Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İÇİN KOŞANLARIN YERİ***
  İstanbuldaki.Savaş Mültecileri
 

Görüntünün olası içeriği: 3 kişi, ayakta duran insanlar, takım elbise ve gece



 
    2001 yılından bugüne Küçükyalı Bölgemizden yardım

    yaptığımız  elektriksiz -camları naylon kaplı

   Fenerbahçe TC Demiryol eski prefabrik alanı








Çeçenlerin çilesi bitiyor mu?




İstanbul'daki mülteci kamplarında yaşayan Çeçen mülteciler, geçimlerini sağlamak için çalışma izni istiyor. Maddi sıkıntı çeken mülteciler, derneklerin yardım olarak verdiği yiyecekleri satarak ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor.

Kimliksiz kalan sen misin yoksa ben mi? PDF Yazdır E-posta

Yazar Hatice Orman   

Kimliksiz kalan sen misin yoksa ben mi?“Ben hayvanlar gibi yaşamaktan bıktım, böyle başkalarına muhtaç yaşamak istemiyorum artık.” diyor, İstanbul Fenerbahçe Çeçen Kampı’nda ziyaret ettiğimiz Adem amca. Yüreğim yanıyor bu sözleri duyunca. Dilimden bir “Estağfirullah” sözü çıkabiliyor ancak. Eziliyorum. Bir insana bu sözleri söyletenler arasında olmaktan korkuyorum. “Meşru olarak Çeçen olamıyorum, Rus olmayı ben kabul etmiyorum, kimliğim yok, varlığım kabul edilmiyor.” diye devam ediyor. Düşünüyorum da “Estağfirullah” kelimesinin yerini bulduğu yer burası. Hiçbir mekana bu kadar güzel yakışmazdı “Allah bizi affetsin.” Allah sana bu sözleri söyletenleri, seni bu sözleri söyleyecek duruma düşürenleri affetsin. Yok Adem amca, sen hakikaten güzel bir insansın, ben buna şahidim.
Sen ki yurdunun ikinci kez işgal edildiği 99’da imkanların tükendiği yerden imkan bulmayı ümit ettiğin yere hicret etmişsin. Dini ve milli kimliğinle artık “sen” olarak yaşayamadığın, can ve mal güvenliğinin olmadığı ülkenden en kısa zamanda geri dönmek umudu ile gelmişsin Türkiye’ye. Hani 1400 evvel bir grup insan da artık kendi kimlikleri ile yaşayamadıkları Mekke’lerini terk edip, Medine’ye sığınmışlardı. Duymuşlardı ki Medine halkı onlarla aynı değerleri paylaşıyor. Halkının “insanlığı” sayesinde adı vefakar şehir oldu Medine’nin. Yani hale bakılırsa sen senliğini yapmışsın Adem amca da, ben benliğimden bir hayli uzaklara düşmüşüm. Kendimle, toplumumla, ülkemle sana bir Medine sunamamışım. Seninle olan kardeşliğimi yabana atmışım. “Ensar” sıfatını almaktan o kadar uzaklaşmışım ki sana bu sözleri söyletir olmuşum. Ne mülteci olma hakkı vermişim, ne çalışma hakkı, ne eğitim hakkı, ne sosyal güvence, ne bir imkan…

Eğitim, sağlık, iş imkanı sağlamamaktan öte, cüzi yardımlar sıkıştırmışım eline. Bu halimle seni senden etmekten öte, ben benden olmuşum. Seni atalete mahkum etmekle, sana insanlığını kaybettiğin vehmini vermekle asıl ben kaybolmuşum. O da yetmemiş bana, bir de ben sömüreyim seni diyerek, aylarca seni orada burada çalıştırıp hakkını vermemişim. Oysa ben “İşçiye hakkını alnının teri kurumadan veriniz.” buyuran bir Nebi (sav)’e tabi idim. Meğer ne çok değişmişim.

Düşmanlarımı dost edinmişim, olmadık hesaplara girmişim, eşkıyaya boyun eğmişim de senin kimliğini, pasaportunu, varlığını tanımaz olmuşum. Ne tekrar yurduna gidebiliyorsun ne de burada kalabiliyorsun. Bu sebeple eşin Çeçenistan’da hasta olan ve sürekli kendisini çağıran annesini yedi yıldır görmemiş. Beklediği izni ancak annesinin vefatından sonra vermişim. “Çıkış izni geldi ama artık annem yok.” diyor eşin. Benim yapacak yine bir şeyim yok. Geç kalmışım.

Çeçenistan’da Ruslar tarafından türlü işkencelerden sonra öldürülen kardeşin Ömer’in annesine hapiste esirken yazdığı son mektubu gösteriyorsun bana. “Ne yazıyor tercüme eder misin?” diyorum. Anaya duyulan muhabbet ve ana yüreğini teskin etmek için yazdığı “Hayattayım!” ifadesiyle gözlerin doluyor. Ben yine “Biiznillah şehitler ölmez” diyerek seni teskin etmekten aciz kalıyorum.

Çeçenistan 91’de bağımsızlığını kazanmadan, Sovyetler döneminde yaşadığın 8 bin nüfuslu köyde bulunan bir tek Kur’an nüshasının üzerine titrediğinizi anlatıyorsun. “ Kur’an öğrenmek ve öğretmek yasaktı, dinimizi öğrenemiyor ve yaşayamıyorduk.” diyorsun. Sen tüm baskı ve zulümlere rağmen dinini öğrenebilmişsin, İslam’ın bahşettiği güzel fıtratı yansıtıyorsun. Benim diyarımda Kur’an nüshaları çok ama ben kesretten yokluklar türetmişim ki bu haldeyim. “O dönemde camiler depo, salon, sinema olarak kullanılıyordu.” diyorsun. Ben kendi camimi kendi elimle kilise yapmaya girişmişim. Ne yaman çelişki değil mi?

Çeçenistan’daki mücadeleyi anlatırken “Zenginlik, makam, mevki hatta milliyet için savaşanlar çoktan kaçıp gittiler ya da pes edip Rus yanlısı oldular. Şu an orada mücadele verenler sadece imanlı olanlar. İnsan canını o kadar kolay ortaya koyamaz. O, o kadar kolay değil.” diyorsun. Bu uğurda verilen canlar Mevla’ya teslim, ya ben ölmüş benliğimi nasıl ıslah edeyim? Sana cüzi de olsa yardımlar ulaşır belki, ya benim manevi mağduriyetlerime hangi eller yetişir? Sen biiznillah savaş sona erer de Çeçenistan’ı ayağa kaldırırsın, ya ben yüzyıllardır mazlum ve mağdur olan benliğimi nasıl geri getireyim? Sen başkasının eli ile cebren dinine, kültürüne, ahlakına, kıyafetlerine yabancılaştırılmak istenmişsin, ben kendi kendime sırt dönmüş başkası olmaya çalışıyorum. “Kim bir topluma benzeme çabasına girerse, o onlardan olur.” buyuruyor Nebi (sav). Şu halde “kimliksiz, kişiliksiz, izansız” kalan sen değilsin, o benim.

Herkes birileri ve bir şeylerle imtihan oluyor. Benim halim nice olacak, sen hesabını verirsin de ben seni bu halde bırakmanın yani ben olamamanın hesabını nasıl vereceğim? O yüzden “Estağfirulllah” Adem amca. Kendim, toplumum ve ülkem adına senin şahsında ülkemde misafir olan tüm Çeçen kardeşlerimden af diliyorum. Hakkını helal eyle.






 



 
İSTANBUL'DA BİR MÜLTECİ KAMPI
 


İstanbul'un lüks semtlerinden birinde, Fenerbahçe'de bir mülteci kampı olduğunun pek az insan farkındadır. Sanki o lüks görüntüyü bozmamak adına bir köşeye saklanmışlar, yıllardır onları rahat bırakmayan korkuları, bu küçük kamplarını da gizlemiştir.


Adımını attığın anda farklı bir zamana, farklı bir mekâna girmiş gibi hissettiren, derme çatma sekiz - on metre karelik barakalardan oluşan bu kampta savaş sebebiyle Türkiye'ye gelen birçok Çeçen, hayalet yaşamlara mahkûm oluyor.


Sanki yoklar gibi, Türkiye'ye hiç gelmemişler, burada hiç olmamışlar gibi... Okula giden çocukları sınıfta olsalar bile, öğretmenleri yoklamayı okurken isimleri duyulmuyor... Hayata tutunma çabaları onları "sanki var gibi"den öteye götürmüyor... Ama o var olmaya çalışan bedenlerinden, acılarla yoğrulmuş hayatlarından düşüncelerine, taban keselerine bolluk çıkarmaya çalışanlar hiç eksik olmuyor...


Hasan Amca, İnsanların acılarından olanaklar yaratmak nasıl bir vicdan gerektirir? Acaba bunları yapanlar, yaptıklarının ne kadar farkındadırlar? Savaş başladığında Kazakistan'da olan Hasan Amca, Çeçen karşıtı propaganda yüzünden malını mülkünü bırakıp Çeçenistan'a dönmeye zorlanıyor. Orada babasının evine yerleşiyor. Bombardıman artınca Grozni'den kaçmaya karar veriyor. Kaçarken kontrol noktalarından birisinde Rus askerleri tarafından tutuklanıyor ve ıoo gün boyunca işkence görüyor. Hasan Amca ve arkadaşları artık öldürülmeyi beklerken, kampa yeni getirilen gençler onların hayatlarını kurtarıyor. Rus askerleri onlarla uğraşmaktansa gençlerle ilgilenmeyi tercih ediyor, Hasan Amca ile birlikte 8 ihtiyarı, işkence mekânı olarak kullanılan bu trenden atıyorlar. Onlarsa trende kalan gençlerin arkasından bakakalıyorlar.


Eve döndüğünde, belki de o trende ölmüş olmayı istemesine neden olacak eşi ve iki oğlunun ölüm haberini alıyor. "Duvara yaslayıp ateş etmişler" diyor. Ona da babası anlatmış bunları. Acısı deşilmesin diye içim el vermiyor daha fazla soru sormaya... Ondan sonra yıllarca babasının evinin bodrumunda saklanıyor. 1999'daki 2. Çeçen Savaşı'nda yaralanınca tedavi olmak için Gürcistan'a gidiyor. Orada Birleşmiş Milletler'in kampına yerleşiyor. Şartlar kötüymüş Gürcistan'da, ama Birleşmiş Milletler görevlilerinin verdiği bir belgesi varmış elinde. İşte bu noktada hiç olmayacak bir şey oluyor. Türkiye'de bir partinin gelecek seçimler için yürüttüğü parti propagandası Hasan Amca'yı da içine katıyor. Bundan Hasan Amca'nın haberi yok... Gürcistan'da, dönemin Liberal Demokrat Parti Başkanı Besim Tibuk ve yardımcısı İbrahim Kirle bulmuş Hasan Amca'yı.


"Gürcistan'ın durumu iyi değil, göçmenlere iyi bakmıyorlar. Türkiye'ye götürüp sana orada yer ve evraklar vereceğiz. Orada kalacaksın. Tedavi de ettireceğiz" demişler.


Hasan Amca ile birlikte 106 kişiyi de İkna etmişler. Çoğunun pasapordarı yokmuş. Onlara pasaport çıkartılmış. Birkaç otobüs kiralanmış ve 106 kişinin Türkiye'ye girişi yaptırılmış.


Önce Aksaray'da bir otele yerleştirmişler ve bir ay sonra otelin boşaltılması lazım diye çıkartılmışlar. Bir kısmını Fenerbahçe'deki kampa getirmişler. Bir kısmına da ev kiralayıp birkaç ay daha yardım ettikten sonra bırakmışlar. Ondan sonra da zaten Liberal Parti'den ne arayan ne soran çıkmış.


Hasan Amca için de tam bir esir hayatı başlamış. Gürcistan'a tekrar dönemediklerinden, diğer gelenler gibi Gürcistan'daki hakkını da kaybetmiş Böylece yapayalnız kalakalmışlar Türkiye'de. Şimdi sadece kampı bilen bazı insanların yardımıyla geçiniyorlar.


Hasan Amca'nın artık kendisine bile faydası yok derken, ona yardım toplayacağız diyerek kampa gelen üç kişi Hasan Amca'dan bazı belgeler alıp fotoğraflarını çekiyor. Sonra da ortalıktan kayboluyorlar. Bir zaman sonra Hasan Amca'nın hastanede karşılaştığı birisi ona verdikleri yardımın gelip gelmediğini soruyor. Anlaşılıyor ki bu üç kişi Hasan Amca adına camilere gidip para topluyor.


***


Bekleyişle geçen sekiz yıl
HASAN Amca'nın hikâyesini dinlerken, bana çeviri yapan kamp sakinlerinden Tamerlan, 8 yıldır insanların burada kalmaya direnmelerinin bir sebebinin de her yıl bazı devlet adamlarının buraya gelip, çeşidi vaatlerde bulunması olduğunu anlatıyor. "Sonra hep hayal kuruyoruz evraklarımız gelecek, çalışabileceğiz, kendi evimiz olacak diye" "Gelenlerin tam olarak nereden geldiklerini biliyor musunuz?" diye soruyorum "Tam kendilerini anlatmıyorlar ama devletten diyorlar. Görüntüye göre devlet adamları gibi gözüküyorlar, bazen evraklar da gösteriyorlar. Gelenler size Türkiye'de hiçbir yardım olmayacak. Buradan gidin, çünkü burada devletten yardım görmeyeceksiniz diye açıkça anlatsalardı, o zaman insanlar yavaş yavaş kaçmaya çalışırlardı. Ama hep 'biz sizin kardeşiniziz. Biz bunu yapacağız onu yapacağız her şeyi yapacağız dediler' o zaman insanlar her sene bekliyor bir şey değişik olacak diye. Böyle sekiz sene geçti" diye anlatıyor... Anlıyorum ki bu kamptakiler her konuda istismara ve duygusal sömürüye son derece açıklar.



YA KAMPI KAPATIN YA DA BİZİ BIRAKIN” • Kirli pembe-gri arası bildik ‘resmi’ suratlı, hapishane imajlı. Aşınmış boyasının mavi renginin bile kamufle edemediği ağır, geniş, demir kapı bugünlere mahsus ardına kadar açık. Bu görüntüyle hiç uyuşmayan ‘lüks’ arabalardan biri gidiyor, biri geliyor. Neredeyse 20 yıldır orada olan kamp, “Çeçen albaya esrarengiz infaz” nedeniyle ilk kez bu kadar ilgiye mazhar oluyor. Kamp yöneticileri, zorunluluktan da olsa geleneksel Çerkes misafirperverliği ile kapıda karşılayıp kapıda uğurladığı ziyaretçilerin herbirine hep aynı şeyleri anlatmaktan yorgun. O nedenle isteksiz.

HAYATA MÜDAHALE • 20 yıldır söylüyorlar: Pasaportları yok, çalışma izinleri yok, çocukların diploma hakkı yok. Onlar resmen misafirler, üç aylık, altı aylık ya da bir yıllık. Oysa o duvarlarla sınırlanmış, ölçülü biçili kampta hayatlar başlıyor, hayatlar sürüyor, hayatlar sona eriyor. Kampın hiç büyümeyen sınırlarına inat, çocuklar büyüyor, aileler büyüyor, tek göz barınaklar ikiye, üçe çıkıyor, kuşatıldığı sınırları esnetiyor. Etrafını çeviren duvarları yıkamıyor ama her fırsatta dışarıya, sınır ötesine uzanıyor, şöyle ya da böyle hayata ‘müdahale’ ediyor, etmeye çalışıyor bazen de “albay” gibi neredeyse tamamını geçirdikleri kampın çok ötelerinde, kentin bir başka ucunda yaşamlarını yitiriyorlar.
Kamp alanına girer girmez burnumuza yerleşen keskin kanalizasyon kokusu, dolaştıkça ağırlaşan ayakkabımızın tabanındaki kalın çamur tabakasını izaha yer bırakmıyor. Giriş yolunun açıldığı sevimli meydan muhteşem bir deniz manzarasına çerçeve oluşturuyor ama, sağdan soldan görüntüye girenler, adeta başınızı gerçeğe döndürüyor. Sanki İstanbul’un mutena semtlerinden Fenerbahçe’de değil, Sefaköy’ün ilk kurulduğu yıllardaki ‘hakiki’ bir gecekondu mahallesindeydik.
Tek göz odalara sığamayan aileler, bulup buluşturdukları bütün malzemelerle yeni odalar, odalara mutfaklar, banyolar ilave edip, barınaklarını eve benzetmeye çalışıyorlar. Kapı ve pencereleri inşaat artıklarından, duvarlarını kontraplak ya da afiş asılmakta kullanılan süresi dolmuş aluminyum levhalardan, plastik parçalardan ya da sokağa atılan tahta parçalarından oluşturuyorlar. Hemen hepsinin elinden her iş geliyor: Tahta oymacılığı, duvar sıvama ve su tesisatı döşeme, mesela.

EVE DÖNÜŞ ÖZLEMİ • Bir çoğu tahsilli. Kamp yöneticilerinden biri petrol mühendisi, bir başkası tıp okumuş, biri daha mühendis. “Biri”, “diğeri” demek zorunda kalıyorum, çünkü isimlerinin kullanılmasını istemiyorlar, görüntülerinin çekilmesini de. Korkuyorlar. Ve aynı zamanda umutsuzlar. En büyük özlemleri memleketlerine, evlerine geri dönmek, bir çoğunun artık evlerinin yerinde yeller esiyor olsa da: “Geçen gün google’den girip baktım. Sokağıma, mahalleme, evime. Evimin yerinde sadece ağaçlar var. Çok güzel ama yemyeşil. Bıraktığımda bir tane erik ağacı vardı, evim bombardımanda yerle bir olunca o erik çekirdekleri düştükleri yerlerden ağaç olup çıkmış. Bir de şunu farkettim. En geniş alanı artık mezarlıklar kaplıyor. Mezar alanları çok genişlemiş.”
Bir başkası, en öfkelisi belki de “Bu kampın yerlebir olmasını istiyorum” diyor. Aslında öfkesini ifade ederken söylemek istediğini de tercüme ediyor ardından: “Buradan yurt dışına Avrupa’ya gidenler hayatlarını yoluna koyuyor. Ama bizim için geçmiş kalmadı, gelecek de yok.”
Yurt dışına gitmek ise elbette yasadışı yollardan çıkmak anlamına geliyor. Faturası 2000 avro imiş. Sakınmadan anlatıyorlar. “Polonya’ya varınca istediğimiz ülkeye sokuyorlar. Ama çoğumuzun bu kadar parası yok. Ya bu kampı kapasınlar ve bizi bıraksınlar, ya da bir hayat kurmamızı sağlasınlar.”


02-09-2006, 06:34


"dört yıl önce tehlikeli yollardan geçerek istanbul'a vardılar. kimlikleri, mültecilik statüleri, çalışma izinleri; hatta varlıklarını kanıtlayacak bir "belge"leri yok. "resmi" olarak türkiye'de gözükmüyorlar, fiziki olarak da vatanlarında değiller. bütün yaşam alanları küçük kamplardan ibaret.

savaştan kaçmak, rahat bir nefes almak için geldikleri türkiye'de büyük bir hayalkırıklığı içindeler. önce metruk barakalarla dolu fenerbahçe kampı, sonra ümraniye'deki bir caminin zemin katları, ardından da beykoz'daki bir binaya yerleştiriyorlar. 1999'da başlayan ikinci çeçenistan-rusya savaşının mağdurları.

dört yıldır istanbul'da yaşamalarına rağmen türkçe'yi konuşamıyorlar. çünkü onların dışarıyla, dışarının da onlarla bağlantısı-ilişkisi yok denecek ölçüde az. yalnızca okula gidebilen çocukları türkçe'yi öğrenebilmiş. iletişimi de onların yardımıyla sağlayabiliyoruz. içlerinde savaşı, işkenceyi, çatışmaları görmeyen yok gibi. bir tek 4-5 yaşındaki çocuklar savaştan bihaberler. ancak, buradaki yaşamlarının da herhangi bir savaştan aşağı kalır yanı yok. kendilerine yardım olarak gelen kimi gıdaları satıp çocuklarına süt alacak kadar yoksullar. veya şu sözü sarfedecek kadar: "biz büyükler bayat ekmek yiyip karnımızı doyurabiliriz peki çocuklara ne yedireceğiz ?"

aralarında hastalığı olmayan yok gibi. çoğunun hastalığı kış mevsiminden kalma. tüpgaz'a para yetiştiremiyorlar, çünkü tüpgaz aynı zamanda hem soba, hem şofben işlevi görüyor onlar için.

oturma izinleri olmadığı için çocuklar da diploma alamıyor, "misafir öğrenci" statüsünde öğrenim görüyor. tabi, bu sadece fenerbahçe ve beykoz kampları için geçerli. ümraniye'deki çocuklar okula dahi alınmıyor. bunun için de kendi imkanlarıyla küçük iki odaya derslik kurmakta bulmuşlar çözümü.

1999'da geldiklerinden bu yana çok sayıda çeçen sığınmacı ülkesine geri dönmüş. türkiye'den dönenlerin yüklüce para kazandıklarına inanılıyormuş. iddia ettiklerine göre bu nedenle geri dönenlerin çoğu rus askerleri tarafından öldürülüyor. şimdi kendilerinde de bu kaygı hakim. geri dönmeye de çekiniyorlar.

kamptakilerin çoğunda savaştan kalma "iz"ler var. 44 yaşındaki havva dadayeva, tanesini 120 bin liraya diktiği kazağını elinden bırakmadan sesleniyor: "erkekler dil bilmiyor, iş bulmaları zor. buraya gelen herkes hasta veya yaralı. güç gerektiren işler için çağırıyorlar. günlüğü en çok 20 milyona oluyor. ama biz savaştan geldik, yaralarımız, hastalıklarımız bu işleri yapmamıza izin vermiyor. geri dönmek istiyoruz. artık savaşın bitmesini bekleyecek gücümüz kalmadı. hep yarın olacak, yarın gideceğiz diyorum ama bir türlü yarın olmadı. herkes savaş bitince gidecek. kimse kalmak istemiyor. ama böyle yaşamaktansa çeçenistan'da bir yıl yeter."

çeçenlerin yaşadıklarını 60 yaşındaki baba akayevin sözleri özetliyor: "60 yaşındayım. çeçenistan'da büyük bir aile olarak yaşardık. büyük sürgünde sibiryaya gittim, 14 yıl sonra çeçenistana döndüm. 4 yıl önce türkiye'ye geldim. o kadar çok şey yaşadım ki hafızamı yitirdim. söylenecek söz bitti."

ümraniye kampi:

ümraniye kampı, halilürrahman camii'nin iki zemin katından oluşuyor. kampta toplam 125 kişi kalıyor. bunların 62'si çocuk, 32'si kadın, 31'i erkek. kamp 2001'de kurulmuş. önceden kur'an kursu olarak kullanılan kamp'ta her ailenin "ev"i bir odadan ibaret. "ev"ler koridor boyunca ilerliyor. hemen her ailenin üç-dört çocuğu bulunuyor. kampta tam bir aydır tuvalet boruları patlamış durumda. bu nedenle alt zemin katın önemli bir kısmında tavandan su akıyor. tam bir aydır kamp sakinleri bu sorunlarına çözüm bulamıyor. çözüm için gerekli para ise sadece 2 milyar. bir defasında aralarında para toplamaya yeltenmişler ama, boşuna. hiçbirinin dışarıda çalışamadığı kampta para, ismi en az telaffuz edilen kelime gibi.

diğer iki kamptan farklı olarak burdaki çocuklar okula gidemiyor. kamp başkanı aslan soltaliev bunun nedenini ümraniye kaymakamlığı'nın olumsuz tutumuna bağlıyor. çözüm olarak iki küçük odada derslik açmışlar. minik sınıflarda çeçenlerin tarihsel direniş sembolü olan şeyh şamil'in bir portresinin olduğu fotoğraf ve çeçen bayrağı altında ders gören çocuklar hallerinden memnun gözüküyor. dört ders veriliyor: ingilizce, rusça, matematik ve çeçen adetleri.

fakat çocukların hiç ders kitabı yok. sadece bir tane rusça dilbilgisi kitapları var. öğretmenleri maidat dadayeva turistlerle iletişim kurup kitap getirmelerini istiyor. derslik zaten çok küçük bir odada yapılıyor. çocukların iki öğretmeni var. sınıfta karşılaştığımız maidat dadayeva rusça dersleri veriyor. maidat dadayeva, çeçenistan'da da öğretmenlik yapmış. istanbul'a bir yıl önce kardeşiyle birlikte kaçmış. ailesi çeçenistan'da. pasaportu olduğu için gelişte bir sorun yaşamamış.

kamptaki insanların dışarıyla bağlantısı, dışarının da kamptakilerle bağlantısı yok denecek kadar az. erkekler çalışma izni olmadığı için sürekli kampta kalıyor. kadınların da başka bir seçeneği yok. kamp başkanı aslan soltaliev kamptakilerin bir gününün nasıl geçtiğini ançlatçıyor: "yapacak bir işimiz olmadığı için sabaha kadar konuşuyoruz, oynuyoruz, spor yapıyoruz. gündüzleri de uyuyoruz." kamptaki kadınlar ise en fazla dini bayramlarda öbür iki kampa giderek yakınlarını ziyaret ediyor. en büyük "sosyal aktivite"leri bu kadınların. erkekler ayrıca küçük bir salonu spor "kompleksi"ne dönüştürmüş. gençler küçük bidonların içine koydukları betonla kendilerine halter yapmış. kum torbalarını ise yorganları iple bağlayarak yapmışlar. genç erkekler orda vücut çalışıyor...


fenerbahçe kampi:

kadıköy'deki fenerbahçe kampı devlet demir yollları'na ait metruk bir alana kurulu. kamping alanındaki barakalar yaz mevsiminde kullanılmak üzere yapıldığı için kış'ın buradaki insanların hayatı daha da zorlaşıyor. barakalar çeçenler gelmeden önce de kullanılmadığı için barındırma işlevini yitirmiş durumda. barakaların her biri 20 metrekare büyüklüğünde. normalde en fazla bir kişinin kalabileceği bu barakalarda şu anda dört-beş kişilik aileler yaşıyor. çevirmenliğimizi yapan albek'in söylediğine göre geldikleri ilk üç yıl elektrik hiç verilmemiş. kendileri kaçak yollardan elektrik sağlamaya çalışmış. bir yıldır verilen elektriğin ise bir düzeni yok. günde birkaç defa kesiliyormuş. su da aynı şekilde çoğu kez kesiliyor. en önemli sorunlardan biri de banyo için bile suyu tüple ısıtmak zorunda kalmaları. bu nedenle de tüpleri bir ay bile dayanmıyor. en büyük masraflarından biri tüpe oluyor.

aynı zamanda barakaların duvarları çok ince olduğundan kamptakilerin en büyük korkusu gelecek soğuk günler. kış'ın sobaları sürekli açık tutmak zorunda kaldıklarını anlatıyorlar. örneğin bundan bir yıl önce yaşlı bir çeçen ısınmak için açık bıraktığı mutfak tüpünden zehirlenerek yaşamını yitirmiş. bu da dayanılması zor bir rutubete neden oluyor. yağmur yağdığında tavan akıyor. bunun önüne geçmek için de tavanlara naylon yapıştırmışlar. aynı zamanda barakaları naylonlarla sararak rüzgarın etkisini azaltmaya azaltmaya çalışmışlar.

10 yaşındaki heda daudova'nın söyledikleri ahvali özetliyor: "buraya gelirken çok güzel yollardan geçtik. deniz kenarından yürüdük. denize yakın bir yere geldiğimiz için çok sevinmiştim. ama sonra havalar soğuduğunda herkes hastalanmaya başladı. kardeşimin boğazında şişlikler oluştu. annem ameliyat olmak zorunda kaldı. ve artık burayı hiç sevmiyorum."

kampta 135 kişi yaşıyor. bunların 43'ü çocuk. tek kişilik küçük barakalarda mutfak ve banyo yok. bu ihtiyaçları da ortak bir odada gidermeye çalışıyorlar. çoğunun yatağı dahi yok. tahta ranzalar üzerinde yatıyorlar.


beykoz kampi:

beykoz kampı bir cami vakfına ait binadan oluşuyor. tek odadan oluşan ''ev''lerde 5-6 kişilik aileler yaşıyor. bazı aileler odalarını perdelerle ayrırarak kendilerine özel alanlar yaratmaya çalışmış. kadınlar çamaşırlarını terasa taşıyor, yemeklerini dar koridorlarda pişiriyor. binanın yarım kalan korkuluklarına tahtalar bağlayarak çocuklarının güvenliğini sağlamaya çalışmışlar. kampın sakinleri daha önce yaşadıkları gece baskınlarından, çevredeki insanların tepkilerinden ve çeçenistan'da kalan akrabalarına zarar gelmesinden endişe duydukları için fotoğraf çektirmek istemiyor. birçoğu isminin kullanılmasını da istemedi. kampta yaşayan çocuklar okula gidebiliyor, ama kimlikleri olmadığından diploma alamıyorlar. isınma sorunu kamptaki hastalık nedenlerinin başında. çeçen dayanışma komitesi kampın oluşturulduğu ilk aylarda her aileye tüpgaz getiriyormuş, ancak bu da bir süre sonra kesilmiş. banyo için sıcak su imkanları yok. çoğu soğuk suyla yıkandığını söylüyor. bazen de suyu tüpgazlarda ısıtmak zorunda kalıyorlar. tuvaletlerin önemli bir kısmı da sorunlu. kamp başkanı dokka amagov 1996'da milletvekilliği yapmış. başkan dokka amagov, kamptaki ailelerin eline ayda en fazla 30-40 milyon liranın geçtiğini söylüyor. bu para da çocuklara alınan bezlere, suya ve tüpgaza harcanıyor. çoğu aile ilk geldiklerinde yanlarında getirdikleri mücevherleri satarak geçinmeye çalışmış. bir başka denedikleri yol da dışarıdan gelen gıdaları satıp ihtiyaç duydukları eşya almak. mesela pirinç satıp çocuklara süt alıyorlar..."


Her şeyden önce mültecilerin, ırkı, vatanı, nereden geldikleri gibi konular önemsizdir. Bu herşeyden önce işin insani boyutudur. Ancak ne yazıkki günümüz dünyasında insani yardım bir şov malzemesi haline geldi. Türkiye Endonezya'daki tsunami faciasından sonra uçaklarla gemilerle yardım göndermiştir Endonezya'ya, tabiki çok güzel bir şeydir bu. Ancak kaba mantıkla bir çıkarıma varılabilir. Tüm dünya medyasının doluştuğu Endonezya'ya yardım gönderen Türkiye kendi metropolunde Çeçen mültecilerin gayri insani koşullarda yaşamasına nasıl izin vermektedir. Nedir sebep Çeçen mültecilerin dünya medyasında populeritesinin olmamasımı?. Yani dünyanın öbür ucundaki bir bölgeye çadırlar sahra hastaneleri gönderip. Kendi metroplundeki mültecilerin bir göz odada yirmi kişi kalmalarını seyretmek ?

Fonda hüzünlü bir melodi eşliğinde başka ülkelerdeki yoksullara yardım malzemesi götüren tv programları. Çeçen mülteci kamplarını görmezden geliyor. Bu ne kadar samimi, yani "yardımseverlik" leri.

Yani bir düşünün, ailelerinden birisi direnişçi olduğu için Rus askerlerinin köyü bombardımana tuttuğu bir günde üstlerine yüzlerce Katyuşa roketi yağan. Yada Rus askerlerinin "şu kadar para ödemezseniz bu köyden şu kadar kişiyi tutuklayacağız" tehditleri karşısında ülkelerini terkeden insanlar. Rus askerlerinin "yarına kadar burayı boşaltmazsanız şafakla topa atışına başlayacağız" teditleriyle ölümden kaçan insanlar. Türkiye'de mülteci kamplarında kaldıktan sonra Oraya geri dönmeye karar veriyorlar. Yazarın belirttiği gibi bir çoğu geri dönünce Rus askerler tarafından öldürülüyor. İnsanlar bunu biliyor, bu tehlikenin farkındalar ancak Türkiye'de ki kamplardaki koşullar öyle haldeki, ve bu onlar için o kadar aşağılayıcıki ölümün ortasına geri dönmeyi göze alıyorlar.

Bu insanlar bir şey istiyor devletten "kamplar dışında çalışmamıza, para kazanıp ailemize bakmamıza izin verin" bu izin verilmiyor. Aralarında her meslekten insanlar var. Araba tamirciliğinden, kimyagere kadar. Ancak Türkiye'de çalışmalarına izin yok.

Efendi Türkler, ne yazıkki Çeçen mülteciler Türkiye'de mülteci. Hemde nijeryalı mültecilerden daha kötü durumda mülteciler.

Sovyetler Birliği ile Çeçenistan arasında ufak çaplı çatışmalar olsada işin ironik tarafı. Çeçenlerin en rahat oldukları dönem 70 yıllık SSCB dönemiydi. Lenin'in koyu "anti ırkçı" politikaları Stalin döneminde rafa kaldırılmış olsada. İkinci dünya savaşında çeçen tümenlerininin Çeçen Avar Türkü Momuşuli ve Çeçen İslamikov komutasında Moskovayı 3 yıl boyunca müdafe etmeleri (Alexander Bek'in en ünlü dünya klasiği "Moskova Önlerinde" romanı bu tümenleri ve bu komutanları anlatır). Almanların Rusya harekatının baş komutanı Mareşal Wermacht'ın Kartal Yuvası'ındaki evinde Amerikan askerlerinin bulduğu ve karısına yazdığı mektupta "Tanrı hiçbir orduyu bu topraklarda bu adamlarla savaşmakla cezalandırmasın. Ruslar bu adamların şehrine ilahi yakıştırmayla bir isim vermişler (Grozny "korkunç" anlamına gelir) sevgili Gerta şimdiden Fransa'yı arıyorum" yazdıracak kadar kuzey step saldırılarında kahramanca savaştıkları için. İkinci dünya savaşından sonra Stalin'in etnik saldırganlık politikalarına dahil edilemediler. Çünkü savaş sonrası Rusya'da "kahraman" imajları vardı. Çeçen direnişinin bütün büyük komutanlarıda eski kızılordu subayıdır.

Buda gerçekten ezber bozan bir ironidir. Dünyada alkışlarla başlayan ve herşeyin daha iyi olacağı söylenen Glasnos dönemi aynı zamanda "Çeçenya trajedisi" nin başlangıç dönemidir.

Avrupa'ya gelince. Avrupa'nın bu konudaki değerlerinin ne kadar içten pazarlıklı, nekadar gayri samimi ve çıkarcı olduğunun bir göstergesidir Çeçenistan. Avrupa Çeçenistan'ı yok saymaktadır. Böyle bir toprak yoktur, burada hiçbir şey olmamaktadır. Çeçenistan'da görev yapan Avrupalı gazeteci sayısı kaçtır ? ben söyliyeyim 0. Zira Avrupa'nın Çeçenistan üzerinden yapacağı bir politika yoktur. Rusya ile ılımlı bir ilişki içinde oldukları için. Putin İngiltere'de kraliçenin kraliyet faytonuna binen ilk Rus lider olduğu için. Çeçenlerin güdümlü hale getirilip kullanılabilecek insanlar olmadıkları için. Çeçenistanda yaşanan insanlık dramının, katliamların Avrupa için hiçbir önemli tarafı yoktur. Çeçen direnişi başlatığında Batının direnişe olan ilgisi ve Çeçen yöneticilerle görüşmelerinin ardından Dudayev bir demeç vermişti "Kendimize efendi arıyor olsaydık, Yeltsinle savaşmazdık. En azından komşumuz"

Aynı Avrupa, Kırgızistan söz konusu olduğunda, kendilerine yakın bir siyasi hareket olduğu için. Demokrasi ve insan hakları konusunda hergün "kaygı" duymaktaydılar. Yüzlerce Avrupalı basın mensubu sokak sokak Kırgızistandaki gelişmeleri izliyordu. Bir Kırgız devlet polisi birine tokat atsa. Bu AB parlementosunda acil başlıklı görüşmelere konu oluyordu. Çünkü destekledikleri bir "Turuncu Devrim" vardı orada. Ancak bunun yanında Öldürülen çeçen direnişçilerin cesetlerinin çeçen köylerine helikopterlerden atıldığı. İşkence ve katliamların BM denetçileri tarafından rapor edildiği Çeçenistan'da batıcı bir siyasi hareket olmadığı için ilgiye mazhar değildi.

Çeçenler gerçekten kendilerine taktıkları adla "Yalnız Kurt" lardır. Onlar ABD nin ve AB 'nin "insani şefkati" ve "yardım" larını haketmek için ödenmesi gereken bedeli ödemeyecek kadar onurlu oldukları için yalnız kurtlardır. Direniş Liderleri herhangi bir ülkeye siyasi sığınmacı olup. O ülkenin güdümüne girmeyi reddedip sonuna kadar vatanında kalıp öldüğü için yalnız kurtlardır.

Onların gerçek kardeşlik gördükleri kişiler bu dünyada sadece bin yıllık kardeşleri Dağıstanlı Türkler, çerkes kadarbeyler ve nartlardır. Çeçenistan'dan zorla çıkartılanlar dağıstan köylerine geldiklerinde, onları kamplarda değil evlerinde kendi odalarında ağırlayan. Onların kendilerini "sığıntı" gibi hissetmemesi için kız alıp kız verip akrabalık hukuğu kuran gerçek kardeşleri vardır.

Gerisinde ne yazıkki bir batılı devleti "abi" olarak kabul etmedikleri için. Yaşadıkları, maruz kaldıkları dünyayı ilgilendirmemektedir. Çünkü Çeçenler Çeçenistanı hiç bir büyük devletin mücadele sahası haline getirmemişlerdir.

NOT: Efendi Türkler'e katılıyorum. Çeçen mülteci kamplarında yaşayan çeçenlerin insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamasını sağlamak için herhangi bir devletten izin almaya gerek yok.




10 bin kişi var, Türkiye birini mülteci sayıyor

Funda Özkan

 

 

 

 

15/09/2007 (604 kişi okudu)

 

 

 

 

Dünyanın üçüncü zengini Warren Buffet'n hayır işleri yapan vakfının 50 bin dolarlık bağışıyla, Türkiye'de yaşayan 2 bin mülteci çocuğa, okul çantası, kırtasiye, eşofman dağıtılıyor.
Biz de önceki gün 1000 kadar mültecinin yaşadığı Kayseri'deydik, hediye dağıtma törenini izledik.
Mülteci çocukların keyfine diyecek yoktu da, anne babalarının hepsi feveran ediyordu.
Çoğunluğu Iraklı, İranlı kimi kaçak, kimi yasal yollardan Türkiye'ye gelenlerin hemen hemen hepsinin hayali bir başka ülkede yeni bir yaşam kurmak. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Dış İlişkiler Sorumlusu Metin Çorabatır, 'yapılan incelemelerle mülteci tanımına girenlerin ortalama iki yılın ardından üçüncü ülkeye yerleştirildiğini' söylüyor. Ne var ki Kayseri'de sohbet ettiklerimin arasında üç yıldan az zamandır Türkiye'de bekleyenini göremedim. Sekiz yıldır bu dünyanın 'Araf'ında olanlar da vardı.
Beklerken ne yapıyorlar?
Birleşmiş Milletler'den aylık kişi başına 102 YTL'lik yardımından yararlanabilen yararlanıyor ya da belediyelerin varsa aşevinden karnını doyuruyor, bu arada 'yüksek YTL, avro, dolar' üzerinden kiralık virane evlerde oturuyor, erkekler lokantada, tarlada geçici çalışıyor, kadınlar ev temizliğine gidiyor. Çoğu zaman işverenler, 'nasıl olsa hakkını arayamaz' diye alınterlerini eksik ödüyor.
BM'ye göre 4 bin 500'ü Iraklı, 3 bin 800'ü İranlı, 900'ü Somalili 10 bin kişi varmış, şu an Türkiye'de. Türkiye'ye göre de sadece 'BİR' mülteci var.
O da sekiz yıllık bir mücadele sonucunda Türkiye'de yaşam kurmayı becerebilmiş bir Azeri.
Uluslararası tanıma göre bir insanın mülteci olabilmesi için 'dini inancı, ırkı, milliyeti, ait olduğu sosyal grup, siyasi görüşleri nedeniyle ülkesinde zulüm göreceğine dair haklı bir korku yaşaması ve ülkesini terk etmesi' gerekiyor.
Türkiye ise mültecilerin statüsüne temel olan 1951 yılındaki Cenevre Sözleşmesi'ne 'coğrafik' çekince koyan ülkelerden. 1967'de New York'ta yapılan konferasta Türkiye ve Vatikan gibi birkaç ülke dışında diğer ülkeler 'coğrafik' çekinceyi kaldırıyor. Türkiye hâlâ 'Avrupa'dan gelene 'mülteci' diyor, onun dışındakilere 'sığınmacı statüsü' veriyor. Türkiye doğru mu yapıyor? Bir bakıma evet. Sorunlu komşulardan akın akın gelmelerinin önünü kesiyor.
Komşulardaki insanlar için cazip ülke değil ama sonuçta şu an 8 bini aşkın İranlı ve Iraklı kaderini bekliyor.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, incelemeleri sonucunda ya mülteci olduğuna karar verip, üçüncü ülkeye gönderiyor, ya da ikna olmayıp 'mülteci' olmadığına. Sorun da tam bu noktada başlıyor, Türkiye'yi ara yol olarak kullananlar açısından Türkiye'nin sıkıntısı 'geçici birkaç yıl.' Ama BM'nin mülteci statüsü vermediklerinin büyük bölümü ülkelerine dönmüyor, Türkiye'de 'kaçak-göçek' yaşamaya devam ediyor.
Türkiye bu dev insan kalabalığına 'statü' vermeyerek, dertten kurtulmuyor.

 

 

 

 

AB yolunda mülteci sınırlaması da kalkıyor
Birleşmiş Milletler, mültecilere üç çözüm yolu sunuyor: Gönüllü geri dönüş, üçüncü ülkeye yerleştirme veya iltica ettiği ülkede yerel entegrasyon. Türkiye'nin 'coğrafik çekince' koymasının nedeni de bu yerel entegrasyon yolu. Komşulardan akın akın insanların gelip, yaşamasını istemiyor.
İltica edenlerle, yaşadıkları evlerde görüşürken, açıkçası büyük çelişki yaşadım. İranlı beş gencin iki göz odaya 200 avro kira ödediklerini söylediklerinde ve biz bir odada otururken, diğerinde 20 yaşındaki gencin bir hafta önce bileklerini kestiğini öğrendiğimde yaşadığım acıyı tarif edemem. Evlerinden çıktıktan sonra da hep aynı duyguyu yaşadım, Güneydoğu'da, Doğu'da tanıdığım, dertleştiğim biçare insanlar gözümün önüne geldi. Hayırseverler bizim insanımıza mı yardım etmeli, yoksa biraz da iltica edenlere mi? Bir birey olarak ben bu çelişkiyi yaşayabilirim de, devletin yaşamaya hakkı yok. O insanlar, Türkiye'de kaldığı ve sosyal izolasyona tabi tutulduğu sürece, 'patlama' tehlikesini de oluşturuyor. Türkiye de, Avrupa Birliği müzakere süreci çerçevesinde 'AB müktesebatını' uygulamak üzere bir eylem planı hazırladı. 2012'de coğrafik sınırlayı kaldıracak ve sığınanlar için yedi kabul merkezi oluşturacak.

Angelina Jolie istedi, Buffet parayı verdi
Türkiye, mültecileri mülteciden saymazken, 52.5 milyar dolarlık servetiyle dünyanın üçüncü zengini Warren Buffet'ın nasıl olup da bu insanlara el uzattığını merak etmiş olmalısınız. Hikâyesi ilginç.
Sinema oyuncusu, Birleşmiş Milletler'in (BM) 'İyi Niyet Elçisi' Angelina Jolie, Warren Buffet adına hayır işleri yapan vakfının yöneticisi, oğlu Howard'dan, mülteciler konusunda bir şeyler yapmasını ister.
Howard Buffet da o sıra Türkiye'ye yakın bir yerlerdedir, Birleşmiş Milletler'in Türkiye'deki Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne haber verip, geçen haziranda İstanbul'a gelir. Oğluyla birlikte BM görevlilerinden, önce Çırağan Sarayı'nda brifing alır. Ardından medyadan gizli, İstanbul'da mülteci kampı görmek ister. İster ama ne İstanbul'da ne Türkiye'nin bir başka kentinde 'diğer ülkelerdeki gibi' bir mülteci kampı vardır.
BM görevlileri de Howard Buffet'ı alır, Fenerbahçe'deki Çeçenlerin yerleşkelerine götürür. Sonuçta yakın arkadaşı Angelina Jolie'nin isteğini kırmaz ve mülteciler için ilk hibesini 10 saat kaldığı İstanbul'da yapar, 50 bin dolar bağışlar. BM görevlileri, Howard Buffet'ın şu aralar Yemen'deki mülteciler için bir başka projeyi üstlenmek üzere olduğunu anlattılar






  BUFFET family.

                     I want to thank you too.
Turkey / Istanbul Fenerbahce section,
For your assistance to Chechen refugees.
They feel the hard life to write to you.
The richest place in the city where they stay.
But help from the city's remote and poor people.
Like us.
State railways are trying to live-home prefabrik scrap.
In the two years before no electırıc up.
Each family can stay in a room.
Is cooking with gas tubes are warming up.
Money is not always for the ongoing lack of gas tubes.
Children and senior citizens too. . They are quickly and frequently sick.
I was working as a volunteer in 2001 to help years doing today.
Give the poor people of our neighborhood weekly.
Clothers, food, drugs, goods and money I'm receiving.
Vehicles weekend with my school taking the Chechen refugees.
Signed by me and say I give the camp the President.
If you find a funeral car
 Computer used for taking children's education.
They have no identity for Refugees.
They can not work for a job.
Many are ashamed of these people are educated, because of the fall run.
All problems are increasing.

Help in Turkish newspapers about your story I sent to you.

This news has touched, me the following section.

*** "Mr. Howard Buffet, a brief visit to Istanbul to find. Wants to
visit the refugee camp in Istanbul."

*** UNHCR Ankara Office has surprised the officials.
 "No refugee camp in Istanbul, where we can take ?"***

 ////// YOU  ARE  KNOW ///////.
 ///// ANKARA UNCHOR  NOT KNOW //////

           Later in life, the book I have read Mr. Warren BUFFET.
I read  Mr.MATSUSHITA previously and Mr.Akio Morita.

The web site for Mr. Good. BUFFET  put.


Mr. BUFFET:(your father)

*Right  live.
*Search in need of assistance
*Very important features.

*CREATIVE wants us to do so.
*In this way, employees do the rich.
*This is our sacred Book .

-But this rule, the very, very low?

*You lıke to top         to the most wealthy would pray to God

Therefore, your father,
 Mr.BUFFET , many congratulations.
Congratulations to you the same;
BUFFET all of the Family.


Expect to make our holiday home in Turkey.


I wish to spend peaceful days healthy successful.


Love and Best Regards.



Abdurrahim BARIN
Ret.Mil.Off.s.
web:
www.hiziracil.tr.gg

 

 

 



Aydınevler M.
Arslanbey C.
Magosa S.
No.3 / 3
Maltepe
Istanbul
TURKEY

*(excuse me;I need some practice)






BUFFET ailesi.

                      Ben de teşekkür etmek istiyorum.
Türkiye / İstanbul Fenerbahçe bölümünde,
Çeçen mülteciler için yardım için.
Sana yazı yazmak için zor yaşam hissediyorum.
Kentin en zengin yer de kal.
Ama kentin uzak ve yoksul insanlara yardım.
Bizim gibi.
Devlet Demiryolları yaşamaya çalışıyoruz-ev Prefabrik hurda.
İki yıl önce hiçbir Electiric kadar.
Her aileye bir odada kalabilir.
Mı gaz tüpleri ile yemek ısınma vardır.
Para her zaman gaz tüpleri ve sürekli eksikliği değildir.
Çocuklar ve yaşlılar da. . Bu hızlı ve sık hasta.
Ben 2001 yılında gönüllü olarak yıl bugün yapıyor yardımcı olmak için çalışıyordu.
Bizim mahallede en yoksul insanların haftalık verin.
Clothers, gıda, ilaç, mal ve para alıyorum.
Okul ile Araçlar hafta Çeçen mülteciler alarak.
Bana tarafından imzalı ve kamp Başkanı vermek söylüyorlar.
Bir cenaze araba bulmak
  Bilgisayar, çocukların eğitim almak için kullanılır.
Bu mülteciler için bir kimliğe sahip.
Bir iş için çalışamaz.
Bu insanların çoğu eğitimli, güz çalıştırmak nedeniyle utanılacak vardır.
Tüm sorunları artmaktadır.

Size gönderdiğim Hikayeni hakkında Türkçe gazeteler Yardım.

Bu haber bana aşağıdaki bölüme dokunulmaz vardır.

*** "Bay Howard Buffet, İstanbul'a bulmak için kısa bir ziyaret edin. Istiyor
İstanbul'da mülteci kampı ziyaret edin. "

*** BMMYK Ankara Ofisi yetkilileri şaşırttı vardır.
  "İstanbul, hiç mülteci kampı nerede ?"*** alabilir

  ////// ARE YOU KNOW ///////.
  ///// ANKARA UNCHOR bilmezler //////

            Sonra hayat, ben Bay Warren BUFFET okudum kitabı.
Daha önce ve Mr.Akio Morita Mr.MATSUSHITA okuyun.

Bay İyi için web sitesi. BUFFET koymak.


Bay BUFFET: (Baban)

* Doğru yaşıyor.
* Yardıma muhtaç Arama
* Çok önemli özellikleri.

* CREATIVE bize Bunu yapmak istiyor.
Bu şekilde * olarak, çalışanların zengin yapmak.
* Bu bizim kutsal kitaptır.

-Ama bu kural, çok, çok düşük?

* Sen en zengin Allah'a dua ediyorum dön sevdiğim

Bu nedenle, baba,
  Mr.BUFFET, çok tebrikler.
Tebrikler, aynı için;
Tüm Family BUFFET.


Türkiye bizim tatil evi için bekleyin.


Ben huzurlu sağlıklı başarılı bir gün geçirmek isterdim.


Sevgi ve Saygılarımızla.



Abdurrahim BARIN
Ret.Mil.Off.s.
web: www.hiziracil.tr.gg

Aydınevler M.
Arslanbey C.
Magosa S.
No.3 / 3
Maltepe
İstanbul
TÜRKIYE





OF  TURKEY NEWSLETTER NEWS:


United Nations (UN) High Commissioner of Refugees (UNHCR) office in
Ankara, that some time ago with a fortune worth $ 52.4 billion the
World League of Rich "third son of Warren Buffet'in Howard took a call
from Graham Buffet'ın office:

"Mr. Howard Buffet, a brief visit to Istanbul to find. Wants to visit
the refugee camp in Istanbul."

UNHCR officials in Ankara Office on the one hand, the owner of the
Berkshire Hathaway investment company, one of Warren's Buffet'ın
family was surprised to deal with refugees in Turkey, on the other
hand, no refugee camps in Istanbul, where we can take? " I was
thinking.

Howard Buffet'ın "I would like to see a refugee camp" to insist that
because the day was in Istanbul during the visit. UNHCR'nin in the
world "ambassadors of goodwill" Angelina Jolie, Howard Buffet'a, "your
family would closely monitor the social assistance, some refugees from
various points of the world you're interested in" proposal was taken,
he issues to deal with Tokyo as the first point was selected.

UN High Commissioner for Refugees in Turkey's officials, refugees with
a group in Istanbul has Buffet'ı Howard. Howard Buffet'ın "I would
like to see a refugee camp," insists upon the Chechen refugees took to
the place of stay in Arsenal.

UN High Commissioner for Refugees Office officials to Turkey, where
the Chechens remained Howard's Buffet'tan "small contribution" was
requested. Howard Buffet, it was donating over 50 thousand dollars.

10 thousand dollars of the money coming Buffet'tan's stay in Istanbul
where Chechens were used. The remaining 12 thousand 40 thousand
dollars because the refugees in Turkey with the 2 thousand of books
and school supplies to school-age children received.

School-age children of refugees 1000 refugees in the first week of
distribution took place in Kayseri yaşadığı. Children of the UN High
Commissioner for Refugees of the bag "goodwill ambassador" by the
sound artist's hand was Muazzez Ersoy.

Turkey Foreign Relations Manager to learn the text by Çorabatır'dan,
the UN High Commissioner for Refugees Office of the annual budget of 3
million dollars to Turkey because the. 12 thousand refugees in Turkey,
little help here is done.

A total of 27 to 12 thousand refugees, mainly in Kayseri are dealt
with. Many of the refugees to escape from Iran and Iraq is generating
one. Assistance to the refugees in these provinces are benevolent.

Refugees from Turkey to third countries that aim to go as refugees, is
two-three years. Duration of stay in Turkey for 7-8 years be supplied
is found.

5 thousand 500 dollars per capita income in Turkey, on its own when
there are income gap, one does not want to deal with refugee problems.
However, most Iraqi refugees in Iran and Turkey, "transition point"
is.

Resource shortages in an environment such that the UNHCR Turkey Office
received 50 thousand dollars from the Buffet s family is happy, even.

Incident because they were, "Family Buffet, the world has opened the
door to help the refugees" are considered ...

Let's look at 50 thousand dollars of Buffet'ın did you come back?

'Good faith ambassadors of peace is to be

UN High Commissioner for Refugees (UNHCR) Turkey Office, the world
practice of "good faith Embassy" program, two-three years ago that you
intend to move to Turkey was also. For this purpose a series of famous
artists in Turkey for talks.

Talks between the celebrities who respond positively to the UNHCR
Turkey Office Muazzez Ersoy was a voice artist. In this direction two
years ago with Ersoy signed a protocol.

Muazzez Ersoy asked to: "In the last two years, 'goodwill ambassador'
and it made you feel what? Do you have a contribution to your images?"

Ersoy, so difficult for the large audience for something to make the
audience attention was: "You my wide variety of personal assistance to
make work. These breakdown to make finding the right do not." Good
intentions Embassy 'more widely to be useful to give a sense is. This
is my very important. "

UNHCR Turkey Office of External Relations Manager Text Çorabatır,
"good faith Embassy" in refugee and refugee-oriented work to the
benefit was highlighted: "Reputable people participate in various
activities to the attention of the public more chance to pull're
caught. This way to the refugee-assistance to refugees, an increase of
the flow is going on."





 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1105794 ziyaretçi (2344948 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc