Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İÇİN KOŞANLARIN YERİ***
  İvo MOLİNAS 100 Yaşındaki Düşünürün Çığlığı
 


Claude Lévi-Strauss’un veda çığlığı


 
Her insana 100 yıl yaşamak nasip olmuyor. Bir insan düşünün ki neredeyse tam 80 yılını insanı, toplumları, kültürleri ve doğayı öğrenmeye ve araştırmaya adasın. Ve sonra 100. yaş gününde tartışmasız yüzyılın düşünürü seçilsin. Ve tam 101. yaşına gireceği ay dünyayı terketsin.
Claude Lévi-Strauss’dan bahsediyorum. Geçtiğimiz hafta sessiz sedasız tam da karakterine uygun bir şekilde hayata elveda dedi. Avrupa’nın 25 ülkesi, onun 100. yaşını kutladığında, “101. yaşınızı da kutlayacak mısınız?” sorusuna “Bu kadar yaşlı olduğum için üzülüyorum; çünkü bu kadar fazla yaşamanın anlamı yok” demişti en son vereceği röportajda.
Başka önemli mesajlar da vermişti o gün. Aslında kimimizin biraz da anlayıp görmezden geldiği felâketten bahsetmişti. “Çok üzülüyorum, insanoğlu doğayı yok ediyor. Çok önemli doğa türleri yok oluyor. Ve en önemlisi ise, bu gitmekte olduğum dünyada insan öyle bir sistem yaratmış ki, adeta kendini zehirliyor. Bu dünya artık benim sevdiğim bir dünya değil…”
***
Claude Lévi-Strauss boşuna yüzyılın düşünürü seçilmedi tüm dünyada. İnsanı, toplumu ve kültürleri konu edinen sosyolojinin türevi antropoloji ve etnolojinin babası olarak kabul ediliyor. Strauss, farklı kültürleri karşılaştırarak insanı tanıma yoluna gitmiş ve kimi zaman varoluşçuları kızdıracak kadar farklı bir varlık teorisi geliştirmişti.
1908’de, Versailles hahamının torunu ve ünlü bir portre ressamı babanın oğlu olarak dünyaya gelmişti Belçika’da. Ve en büyük özelliği küçük yaştan beri Yahudilik objeleri koleksiyonuna sahip olmasıydı. Ama neredeyse 101 yıllık yaşamında bunun dışında Yahudi kültürü adına neredeyse hiç bir ilgi odağına sahip olmayacaktı.
Çağdaşı ve ünlü ‘öteki’ kavramının sahibi olan Emmanuel Levinas ile bu nedenle arası pek iyi olmayacaktı. Levinas ne kadar Yahudilik ile ilgiliyse, Lévi-Strauss da o denli kendini ateist ve sonraları garip bir terminoloji sayılabilecek ‘sağcı anarşist” olarak tanımlayacaktı.
İki dünya savaşı görecekti doğal olarak. Birincisinde 10 yaşındaydı ve babasının savaştan dönmesini bekleyecek ve akabinde insanı tanıma yolculuğuna çıkacaktı.
1934’te antropoloji çalışmalarını bizzat ‘alan’da yapmak üzere Brezilya’ya Amazon Ormanları’na gitmiş ve Caduveo ve Boroso kabileleriyle birlikte 4 yılını oralarda geçirmişti. Sonrasında bilime altın harflerle geçecek ve çok tartışma yaratacak, ilkellik ve çağdaşlık normlarının göreceli olduğu, fikrini öne sürecekti.
Lévi Strauss, değişik toplumları ve kültürleri, kendi anlam dünyası içinde, kendi yapıları içinde (yapısalcılık) anlamaya ve açıklamaya çalıştı. Her bir farklı kültürün birbirinden ne kadar farklı ve uzakta olsa da, aynı güce ve saygınlığa sahip olduğunu çünkü ortak edebi, musiki ve mitolojik unsurlar taşıdıklarını savladı. Bundan yola çıkarak, evrimcileri kızdıracak kadar, “ancak güçlü kültürler ayakta kalır” teorisine de sırt çevirerek tek kültürlülüğe savaş açtı.
2. Dünya Savaşı öncesi Almanlara yakalanmadan ABD’ye kaçtı ve 8 sene sonra memleketi Fransa’ya daha da özgür bir konumda geri döndü.
1955’te, Amazon bölgesinde elde ettiği müthiş deneyimlerini bugün başyapıt sayılan, “Hüzünlü Dönenceler” adlı yarı belgesel romana aktarır ve dünya çapında ünlenir.
Lévi-Strauss için, modern dünyada kurtarılması gereken, çeşitlilik ve diğerine saygı duygusuydu. Şöyle demişti 1980’lerde: “Uç veren buğdaya kulak kabartmak, gizli kalmış potansiyelleri yüreklendirmek, tarihin saklı tuttuğu tüm birarada yaşama eğilimlerini dürtüklemek ve yeni toplumsal ifade biçimlerini, aşağılamadan, karşı çıkmadan karşılamaya hazır olmak gerek”
Belki de en anlaşılmaz sözü de şu olacaktı:
“Bir yemeğin pişmesi aslında doğa ve toplum, hayat ve ölüm, cennet ve dünya arasında bulunan bir çeşit arabuluculuk gibidir…”
Ama ben yine de, “İnsanoğlunun kendini zehirlediği bir dünyada yaşıyoruz”çığlığını herkese bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Lévi-Strauss gitmeden az önce hepimizi sertçe uyandırıyor.
Bu sesi, bu alarm zilini duyan var mı?
Tren kalkmak üzere...
Güle güle büyük düşünür Lévi-Strauss...
 
11 Kasım 2009
  İvo MOLİNAS    



BİR TOPLUMUN FELAKETİ :

Adaletsizlik duygusu her yerde

 
Gençlere sorulan klasik sorudur: “Hangi mesleği seçmek istersin?”
Bugüne kadar yüzlerce sorulan bu suale verilen cevaplarda ‘yargıç, hâkim olmak istiyorum’ diyene rastlamamışımdır.
İşin daha da kötüsü, tarafıma da sorulduğunda bu yüce mesleği tercih etmek istediğime kendimde tanık olmamışımdır.
Neden?
Sadece ekonomik kıstaslarla verilmiş bir tercih midir söz konusu olan?
Yoksa, adalet duygusuna karşı, hepimizi kemiren duyarsızlık mıdır meselenin özü?...
***
Bugün 48 yaşındayım ve garip bir şekilde yargıç olmayı istiyorum.
Adaletsizlik duygusu beynimi öylesine kemiriyor ki belki de salt bu sıkıntıdan kurtulmak için istiyorum yargıç olmayı; tek kişinin, adaletsizliği ortadan kaldırabileceği gibi Don Kişot’vari bir naiflik taşımasam da…
***
Bütün tahsilim boyunca hep belediye otobüslerini kullanmışımdır. Sabahın o kör karanlığında 52 A numaralı kalabalık otobüse bindiğimde hep sıkıntı çektiğimi hatırlarım.
Yetersiz sayıdaki araçlar, otobüse binerken izdiham yaratırdı. Kimse, kimseye saygı göstermeden, gücünü kullanarak öne geçmeye çalışıp binerdi.
Bu saçmalığı sosyoloji hocama sorduğumda ilginç bir gerekçe göstermişti. “İnsanlar” demişti hocam, “sisteme güvenmedikleri, adalet olmadığına inandıklarından herkesten önce otobüse binmeyi başarıp çıkabilecek bir sıkıntının önüne geçmiş oluyorlar. Yani, otobüs doluluktan dolayı kendisini almadan hareket etme olasılığına karşı birey adil olmayan bencil bir tavır alıyor”…
Bugün, metrolarda da insanların çoğu, inenleri beklemeden içeriye dalmaya çalışıyorlar.
Avrupa’nın en geri kalmış ülkelerin de bile bugün yolcular sabırla bekleyip inenlerden sonra biniyorlar otobüse, metroya. Veya kaçırdığında, bir diğerinin ne zaman geleceğini bilmenin güvencesiyle bekliyor yeni aracı, panik yapmadan.
***
Adaletsizliğin kâh güvensizlik, kâh baskı, kâh yoksulluk, kâh kaytarmacılık, kâh da işsizlik biçimine büründüğü bir ülkede, adalet arayışı da bir çok biçime bürünürken, gücü eline geçiren de kendi adaletini dayatıp, kendisine boyun eğilmesini dayatacaktır.

***
Herkesin kendi sorununu kendisinin çözmeye kalkıştığı bir sistemde
bireyin, yani ‘öteki’nin insan hakları yerlerde sürünür.***

Geçtiğimiz hafta, maç sonrası olaylardan dolayı çok ses getiren Türkiye Basketbol Ligi final maçındaydım.
Lüks araba galerilerine taş çıkartırcasına çok pahalı otolarla maça gelenler ile bu aynı insanların üç kişilik bir gece yemeği ücretini bir aylık maaş olarak alıp geçinmeye çalışan yoksul, yoksun ve de sinirli seyircilerin aynı salonda olduğu maçta insanlarla konuştum.
Maçın başından itibaren küfür ve nefret söylemleri bütün stadı ele geçirirken bazılarına soruyordum nedenini bu öfkenin: “Abi hakkımızı yediler son iki maçta hakemler, görmedin mi?” şeklinde bir çoğunluk cevabı gelirken, “iyi ama hakem hataları herkese olabiliyor” dediğimde, “abi yok, bu sene bizim şampiyon olmamızı istemiyorlar, senin haberin yok” gibi başka sual sormayı engelleyici bir tavırla sisteme güvensizliklerini ilan ediyorlardı.
Haklı mıydılar? Bu soruya cevabım yok. Oldum olası komplo teorilerinden nefret etmişimdir. Zira insanlar inanmak istediklerine inanıyorlar artık.
Lâkin bu şekilde düşünmeleri, sisteme güvensizlikten, adalete inanmadıklarından ileri gelmiyor mu?...
Adaletin olmadığına inananlar, ya adaleti kendi elleriyle yürütmeye çalışıyor, ya da maçtakiler gibi şiddete başvuruyorlar.
Ben ülkemde adaletsizlikten öte, adaletsizlik duygusunun çok yaygın olduğunu görüyorum.
Kimi uygulamalar, kimi hatalar toplumsal vicdanda adaletsizlik duygusunun kökleşmesine ve adalete olan inancın yitirilmesine yol açıyor.
Bir toplum için en büyük felâketlerden biri bu olsa gerek. Francis Bacon, “eğer biz adaleti muhafaza etmezsek adalet de bizi muhafaza etmeyecektir” der…
Haksızlığa uğradığına inanan insanlar adına, iyi’yi kötü’den ayırıp yolları aydınlatmak adına, yargıç olmak istiyorum.
Ama iş, işten geçmiş; onu da biliyorum maalesef…





Darwin’in yanılgısı
 
Türkiye, geçen hafta Darwin’i konuştu, tartıştı. Ünlü bilim insanı manşetlere çıktı.
Bu satırların yazarının son yazısı, bu olay öncesi kaleme alınmış ve Galileo’dan bahsetmişti. Aslında yazım, Galileo’nun fikirlerinden dolayı kendisine yapılan zulümden çok, bu kötülük karşısında Galileo’nun davranış türünü tartışmaya açmıştı.
Bugün ise basında ve düşünce aleminde Galileo’ya yapılanlar yazılıyor. ‘Darwin Olayı’ ile paralellikler çiziliyor ve özgür düşüncenin engellenmesi sorunu tartışılıyor. Dört-beş yüzyıl sonra aynı sıkıntıların konuşulması üzücü tabii ki ama ben yine de okuyucularımdan Galileo’nun suçlamalar karşısında gösterdiği tepki biçiminin tartışılmasını yeğliyorum.
Zira her şeye rağmen,  kim neyi yasaklarsa yasaklasın Galileo’nun dediği gibi, “dünya yine de dönüyor...”
***
Charles Darwin’in ‘evrim teorisi’ni anlatacak kadar ne derin bilgim, ne herhangi bir bilimsel çalışmam var, ne de biyoloji dalında uzmanım.
Lâkin ben size, bir nebze teoriyi okuyan ve anlamaya çalışan sokaktaki insan olarak, hayat gözlemlerimin Darwin meselesinde beni nereye ittiğini aktaracağım. Ve de, insan beyninin yönelmiş olduğu eğilim bağlamında, Darwin’in teorisinin kendi içinde ironik de olsa ciddi bir çelişki içerdiğini iddia edeceğim...
Darwin’in teorisinin ana fikri şu: Doğadaki tüm canlılar bir veya birden fazla ortak atadan doğal seleksiyon (seçim) sonucu evrimleşerek meydana geliyorlar. Doğal seçimin en önemli faktörü ise zor koşullara dayanma kapasitesi. Zora dayanamayan yok oluyor; dayanan yeni koşullara göre evrimleşiyor ve yayılıyor. Ve bundan sonraki nesiller de bu genlere bağlı olarak hayata uyum sağlıyorlar. Evrim hep devam ediyor...
Şüphesiz bu teoride ciddi bir şekilde, Tanrı olgusunu görmezden gelme var. Darwin’in teorisi, semavi dinlerin kabul ettiği, tüm canlıların üstün bir akıl tarafından (Tanrı), en mükemmel şekliyle yaratılmış oldukları genel düşüncesine karşı çıkıyor.
Bu arada, “Darwin çelişkisi” diye bilinen ve Darwin karşıtlarının önemle öne sürdükleri bir tezi de aktarayım size: Darwin’in teorisinin ana kaynağını, yıllar süren uzun yolculuklarda edindiği gözlemler ve oralarda topladığı canlılara ait fosiller oluşturur. Lakin, kendisinin de kabul ettiği bir problem var bulgularında. Darwin’in, nedense tüm fosilleri, 3 milyar yıllık dünyada, sadece Kambriyen Dönemi olarak nitelenen 542 milyon yıl öncesine ait zamana ait. Yani yaklaşık olarak 2,5 milyar yıla ait fosil bulamamış. Dinsel çevreler bunu, Tanrı’nın kanıtı ve yüce varlığın canlıları o dönemde yaratmasıyla açıklıyor. Bu yıl yapılan bir bilimsel çalışmada ise, canlıların birden bire ortaya çıkması veya aşırı çoğalması ve çeşitlenmesi, Kambriyen Dönemi’nde okyanuslarda oluşan büyük değişimler sonucu oksijenin artması ile ilintilendirildi.
Ben, bu konuda fikir yürütecek kadar uzman değilim.
Lâkin, yazının başında belirtmek istediğimi söyleyeyim: Bilimin; ironik de olsa Darwin’in teorisinin neden genelde sadece bilim çevrelerinde tutulduğunu, buna karşın çok geniş insan topluluklarında bu teorinin yerine dini fikirlerin (yani yaratılış teorisi) hakim olduğunu araştırdığını biliyoruz. Ve görülüyor ki, insan beyni, yapısı nedeniyle bir üstün akla -Tanrı’ya- inanmaya programlanmış. Bu eğilim de sadece ölüm korkusuyla açıklanmıyor. Bilim adamlarına göre Homo sapiens’lerin en önemli özelliği insanlararası ilişkilerde, hiyerarşilerde, anlaşmalarda çok başarılı olmaları. Dolayısıyla bu özellik insanın üstün bir varlıkla ilişkiye geçmesine ve ona inanmasına yol açıyor.
Psikologlara göre insan beyni, tehlikelere karşı tepki verdirten bir bölgeye sahip.
Sürekli tehlikelerden arınmayı ve kurtulmayı hedefleyen dini ritüeller, dua şekilleri ve içerikleri kimi bilim adamına göre insanın milyonlarca yıldır yaşadıklarının bir yansıması olarak ortaya çıkıyor.
Ve bir başka önemli psikolojik bulgu da şu: Dini fikirlere sahip olma ve inanç, stratejik planlama ve benlik kontrolüne yardımcı olan faktörler. Din ve meditasyon insanın kendisini kontrol etmesinde  önemli bir güce sahip...
Bu durumda, Tanrı’nın insanı yarattığı fikrine doğal olarak karşı çıkan Darwin teorisi, insanın beyninin evrim geçirerek dine ve Tanrı fikrine yoğunlaşmasını nasıl açıklayacak?
Homo sapiens’lerin varolma savaşında ve evriminde, inanç ve Tanrı fikri önemli bir yer tutuyorsa, Tanrı insanın evriminde bizzat baş rolü oynamış olmuyor mu?
Darwin’in, yaşasaydı bu soruya ne yanıt vereceğini çok merak ediyorum...


 
UMUDUMUZ EZİKLER :

Evrenin amaci var mi?

 
Tam 37 yıl önce, Apollo 11’in insanı ilk kez Ay’a ulaştırmasından bir kaç ay sonra, Şili’de Salvador Allende’nin başkan seçilmesinden bir kaç ay evvel, ABD’nin Vietnam’ı acımasızca bombaladığı, ülkemde ülkücü- devrimci çatışmasının tohumlarının atıldığı sırada Avrupa radyolarında ‘Rare Bird’ adlı İngiliz rock grubunun meşhur ‘sempati’ şarkısı çalıyordu:
“Dünyanın bir yarısı öbür yarısından nefret ediyor / Bir yarısı yiyeceğin hepsine sahip / ve kalan yarısı boynu büyük sessizce açlık çekiyor / yok çünkü herkes için yeterli sevgi/ ve tüm aradığımız dostum sempati...”
Bu sözler gençlerin dilnde bilinçli/bilinçsiz olarak dünyanın adaletsizliğine, eşitsizliğine ve de sevgisizliğine karşı isyanı simgeliyordu.
Baladın dilediği sempati, aslında sevgiye yakın, daha çok başkasını anlama, derdini paylaşma hatta çözmeyi de içeren ‘empati’ ile açıklanabilir aslında.
Bu sevgi, bu sempati veya empati yoksunluğu bugün artarak sürüyor belki de. ‘Ateş düştüğü yeri yakar’ derken yoksa, insan sadece kendini merkez alarak davrandığının en anlamlı, en kısa itirafını mı yapıyor yoksa?
İngiliz düşünür Thomas Hobbes’a göre muhtemelen, şarkıdaki yakarış beyhudedir. Zira ona göre, insanoğlu bencildir. Sevgide bile yalnızca kendi mutluluğu ile ilgilidir. Başkasının derdi için dertleniyorsa bunun nedeni onunla bir bağı olmasındandır. Aslında kendisi için dertlenmektedir. Nietzsche ise tam 12’den vurur: “insan başkasını, kendini sevdiği için sever!”...
Yok bu kadar bencil mi insanoğlu?
Evrenin, dünyanın, hayatın manası bu kadar merkezci bir insan doğasında mı şekillenir?
Öteki’nin derdini paylaşan sadece paylaşır mı görünüyor? Sahtelik, yapaylık insan psikolojisinin en önemli yapı taşı mı yoksa?
Psikiyatr Cem Mumcu ilginç bir saptamada bulunuyor. Diyor ki, gençler; zor durumda birini gördüğünde hüzünlenen, aç biriyle karşılaştığında acıma hisseden, gözyaşı döken kısacası öteki’ye karşı empati ile bakan arkadaşlarına ‘ezik’ diyorlarmış!
Demek ki, ‘ezikler’, insanın kurtuluşu umudunu taşıyorlar, azınlıkta da olsalar. Onlar gerçek ezilen insanların güneşi olmaya çabalıyorlar insanın yaratılışından beri...
***
Kevin Carter. Fotoğrafçı bir ‘ezik’ti... 1993 yılında Sudan’daki iç savaşın getirdiği yıkım ve kıtlığı resimlemek için gider ezilenlerin ülkesine. Çocukları takar kafasına. Perişan insan toplulukları arasında dolaşarak bir deri, bir kemik kalmış çocukların fotoğraflarını, çekip dünyayı uyandırmayı amaçlar. Kalabalıklardan uzaklaşırken çalılığın ötesinden bir çocuk sesi duyar. Sese yöneldiğinde inanılmaz bir manzarayla karşılaşır. Sürünerek ve emekleyerek ilerleyen minicik cılız bir kız çocuğu ve peşinde bir akbaba! Donup kalır ama akbaba kanatlarını kaldırdığı an deklanşöre basar.
Bu müthiş fotoğraf bir yıl sonra ona Pulitzer Ödülü’nü getirecektir. Hem meşhur olur, hem de eleştiri toplar. Fotoğrafı çekeceğine küçük kıza yardım etmemekle suçlanır. Carter iki ay sonra arabasının egzos gazıyla intihar eder. Ardında bıraktığı kısa mektupta, “gördüklerim karşısında artık yaşamam mümkün değil; yaşamın acısı yaşamın sevincini artık sevinç kalmamacısına aştı. Bu çocukları kurtaramıyorum, elveda adaletsiz dünya” der.
Aslında akbaba onu görünce kaçmış, ufak kara kız o an için kurtulmuştu; ama ya sonra?...
Bir ‘ezik’ insan evrenin, hayatın manası, daha doğrusu manasızlığı karşısında teslim olur ama en azından Hobbes ve Nietzsche’yi yanlışlar!...
***
Elie Wiesel’e geçenlerde sorarlar: “Evrenin bir amacı var mı?”
Şöyle yanıtlar: “Dünyanın amacı; bir insan için mutluluk, öteki insan için ise acı ve hüzün seçeneğini sunmak olamaz. Bu yanlış ve adaletsiz bir seçim olur. Eğer birisinin mutlu olması için diğerinin mutsuz olması gerekiyorsa dünya ‘meyva bahçesi’ filan değil, düpedüz bir mapushanedir”...
O halde, cezaevinden çıkmamız için
Tek umudumuz, ‘ezikler’!...




TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULUŞUNDAKİ

ALMAN BİLİMADAMLARI :


Atatürk’ün Alman profesörleri

 
Değerli bilimadamı, sosyolog Prof. Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ gibi çok önemli biri sosyal olguyu kafalarımıza yerleştirdikten tam bir yıl sonra aynı bağlamda yaptığı açıklamalar ilginç, düşündürücü ama bir o kadar üzücüydü.
“Cumhuriyet’te iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok” derken hocamız, Cumhuriyet’in dayandığı tüm bir Aydınlanmacı ve pozitivist felsefenin temellerini de yok saymıyor mu? O Aydınlanma, Avrupa’yı karanlıklardan çıkarıp bugüne getiren değil midir?
Bu ‘derin’ düşünceyi yoksaymak başka bir şey, onun hayata geçirilmesinde başarısız olunduğunu düşünmek başka bir şey değil midir?
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bitmiş, tükenmiş, iflas etmiş bir imparatorluğu batıya rağmen  aydınlanmacı bir projeyle yeni bir devlete ve çağdaşlık yolunda yeni bir Türk kimliğine dönüştürme projesini derinlikten yoksun bulmak, haritada etrafımıza baktığımızda haksızlık olarak görülmez mi? Proje tam başarıya ulaşamamış olabilir ama suçlu proje midir, yoksa bu projeyi büyük devrimciden sonra gönülsüz götürenler midir?
Nuri Bilge Ceylan’ın deyimiyle, “güzel ve yalnız ülke” herşeye rağmen çağdaşlık yolunda az mı yol katetmiştir başkalarına göre?
Biraz gerilere gidelim. Hafızamızı tazeleyelim ve yiğidin hakkını yigide vermeyi unutmayalım lütfen...
Türkiye, 1930’ların başında özgürlük mücadelesinden sonra ülkenin ve halkın çağdaşlaşması yönünde aydınlanma çalışmaları kapsamında üç önemli eğitim projesini hayata geçirmişti. Ulusal kültürün oluşması için şehirlerde kurulan Halkevleri, çağdaş köy öğretmenleri yetiştirmeyi amaçlayan ve köylerde kurulan Köy Enstitüleri ve bu yıl 75. yılını kutladığımız Üniversite Reformu projeleri.
Yani, şehirli ve köylü halkı kalkındırmayı amaçlayan iki dev proje ve bilimadamı yetiştirmeyi hedefleyen bir başka dev projeden bahsediyoruz.
Şimdi bu projelere bakıp, “Derinliksiz Cumhuriyet Projesi”nden bahsedebilir miyiz?...
1933 Üniversite Reformu, İstanbul ve Ankara Üniversite’lerinin yeni bir Türkiye yolunda, en ileri ve çağdaş, akademik ve bilimsel donanıma sahip olmaları için bizzat Atatürk tarafından 1930’ların başından beri verilen uğraşıların sonucu olarak gerçekleşir ve bir başka kaderle örtüşür: Faşist Almanya’nın yahudi düşmanlığı ile...
Yahudi varlığını yeryüzünden tamamen kazımayı hedefleyen Hitler, tabii ki Almanya’nın ünlü üniversitelerindeki Yahudi bilimadamlarına tahammül edemeyecekti. Nitekim en başta o, sıralar da bile Almanya’nın en ünlü bilimadamı Albert Einstein’i Berlin Üniversitesi’nden yaka paça dışarı atar. Einstein şanslıdır ve soluğu Marsilya’da alır. Lakin kendisi kadar şanslı olmayan Almanya’daki arkadaşlarını mutlaka kurtarmak zorundadır ve Mustafa Kemal’e bir mektup yazarak arkadaşı 40 Alman profesörünün Türk üniversitelerinde çalışmalarını rica eder. Büyük devrimci, anlaşıldığı kadarıyla kem küm eden Eğitim Bakanı’na rağmen olurunu verir.
Ve böylelikle, Mustafa Kemal’in, Avrupa’nın 200 yıl gerisinde bulunan üniversiteyi ‘yeni Türkiye’ yolunda yeniden yapılandırması kapsamında; çoğu Yahudi olan bu büyük birikimli Alman profesörler 1933’in Ekim ayında İstanbul Üniversite’sine yerleşir.
Uluslararası ticaret hukukçusu Ernst Hirsch, ekonomist Fritz Neumark, şehir planlamacısı Ernst Reuter, dil bilimci Leo Spitzer, çalışma ekonomisti Alfred Isaac aralarında dünyaca tanınmış en parlak profesörlerdi.
Resim, müzik tiyatro, botanik, jeoloji, kimya, biyokimya, ekonomi, hukuk ve özellikle tıp alanında birbirinden başarılı Alman hocalar Türk gencini ‘muasır medeniyet’ yolunda yönlendirmeye çalışır.
Gelenler arasında kuşkusuz en büyük izi hukuk dalında Prof. Ernst Hirsch bırakır. 10 yıl İstanbul Üniversitesi’nde, 9 yıl da Ankara Üniversite’sinde Türk hukukuna büyük hizmet verir. 1937’de onun önerisiyle Anayasa’nın 2. maddesine, “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletci, laik ve inkilapçıdır” ibaresinin eklenmesi sanırım tarihe geçecek bir düzenlemedir.
Hirsch’ın yazdığı anılardan görüyoruz ki, meşhur Varlık Vergisi’nin uygulayıcısı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu onu Ankara Üniversite’sine ‘özellikle anayasa kanunlarının iyileştirilmesi için’ davet eder. Profesörün kendi isteği ile Türk vatandaşlığına geçmesinden sonra devletin ona verdiği maaşın aşırı şekilde azalmasından dolayı Saraçoğlu’nun Maliye Bakanı’na sinirlenmesi ve akabinde sorunun düzeltilene kadar eksikliği kendi emrindeki örtülü ödenekten tamamlamasını ise tarihimizin bir başka ilginç ayrıntısı olarak not alalım...
Genç Cumhuriyet’in iyiyi, güzeli ve doğru’yu bulma yolunda Alman Yahudi profesörleriyle gerçekleştirdiği proje en başta Mustafa Kemal Atatürk sayesinde başarıya ulaşmıştır.
Bu noktada son sözü eşi Yahudi olduğundan Türkiye’ye sığınan Prof. Fritz Neumark’a bırakmak lazım;
“Ümit etmek istiyorum ki, Atatürk’ten sonra gelecek olan ve O’ndan daha az yetenekli olanlar, O’nun eserlerini boşu boşuna heba etmesinler...”
Not: Tarihimizi hatırlatmamızı sağlayan ve bu yazıma ilham kaynağı teşkil eden ‘Son Devrim’in yazarı Sayın Nüket Aşkın’a teşekkürlerimle...

 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1113198 ziyaretçi (2391222 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc