sanatların hiçbiri yok olmamıştır, sanatımız tüm bu birikimlerin bir sentezidir. Bu birikimin farkına varan sanatkar, bu işin bilincine sahip olmalıdır. Türk’ün bir kozmik alem anlayışı var, hayat felsefesi var, kullandığı eşyaya bunu yansıtması var. Bizim eski sanatkarlarımızın çoğu ömür boyu eğitim alıyorlardı. Bence bir adamın sanatkar olabilmesi için filozof olması gerekmese de evrene filozofça bakabilmesi gerekir. Bir insanın felsefesinin olması filozof olması anlamına gelmez. “Kişi kendin bilmek gibi marifet olmaz” diye bir söz vardır. Bu sebeple önce kendini tanıyıp, eksiklerini gidererek üretkenliğini arttırmak esas olmalıdır. Sanatımızın derin alt kültürü eserin mükemmelliğini sağlıyor. Elbette ki bugün yapacağımız eserler geçmiştekilerin aynısı olmayacak. Şu an yaşadığımız dünyanın şartları, yaşam anlayışımız, geçmiş ile bir değil. Eğer tarihimizi, kültürümüzü bilirsek ona göre sentezler yaparak yeni yorumlar ortaya koyabiliriz. Bizim sanatımızda da musikimizde de kültürümüzü görebilirsiniz.
Bildiğim kadarıyla bugün kündekari sanatı ile ilgilenen birkaç sanatçı var. Bir sanatçı ve bir öğretim görevlisi olarak sizce kündekari sanatının gelecek nesillere aktarılmasında üniversitelerin payı ne olabilir?
Sadece benim sanatımla değil bu memlekette geçmişten günümüze kadar varlığından haber olduğumuz pek çok sanat var. Bu sanatları icra eden sanatkarların bulunup üniversiteler tarafından ortaya çıkarılması gerekir. İlgili kürsülerde seminerler, dersler vermelerine fırsat tanınmalıdır. Mesela horasan harcı diye bildiğimiz harcın ne olduğunu inşaat fakültesinde öğrencilere uygulamalı anlatmak gerekiyor. Bu harcı yapana da “gel sen bize bu işi anlat” denebilir. Belki bu kişi neyi, nasıl bildiğini anlamadan bu işi yapıyordur. Bu sebeple bu uygulama eğitiminin ardından bilimsel araştırmalar, doktora çalışmaları yapılabilir. Böylece o malzemelerin çağdaş sentezleri ortaya çıkabilir. Ben de İ.T.Ü.’de hocayım, bir mimarlık fakültemiz var ama yıllarca kendimi mimarlık fakültesinden gizledim çünkü oradan benim sanatıma bir ilgi olduğunu zannetmiyoum. Mimar Sinan Üniversitesi
ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nden sanatımdan haberdar olanlar oldu. Bu üniversitelerdeki hocalar gelip yaptığım eserleri gördüler hayran oldular, ama bizde de güzel sanatlar fakültesi var, gelin bizim üniversitemizde de seminer verin demediler. Bundan 7 yıl önce Ürdün Hükümeti Belka Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne davet edildim. Mescid-i Aksa’nın minberini yapmamı ve aynı zamanda da üniversitelerinde akademisyen olarak çalışmamı önerdiler. Oradaki koşulları beğenmediğim için bu işten vazgeçtim. Bugün biz kendi kültürümüze, sanatımıza sahip çıkmıyoruz. Şu anda devlet üniversitelerinin bu alanda birşey yapabileceğini sanmıyorum. Belki özel üniversiteler bu alanda bir çalışma yapabilirler. Eğer bir çalışma olursa ders notlarına kadar herşey hazır, hatta elimdeki bazı eserleri üniversitelere verebilir, orada sergileyebilirim. 1985 rakamlarına göre Japonya’da 500 üniversite vardı. İnsanın aklına gelen ilk şey, bu kadar fazla sayıdaki üniversitede neler öğretiliyor. Kağıt katlama sanatının ve çiçek dizme sanatının bir kürsüsü var. Neden Türkiye’deki üniversitelerin herhangi birinde ahşap kürsüsü içerisinde kündekari sanatı ders olarak okutulmasın? Ülkemizde bu güne kadar kültürümüzün yapı taşları, akademik anlamda çok da fazla irdelenmemiştir kanaatindeyim. Japonlar sanatlarının en küçük öğelerini alıp akademik birimlerde inceliyorlar. Bugün kündekari ile ilgili bir doktora çalışması olduğunu sanmıyorum. Oysa bu sahada en azından onlarca doktora tezi yapılmış olmalıydı. Bizde bu sanata özel üniversiteler, özel müzeler ve yerel kuruluşların, vakıfların sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.
Sanatınızda gerçekleştirmek istediğiniz hayalleriniz nelerdir?
Amacım aslında ülkemizde daha önce yapılmış ahşap eserlerin birer reprodüksiyonunu yapmak. Bu sebeple IV. Murat’ın bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan tahtının bir reprodüksiyonunu yaptım. İslam Eserleri Müzesi’ndeki eserlerin bazılarının reprodüksiyonlarını yapıyorum. Bu çalışmalarda eserin bire bir kopyasını yapmıyor, kendime göre sanatımı gösterecek farklılıklar ilave ediyorum. Bizim eserlerimiz hiçbir önlem alınmadan dünyada dolaştırılıyor ve birçoğu da kayboluyor. Arzum o ki Kültür Bakanlığı nadide eserlerin birer kopyasının yapılması çalışmalarını başlatsın. Bugün dünyanın değişik yerlerindeki müzelerde sergilenen eserlerin birçoğunun kopyalarının ilgililer tarafından büyük ustalara yaptırıldığını biliyorum, gerçekleri ise farklı yerlerde saklanıyor. Darısı bizim başımıza derken sözümü büyük mutasavvufumuza bırakıyorum. “Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler.”






www.ahsaponlinet.
05/08/2008

Osmanli döneminde önemli süsleme sanatarindan biri de sedef isçiligiydi. Ünlü sedefkarlar cami er, saraylar gibi yapilarda kapilar, pencere kanatlari, rahlelerde ahsapla denizin isiltisini bulusturdu. Ancak sedefkarlik zamana ve paraya yenik düstü. Bu ise gönlünü vermis bir kaç sanatkar, ask ve sabir isteyen sedefkarligi sürdürmek için çalisiyor.

Sicak denizlerin akintili sularinda; Yeni Kaledonya, Avustralya'nin kuzeyi ve de FTahiti, Gambier Adalari, Meksika'nin Büyük Okyanus kiyilari ve Madagaskar açiklarinda yasayan yumusakçalardan elde edilir sedef. Isiga göre renk degistirerek kullanildigi ahsabi renklerle danseden gizemli bir objeye dönüstürür. Bu nedenle islemesi çok emek istese de binlerce yildir ahsap süsleme sanatinda kullanilmis, özellikle saray ve dini yapilarda ihtisamin simgesi olmustur.

Sedef kakmaciliginin baslangici hakkinda kesin bilgilere sahip degiliz. M.S. 79 ylinda ölen Pintus'un kitaplarindan eski Misir kültüründe, sedefin midye kabuklarina islenmis oldugunu Ögreniyoruz. Kibris, Yunanistan ve Italya'da da rastlanan sedef isçiliginin en belirgin örneklerinin ortaya çikisi Sümerler'e tarihleniyor. Mezopotamya'nin Kis ve Lagas kentlerinde Sümer mezarlarinda yapilan kazilarda ilk sedef kakma örneklerine rastlanmis. Çin'de Tang Devri'nde (618-916) Hindistan(1580), Siam (1782)'da bilinen sedefin Türkler tarafindan kullanilisi ise Osmanli Dönemine rastliyor.

Osmanli'da XV. yy. sonlarina dogru rastladigimiz sedef, 16'inci yüzyilda klasik Osmanli eserlerinde; minberler, kapilar pencere kepenkleri, sütün basliklari ve kirisler gibi mimari yapi elemanlarinda, rahle, sehpa, konsol, Kur'an ve cüz muhafazalari, iskemle, besik, sandik, kutu, çekmece, el aynasi, masa, biçak sapi ve tüfek kabzasi gibi mobilyalarda genis ölçüde kullanilmistir. Ilk Osmanli sedefli süsleme sanati örnekleri Edirne'deki tek kubbeli II. Beyazit Camii'nin kapi kanatlarinda ki sedef sçilikleridir. Topkapi Sarayi Müzesi, Istanbul Türk ve Islam Eserleri Müzesi ve Anadolu'da birçok etnografya müzesinde rastlayacagimiz Osmanli sedef isçiliginin erken örneklerinden biri de Fatih döneminde Balikesir'de yapilmis Zaganos Pasa Camii'nin kapisindaki fildisi kakmalardir. Amasya Beyazit Külliyesi Camii'nde de sedef isleri vardir. Sedefkar denilen sanatçilarla gerçeklestirilen ve sedefkari diye tanimlanan bu süsleme saraylarda ve konaklarda da uygulanmistir.

Topkapi Sarayi'nin kapilari ve dolap kapaklari, III. Murat köskü gibi. Su sanatin XVI. yy. daki örnekleri arasinda, Süleymaniye Ca-mii'nin kapi ve pencere kanatlan ve vaaz kürsüsü, Sultan Selim Tür-besi'nin kapisi, Üsküdar Mihrimah-sultan Carnii'nin kapi ve pencere kanatlari belirtilebilir. Sedefkari süsleme Istanbul Deniz Müzesi'nde görülebilecegi gibi, zaman zaman kayiklarda da kullanilmis.

Osmanli döneminde birçok sedef ustasi yetismis. Bunlardan ilk akla gelen ünlü Türk Mimari ve Sedefkar Mehmet Aga. 1562 yilinda Rumeli'den Istanbul'a getirilen Sedefkar Mehmet Aga, 1568 yilinda Ögrenci olarak girdigi neccarlik ve sedefkarlik meslegini 1588 yilina kadar sürdürmüs. Istanbul'da Sultan I. Ahmed tarafindan yaptirilan ve medrese, darülkurra, sibyan mektebi, türbe, arasta, dükkanlar, hamam, darüssifa, imaret ve üç sebilden olusan Sultanahmet Camii' nin sedef islemeleri 1609-1620 yillari arasinda Mehmed Aga tarafindan yapilmistir. Sedef isçiligi 17'inci yüzyildan itibaren gerilemeye baslamistir. Bu döneme kadar geometrik süslemeler, rumi stile dönüsmüs, sonra çiçek motifleri islemelere hakim olmustur. 18. yüzyila gelindiginde de Barok sanatinin etkisiyle süslemelerin karakteri degismistir. Ekonomik yapinin bozulmasiyla büyük eserlerin yerine küçük esererle geçilmis, giderek süslemelerde sedef yerine baska malzemeler kullanilmaya baslanmistir. XIX. yy.da sedef isleme sanati gerilemis olmasina ragmen, Sultan II. Abdülhamit Yildiz Sarayi'nda bir sedefhane kurmus ve burada kendisi de sedefli esyalar yapmistir. 1912 yilinda Sedefkar Vasif, Besiktas'ta islettigi sedef atölyesinde, bu güzel sanati bir süre devam ettirmistir. Onun öncülügü ile 1936 yilinda Istanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademi-si'nde sedefçilik bölümü açilmis ancak ölümünden sonra bu bölüm kapatilmistir.
Iste bu degerli sanatimizi bugün bir kaç sedefkar; gerek akademik çalismayla gerekse gönül çalismalari ile destekleyip, yasatmaya çalisiyor. Ata yadigari sedef isleme sanatini yasatmaya çalisan sedefkarlardan biri de ahsapla sedefin uyumunu çok küçük yasta "Bezm-i elest" te yani "ruhlar meclisi" nde ögrenen Sehmuz Okur.
Beyoglu'riun arka sokaklarindaki üç katli bir binada ahsabiyla madeniyle, sedefiyle sabirla islenmis eserleri ile yasayan Sehmuz Okur, yaptigi islerle yurtdisinda da isim yapmis biri. Okur'un imzasini attigi isler arasinda Topkapi Sarayi'ndaki IV Murat'in tahti, Abdülhamit'in hokka takimi, Fatih Camii' nin cümle kapisi, Tokyo Camii'ndeki vaaz kürsüsünü sayabiliriz. ABD, Ingiltere, Kanada gibi ülkelerden gelen teklifler üzerine yaptigi çalismalari da bulunan Okur, sedefkarligin marangozlukla kuyumculuk arasi, çok yönlü bir sanat olarak tanimliyor. Iyi bir sedef-kar olabilmek için Islam felsefesi ile Türk kültür ve dilinin inceliklerini ögrenmek, Osmanlica, Farsça bilmek gerektigini vurgulayan Okur kakma, sivama, Eser-i Istanbul, Sam isi, Viyana isi gibi sedef isleme tekniklerini bu bilgilere eklemek gerekiyor. Sedefkarlik sabir ve sevgi isi. Bu isin askla yapilmasi gerektigini düsünen Okur da bu süreçten geçmis ve uzun yillar Tunuslu bir hocadan ders almis.

Peki, sedef isleme sanati tekrar nasil canlandirilabilir? Okur'a göre sedef isleme sanatinin yasatilmasi için gençlerin bu ise yönlendirilmesi, sedefkarligin tanitilmasi gerekiyor,

 






www.sarigulantik.com

       
Basında Sarigulantik (İstanbul Life Dergisi)

Oltu doğumlu Hulki Usta, Hayrullah Örs'ün müdürlüğü zamanlarında, 1967'de, Topkapı Sarayı Müzesi'nin Sedef Atölyesi'ne, kurucu ustalar Nihat Gülsal, Rüçhan Yeğin ve Haydar Özfiliz'in yanına, ilk çırak olarak alınmış. 1980 sonrasında, 1994'e kadar atölye şefi olan Hulki Usta, Saray'ın Harem kapılarını ve Bağdat Köşkü kapılarını onardığı gibi, Hazine Dairesi'nin önemli eserlerinden II. Ahmet tahtını da onarmış. Topkapı Sarayı müzesi'nde yetişmiş olmasını "Harmanın başındaydım" diye yorumlayan Hulki Yavuz bugün, Kadıköy'ün Yeldeğirmeni semtinde, Karakolhan Caddesi üzerindeki (Nahçıvan Pasajı 18/11 numaradaki) atölyesinde (Tel: 0216 449 15 71) çalışıyor. Şu sıralar sedefçiliğini daha çok, hat çalışmaları üzerinde yoğunlaştırıyor; çakmeceler, rahleler ve çok ilgi çekici sedef kakmalı bastonlar üretiyor; ama onarım işleri de yapmıyor değil...

Kendini bütünüyle onarım işlerini adamış bir ustayı ise, 'karşı yakada' yani Beyoğlu civarında buluyoruz. Bu civar yani Beyoğlu'nun Asmalımescit tarafları, 1950'lerden 60'lara, başta efsanevi Nerses Usta olmak üzere, birçok tanınmış eski sedefkarın mekanı imiş. İşte Malatyalı Seyit Sarıgül ustamız da, buralarda, önce Zincirlihan'dan gelme Agop Usta'nın, sonra da Nazım ve Stello ustaların yanında yetişmiş; bugün de çalıştığı atölyesini, 1975'te kurmuş (Minare Sok, No:22/A, Asmalımescit Tel: 0212 245 03 52).

"O zamanlar" diyor Seyit Sarıgül, "Burası piyasaydı... Jurnal, Şehbender ve Minare sokaklar; Rum, Ermeni ve Türk mobilyacıların, oymacı ve marangozların, sedefçilerin, cilacıların piyasalarıydı."

Seyit Usta'mız, Osmanlı tarzı sedefli eşyanın kaplumbağa kabuğu ve sedef karışımı döşenmesinde, alta altın varak yapıştırıldığı döneme yetişmiş...
Bugüne kadar, sadece 'Eser-i İstanbul' ya da istanbul işi denilen Osmanlı tarzı sedefli mobilyaları değil, şam işi sedefli mobilyaları da onarmış olan Seyit Usta'nın elinden, sedef işli sedirler, sedefli kapılar, rahle ve çekmeceler, hattat sandıkları ve Kuran muhafazaları da geçmiş. Ama unutamadığı parça, Fener Rum Patrikhanesi'ndeki bağış sandığı: 1993'te tamir ettiği bu sandık, 2,5 metreye bir metre çapında bir sedefli ahşap imiş. Ayrı mekandaki 13. yüzyıldan kalma patrik tahtını da seçkin bir sanar eseri olarak tarif ediyor Seyit Usta. Tıpkı Hulki yavuz gibi, Seyit Sarıgül de 'flato' olayına önem veriyor; kendi flatolarını kendisi, itinayla hazırlıyor. Sedefkarlar camiasının bir başka önemli ismi de, yine Beyoğlu, daha doğrusu Taksim civarında bir ofisi (Kuloğlu Mah. Güllabici Sok. No:42 Taksim; Tel: 0212 252 33 33 ve 0532 266 38 43) ve Fatih civarında bir atölyesi bulunan Şehmus Okur. Aslında Fırat Üniversitesi'nde Türkoloji okumuş olan urfalı Şehmus Okur, Sedefçiliği, dayısının atölyesinde, memlekette öğenmiş. İstanbul'da açtığı ilk atölye, 1998'e dayanıyor. Eyüp Sultan Türbesi'ndeki sedefli kapıyı onaran, Fatih Camisi'nin vaiz kürsüsünü, Yavuz Sultan Selim Türbesi kapısını ve korkuluklarını restore eden Okur'un müşterisi yalnızca antikacı ve koleksiyoncular değil; özgün stilizasyon çalışmaları da yapan Okur, kimi yalı ve köşkler için de ısmarlama işler alıyor.

Onarımdan çok özgün stilize işlere ve özellikle de sedefli takı üretimine ağırlık veren bir genç sedefkar da, Hoca Ahmet Yesevi Vakfı'nda (Küçükayasofya Cad, Sultanahmet; Tel: 0212 516 34 53) atölyesi bulunan Ahmet Sezen Usta. onun da DNA'larında var bu iş. Babası usta bir marangoz. Vasıf Sedef'in dediği gibi olsa gerek: "Sedefçiliğin temeli marangozluk..."

Sedefçinin sözlüğü

Abanoz: Afrika, Hindistan ve kimi Uzakdoğu ülkelerinde yetişen sade siyah, alacalı siyah, renkli yeşil siyah, siyaha yakın kahve renkli değerli bir ağaç türü.
Bağa: Deniz kaplumbağasının sedef sanatındaki adıdırç Osmanlı ustaları bağayı altınla varaklayarak daha bir derinlik katmışlardır.
Flato: Sedef sanatındaki kullanılan, fildişi, abanoz, şimşir, gül, pelesenk ağacı, kurşun gibi malzemelerin üst üste presleyip daha sonra dilimler halinde kesilerek, desenleri çizecek şekilde yapıştırılan ve yine bu şekilde hazırlanıp, motiflerin en dışını çerçeveleyen malzemenin adı.
Ayrıca sedef sanatı gibi, birçok Osmanlı el sanatının anası olan tezhip sanatının literatürüne
göre de cetvel oluşturur.
Kündekari: Ağaçların çok küçük geometrik parçalar halinde kesilerek tutkalsız, çivisiz sadece geçme teknikleriyle gerçekleştirilen ve Selçuklular'ın geliştirdiği marangozluk tarzı.
Sedef (Aslı sadeftir.): Sıcak ve akıntılı denizlerde yetişen midye ve istiridye gibi kabuklu deniz hayvanlarının kabuklarının iç taraflarında oluşan menevişli ve parlak, kalkerli madde. Yanardöner renkle olan ve kolayca işlenebilen bu kabuklar, tezyinatta kullanılır.
Sedef kakma: Ceviz, meşe, abanoz ve pelesenk gibi ağaçları istenilen süsleme biçimleriyle oyarak, açılan yuvalara o şekilde kesilmiş sedefleri gömüp yapıştırmak ve yüzeylerini ahşabın yüzeyiyle eşitlemek üzere işlenen sedefli tezyinat işleri.
Sedefkar: İnce marangozluk işleri yapan ve onları sedef, fildişi, bağa ve kemik gibi maddelerle süsleyen sanatkar...
Sedefkari: İnce marangozluk işleri yapma ve bunları sedef, fildişi, bağa ve kemikle süsleme sanatı.
Pelesenk: Brezilya kökenli koyu kahverengi bir ağaç türü. Dünyanın en değerli ağaçlarından biri olan pelesenk, sedef sanatında yakın dönemlerde saha sık kullanılmıştır. Fransızlar da bu ağacı, boulle sanatında zemin ağacı olarak kullanmışlardır.




 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1143085 ziyaretçi (2494470 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc