Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İÇİN KOŞANLARIN YERİ***
  Şehmus OKUR- Kündekari
 



*Bence sanatkârların hepsi dalgayı tersine çevirmeye çalışan adamlardır.*


şehmus okur




***Bence sanat, zaten normallik değildir, normal düşünürseniz sanatkâr olamazsınız. Allah bizi normal olmaktan korusun.***





Gelenekten geleceğe BİR SANATÇININ AHŞAP YORUMU


*Dinamizm farklılıktadır*


*Son derece modern döşenmiş bir ev bile olsa, o evin salonunda, sedef tezhipli "edep yahu" cümlesi, bence çok hoş olur.*




Eskiyi yenileyen bir adam

Eskiyi yenileyen bir adam
Şehmus Okur, "Artık bunları yapan sanatkârlar yok," hayıflanmalarına cevap vermek için, eski eserlerin daha iyisini ama röprodüksiyonlarını yapmaya çalıştığını söylüyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
'Taç eser' adı verilen, geçmişe ait eserlerin röprodüksiyonlarını yapan Şehmus Okur, Tokyo Camii ve Kültür Merkezi için bile eserler yaptı

18/10/2003 (755 defa okundu)
LALE TAYLA

"Allah bizi normal olmaktan korusun"
Sizin marangozdan farkınız ne?
Geleneksel Türk sanatları içerisinde bulunan kündekari ve sedefkari dediğimiz, ahşaptan mamul ama sıra dışı olan her türlü nesneyi yapıyorum. Avrupa'da, bir normal marangoz olan vardır, bir de ebonist dedikleri bir kategori vardır. Bizde eskiden ince nacar, ya da ince marangoz denirdi. Bunun içinde heykel yapmak da var, rumi desenleri kakmak da var, minik minik ahşap parçalarını bir araya getirip geometrik bir desen oluşturmak da var. Onun için, ahşabın karşısına geçtiğiniz zaman, işin bir noktasında marangozluk yapacaksınız, bir noktasında da desen de çizeceksiniz. Türk insanının geçmişte yaptığı bütün desenlerden haberdar olacaksınız. O desenlerin arka planındaki fikirlerden haberdar olacaksınız.
Kündekari ne demek?
Kündekari, küçük ahşap parçalarının hiç tutkal ve çivi kullanmadan birbirine eklenerek büyük bir tablo oluşturması demek. Başlangıçta tasarlanan bir form var ve onun arkasında da bir felsefe var.
Peki bu tahta parçaları nasıl birleşiyor birbirine?
Tutkal, çivi hiçbir şey yok, sadece geçme kanal var. Üç boyutlu bir puzzle düşünün; bu puzzle'ın parçaları bir araya geliyor, bir kapıyı oluşturuyor. Ama puzzle'a göre çok daha zor. Açının açısının açısı var mesela. Bunları yaparken o parçacıklar için değişik renkte ağaçlar kullanılır. Sonra o parçacıkların üzerine oyma yapmak, yine o parçacıkların üzerine sedef ile ayrı bir sanat göstermek gibi, sanatta ustalık dediğimiz cilveleri sonsuz derecede uygulayabilirsiniz.
Bir de eski eserleri yeniden üretiyorsunuz değil mi?
Geçmişte yapılmış çok ciddi "taç eser" dediğimiz türden eserlerin röprodüksiyonunu yapıyorum. Çünkü "Artık bunlar yapılamaz, ya da bunları yapan sanatkarlar yok," türünden hayıflanmalar var. Onlara cevap vermek için, onlardan daha iyisini ama röprodüksiyonlarını yapmaya çalışıyoruz. Mesela, büyük boyutlu cami kapıları. Camilerde kullanılan vaiz kürsüleri. Kuran muhafazaları, Topkapı Sarayı'nda olan 4. Murat'ın tahtı gibi.
4. Murat'ın tahtını niye ya da kime yaptınız?
Kendime yaptım. Çünkü bu iş, ustalık göstermek için daha önce varılmış bir zirvenin aşılması. Tabii ki onda dört-beş yıllık bir emek var. Müşterisini bulursak satacağız. Ama, sanatkâr hiçbir şey için değil de, kendini aşmak için yapar. Öyle şeyler vardır ki, ona harcadığınız emeğin karşılığını asla alamayacağınızı bilirsiniz ama yine de yaparsınız.
Sizin yaptığınız tahtla orijinali arasında ne fark var?
Topkapı Sarayı'ndaki taht, vaktiyle eksik tamir edilmiş; üzerinde eksiklikler var. Biz onun röprodüksiyonunu yaparken, olması gereken şekilleri düşünüyoruz; ayrıca diğer nakkaş dostlarımızla beraber oradaki nakışların doğrusunun nasıl olması gerektiği üzerine düşünüyoruz. Bir de kendi ustalığımızı göstermek için de, onlardan farklı bazı şeyler, bir iki desen mesela, ekliyoruz.
Tıpatıp aynısını yapmıyorsunuz.
Hayır yapmıyoruz. Çünkü o zaman onu aşmamış oluruz.
Niye sergi açmadınız?
Maddi ihtiyaçlar ön plana çıkıyor, sergiyi açamadan elimizden çıkarıyoruz. Satılıyor. Şöyle bir iki yıl kendim için çalışıp, eserlerimi biriktirip, açmayı düşünüyorum. İnşallah olacak o da.
Yurtdışına satış olabiliyor mu?
Evet genellikle yurtdışına oluyor zaten. Benim mesela Japonya'da, Almanya'da, Amerika'da, Fransa'da, birkaç Ortadoğu ülkesinde eserlerim var.
Peki onlar nereden biliyor sizi?
Sanat meraklıları için arada gezip dolaşan danışmanlar ya da aracılar oluyor. Danışmanlar sizi buluyorlar, onlara veriyorsunuz.
Sedefkarlık işinde kullandığınız sedefi nereden buluyorsunuz?
Sedef, deniz canlılarının kabuklarından elde ediliyor. Şimdi artık özel olarak yetiştirilen inci tarlaları var, yani kültür incileri. Ekvator kuşağındaki bütün sıcak denizlerde yaşayan deniz hayvanları, yani salyangozlar, istiridyeler, deniz kabuklarının içinde barındıkları evler, sedef. Daha önce en çok Mısır'dan geliyordu, sonra Uzakdoğu'dan gelmeye başladı. Bizim denizlerimizin midyelerinin, istiridyelerinin içindeki sedef miktarı çok azdır. Yani birkaç mikron kalınlığında bir sedef. 14.-15. yüzyıldan itibaren sedef var bizim hayatımızda, ama tabii ki sıradan insanların hayatında değil. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, belli bir gelir düzeyinin üzerinde olan insanların evlerinde ya da konaklarında vardı.
Aynı malzeme ve teknikleri kullanıp çağdaş objeler de yapıyor musunuz?
Yaptığımız oldu. Özel siparişle oluyor yalnız onlar. Mesela vaktiyle bir modacı geldi bize, "Bir defileye katılacağız, seninle beraber sedef bir elbise yapalım," dedi. Ben çok sevindim ve heyecanlandım ama sonra yürütemedik. O arkadaş maddi açıdan karşılayamadı.
Yaptığınız eserler arasında sizi en çok heyecanlandıran hangisi?
Tokyo Camii'ne ve Kültür Merkezi'ne yaptığım eserler. Kuran muhafazası, vaiz kürsüsü ve camiinin kapılarının üzerindeki süslemeler. Camii yeni açıldığında oradaydım. İçeriye giren her kameraman doğrudan o eserlere yöneliyor, her Japon çığlık atarak onları inceliyordu. Bu benim için inanılmaz bir şeydi.
Peki şaşırdığınız durumlar oldu mu?
Yaptığım bir sehpayı yıllar sonra Mecidiyeköy Antikacılar Çarşısı'nda gördüm. Yeni bir eserdi ama tabii dükkandakiler benim yaptığımı bilmiyordu. Ben de onu Kuveyt'te bir şahsa yapmıştım. Çok şaşırdım ve fiyatını sordum. İnanılmaz bir rakam söylediler. Şöyle hoş bir şey de yaşadım mesela, Ermeni bir müşterim vardır, benden sedefli bir ud aldı, o vesileyle tanışmıştık. Benim maddi sıkıntım vardı. Kendim için yaptığım bir ud olduğu halde, satmak istemiştim. Çok etkilendi ve dedi ki "Sana bunun parasını veriyorum. Ama bu benim değildir, senindir, ne zaman istersen gelip alacaksın." Bana "Bir lira karşılığında bu udu aldım," diye de bir kağıt verdi. Udu, kendi ofisinin en güzel yerinde vitrine koydu.
Bildiğim kadarıyla onarım da yapıyorsunuz.
Çok üzüldüğüm bir şey var. Elinde çok ciddi parçalar bulunduran aileler, bu eserlerin Türkiye'de tamir edilemeyeceğini düşünüp, çok büyük masrafları göze alarak yurtdışına Fransa'ya, İtalya'ya gönderiyorlar restore ettirmek üzere. Onlar bizi arıyor, biz onları arıyoruz ama bir türlü buluşamıyoruz. Bu atölye tarihi bir eseri olması gerektiği gibi restore edip, sertifikalı bir şekilde, müşteriye versin istedik. Bu atölye faaliyetini sürdürüyor.
Çok emek, yoğun ve çok ince iş gerektiren eserler yapıyorsunuz.
Antik A.Ş.'nin sahibi Turgay Artam, çalışmalarımı görünce "Siz delisiniz," dedi. "Bu kadar emek verilerek, bu kadar şey yapılmaz bu ülkede. Bunların karşılığını alamazsınız. Bunun yerine başka bir şey yapsaydınız," dedi.
Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Bence sanat, zaten normallik değildir, normal düşünürseniz sanatkâr olamazsınız. Allah bizi normal olmaktan korusun.



"DİNAMİZM FARKLILIKTADIR"
Ürettiğiniz eserler bugünün evlerinde de kullanılabilir mi?
Yaptığım her objeyi, sanatımızı göstermek için bir alan gibi düşünüyorum. Evler, konaklar, yalılar ya da son derece lüks villalar kendi sanatımızdan bir şeyler gösteren objelerden mahrum. Ve insanlar böyle şeyler olabileceğini de bilmiyor ama ben, hiç olmazsa belli evlerde geleneksel sanatlarımızdan bugüne uyarlanmış, bugün de fonksiyonu olan objeler yapmak istedim. İslam Eserleri Müzesi'nde ya da Topkapı Sarayı'ndaki mevcut bir hattat çekmecesini, Etiler'de son derece şık bir evin salonunda düşünün. Girdiği anda eve bir ışık getiriyor, bambaşka bir atmosfer katıyor. Üniforma evler insanı rahatsız ediyor. Her evin, kendine göre bir şahsiyeti, bir kimliği olması lazım. Bir Türk'ün evinin bir Fransız'dan, bir İngiliz'den farklı olması lazım. Hatta her insanın evinin, bir diğerinden biraz daha farklı olması lazım. Bu da neyle olur? Evde kullandığınız obje ile olur, eşya ile olur, evinizin dekorasyonu ile olur. Son derece modern döşenmiş bir ev bile olsa, o evin salonunda, sedef tezhipli "edep yahu" cümlesi, bence çok hoş olur.
Dünyada zaten giderek bir Fransız'la bir Japon'un, Türk'ün ve Amerikalı'nın evi birbirine çok benziyor. Her şey artık toplu üretime geçiyor. Siz dalgayı tersine çevirmeye çalışmıyor musunuz?
Bence sanatkârların hepsi dalgayı tersine çevirmeye çalışan adamlardır. İkincisi de sürüleştirilen cemiyetler hep birbirine benzer hale getirilen cemiyetlerdir. Dinamizm farklılıktadır ama şu an dünyadaki mevcut gidişat ya da eğilim dünyanın bütün milletleri, kültürlerini belli bir standarda getirmek. Bence, bu ne dünyanın ne de insanlığın hayrına.
Bu tür sanatların duraklama ve gerileme devrine girmesi, Cumhuriyet ile birlikte mi başlamış?
Cumhuriyetten önce kopukluk başlamış bence. Osmanlının son dönemlerinde Avrupa sanatlarının revaçta olması, yani Barok, Rokoko ve onların resimdeki, diğer tezyini sanatlardaki yansımaları, geleneksel sanatlarımızın pek çoğunun dışlanmasını, hayatın bir kenarına konulmasını beraberinde getirmiş ve sanatkarlar yavaş yavaş kaybolmuşlar. Benim duyduğum mesela, bir Ermeni usta varmış en son Kapalıçarşı'da. Ama ben kendisini görmedim.



DEĞERİ SONRADAN ANLAŞILDI
Batıya ait ahşap oymacılığı ile bizimki arasında ne fark var?
Esasında ahşap oymacılığı ya da ahşap ile ilgili sanatlar Anadolu'da, Avrupa'dan çok önce var. Fakat onlarda burjuvazi gelişmeye başlıyor. 14-15. yüzyıldan sonra burjuvazi sanatkarlara çok önem veriyor ve mesela her kont kendi şatosunu, malikanesini sanat eserleriyle doldurmaya başlıyor. Bizim onlardan geri gibi görünmemizin esas sebebi, Avrupalı anlamda bir burjuvazimizin olmaması. Bizde eser dediğimiz şeyler de, genellikle kişilerin evlerinde değil de, herkesin kullanacağı camii gibi, medrese gibi yerlerdeki eserler. Erzurum valisinin, o zamanki adıyla Şehremini'nin evine gittiğiniz zaman Avrupa'daki gibi bir tefrişat filan yok. Bir perde var, minderler var, bir iki tane basit sehpa var, bir iki tane masif çekmece var. Belki duvara gömülü bir iki dolap var. O kadar nesnemiz yok yani. Bizim saraylarımız da Avrupa saraylarına göre çok basit ve sadedir o anlamda. Gördüğümüz şaşaalı şeyler de, Avrupa'ya gidip, gören devlet erkanının, döndükten sonra yaptırdığı şeylerdir. Yani 18. yüzyıldan sonradır.
Peki bu türden antika eşyalarımızın, olduğu kadarına ne oldu?
İlk önce biz reddettik bu eşyaları. Biz Batılılığı şekil ve şemail olarak algıladığımız için, bir giriş yapılacaksa, üst baş, önce saç tıraşı sonra evin içindeki objeler, eşyalar ilk önce onları hemen kapı dışarı etmişiz. Bunların büyük bir kısmı heder olmuş. Ben Beyoğlu sokaklarında, çok nadide konsolların, sehpaların, komodinlerin gariban insanlar tarafından baltalarla, taşlarla parçalandığına şahit oldum. Bir kaç tanesine gidip rica ettim bunları kırmayın diye. "Siz onu bana verin, ben size yerine odun alayım," dedim. Bir kaç tanesini öyle kurtardım. Çünkü o vatandaş için ısınmaktan daha önemli bir şey yok. Bu eşyalar sahipleri tarafından kapıcılara verildi, sokakta gezen eskicilere verildi. Cumhuriyetten sonra hatta Cumhuriyetten önce başlayan kendine ait olan her şeyi tanımama, görmeme durumu, 1950-60'lara kadar geliyor. İnsanlar evindeki sedef sehpayı kapının önüne koyuyor. 1970'lerden sonra, biz kendimizi keşfetmeye başladık, Avrupa'nın sayesinde, çünkü Avrupa'ya giden varlıklı insanlarımız, yeni Türk burjuvazisi diyelim, müzelerde, şatolarda ya da evlerde bu eserlerin çok orijinal bir şekilde kullanıldığını gördüler. Geriye dönüp piyasadan bunları toplamaya başladılar. Türk burjuvazisinde bilhassa 1975 ile 1990 yılları arasında Avrupa'dan, Avrupa'nın bütün bit pazarlarından, eskicilerinden, antikacılarından sedef eserler alıp, getirme modası vardı. Çok büyük paralar ödeyerek İtalya'dan, Fransa'dan, İngiltere'den vaktiyle buradan oraya gitmiş eserleri Türk burjuvazisi büyük paralar ödeyerek geri getirdi, biliyoruz. Böylece, yeni bir akım başladı. Kendiyle barışma, kendiyle tanışma dediğimiz şey.

   






Şehmus Okur: �Ahşap dünyanın en asil malzemesi,
insanın hayallerini, rüyalarını gerçeğe dönüştürebilen bir malzeme. Benim yaptığım işe eskiler �ince nacar� derlerdi, yabacılar ise �ebonist �olarak tanımlıyor. Bence ahşaptan sanat eseri yaratmak diyebiliriz.�

Şehmus Okur, 1959�da Urfa�da doğdu. Baba tarafı kitaplarla, anne tarafı da ahşap işleri ile uğraşıyordu. Bu sebeple her iki işten de kopamadı. 6 yaşında ahşap atölyesine girdi. Yerleri süpürürek, talaş taşıyarak ahşap işine başladı. Hayatımda hiçbir zaman cumartesi pazar sokakta oynayamadı hala aynı ritimle çalışmalarını sürdürdüyor. Üniversiteye kadar Urfa�da kendime ait bir ahşap atölyesi vardı. Üniversite eğitimini Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü�nde tamamladı. Halen İ.T.Ü.�de Türk dili öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Mühendis adaylarına retorik, güzel konuşma ve yazı dersleri veriyor. Sanatı için yüksek lisans eğitimiminin ardından akademik kariyeri bıraktı. Eski Türkçe�den, Fransızca�dan ve Farsça�dan edebi çevirileri var. Şu anda hem akademisyenliği hem de sanatını beraber yürütüyor, kısa bir süre sonra da üniversiteden emekli olacak.

Eserlerinizde niçin ahşabı tercih ediyorsunuz?

Ahşap dünyanın en asil malzemesi, insanın hayallerini, rüyalarını gerçeğe dönüştürebilen bir malzeme. Benim yaptığım işe eskiler �ince nacar� derlerdi, yabacılar ise �ebonist� olarak tanımlıyor. Bence ahşaptan sanat eseri yaratmak diyebiliriz. Bir sanat eserinin oluşumunda güzel bir ahenk yaratan diğer malzemeleri de kullanıyorum. Çalışmalarımda sadece ahşabı değil, fildişi, sedef, altın bağa ve değerli birçok taşı, mercanı, firuzeyi birarada kullanıyorum. Bu çalışmalarım boyunca ahşap kadar asil bir malzeme tanımadım.

Bugüne kadar yaptığınız işlerden bahseder misiniz?

Koleksiyonerlere yaptığım işler var. Bazen bir devlet başkanına, bazen bir krala, belirli gelir düzeyine sahip insanlara yapılmış tasarımı ve uygulaması oldukça özel siparişler var. Tokyo Camii�nin vazi kürsüsü ve Kur�an muhafazasının imâlatı, kapıların üzerindeki sedef, fildişi, altın, bağa gibi malzemelerin kullanıldığı tüm süslemeler. Berlin Şehitlik Camii kapılarının sedef, bağa, fildişi, vs. tezyinatı ve sedef kakma Kur�an muhafazasının imâlatı. Fatih Sultan Mehmet Camii�nin kapıları, pencereleri ve vaiz kürsülerinin restorasyonu yaptığım işlerden bazıları. Ayaspaşa�daki Japon Konsolosluğu�nun tören salonunun restorasyonu, eski adıyla Abdürrahim Efendi Yalısı, yeni adıyla da Erbilgin Yalısı�nın dış cephe ahşap kaplamaları, Sait Halim Paşa Yalısı�nda bazı işler, Ayhan Şahenk korusu bahçe kapıları ve havuz başındaki Fenerli Çardak. Siirt Şeyh Muhammed Kâzım Türbesi�nin kündekâri kapıları ve pencere kepenkleri. Mahmut Paşa Camii kapı ve pencerelerinin yeniden yapılması. Eyüp Sultan Hazretleri Türbesi�nde bulunan Sultan II.Abdülhamit Han�ın kendi yaptığı sedef kapıların restorasyonu. Aynı zamanda Fatih Camii�nde bulunan sedef ve şimşir kakma Kur�an muhafazalarının restorasyonu. Yavuz Sultan Selim Türbesi�nin kapılarının ve sedef kakma kafeslerinin restorasyonu. En son yaptığımız iş, Hacı Bayram Veli Türbesi�nin, orjinali Etnografya Müzesi�nde bulunan kündekari sanatının eşsiz bir örneği olan kapılarının rekonstrüksiyonudur. Ben yaptığım işi marangozluk ile kuyumculuk arasında tanımlıyorum. Bazen minyatür işler olarak nitelendirdiğim işler yapıyorum. Beni heyecanlandıracak işleri seviyorum, sadece yapmak istediğim için uyguladığım ama ticaretini düşünmediğim işler var. Arşamir Zarokyan, Zeynep Erol�un Nişantaşı�nda sergilediği bağa takılar bu işlere örnek olabilir. Ben sıradışı işler yapmayı daha çok seviyorum.

Kündekari nedir?

Kündekari Farsça�dan dilimize geçmiş, asıl hali kendekâri olan bir kelimedir. Fakat İran�da şimdi buna �mütenebihe� Araplar ise �ta�şik� adını veriyorlar. �Kündekari� kelimesini yalnız biz Türkler kullanıyoruz. Elbette en güzel örnekleri de bizde. Bu sanatımızı yıllarca ihmal ettiğimiz için gerçek kündekarinin ne olduğunu bilmiyoruz. Kündekaride yalancı ya da sahte kündekari yoktur. Bir eserin yalancısı yapılmış olanı taklit edilerek elde edilir. Erken dönem kündekari vardır ki burada ahşap yüzeyine geometrik desenler çizilir ve o ahşap üzerinde oyma yapılarak geometrik desenlere bir boyut kazandırılır. Aslında bu yanyana gelerek oluşturulan monoblok ahşaptır. Yanyana gelen bu bloklar zaman içerisinde birbirinden ayrılır, aralarında birkaç santimetrelik boşluklar oluşur. Selçuklu erken dönem eserlerinde bu açıklıkları görebilirsiniz. Sanatkarlar buna mani olmak ve daha iyi eserler elde edebilmek için, kontrast teşkil edecek renkteki ahşap malzemeleri bir araya getirerek, gerçek kündekari sanatını oluşturdular.

Bizim mazimizde Avrupa�daki gibi bir burjuvazi olmadığı için kültürümüzde sanat cemiyete yönelik eserlerde uygulanmıştır. Avrupa�da Meici ailesi bugünkü Fransa�daki, Floransa�daki, İtalya�daki pek çok eserin varisi ve hamisidir. Avrupa�da servet yüzyıllardır aynı ailede devretmektedir. Türk kültüründe para ancak abide eserlere; camilere, kervansaraylara, anıt yapılara harcanmıştır. Biz de ilk vakfiye örnekleri 1050 yılına aittir. Bu dönemde ceviz ağacının yanına şimşir koyarak veya sedir ağacının yanına ceviz koyarak kontrast teşkil ederek eserler oluşturulmuştur. Gerçek kündekaride daha önce çizilen şekil tam anlamıyla üç boyutlu hale getirerek, zıvanalarla aralarında hiç boşluk bırakılmayacak şekilde birleştirilerek bir araya getiriliyor.

Ahşapla ilgili diğer sanatlarınızdan da bahseder misiniz?

Ben sedefkarlık, oymacılık, nahhatlık dediğimiz sanatların yanı sıra enstrüman yapımı ile de uğraşıyorum. Sedefkarlık aslında başlı başına bir iş fakat ahşabın da tamamlayıcısı. Bir hanım çok güzel olabilir ama ona güzel bir takı ilave edilirse daha cazibeli görünür. Bir ahşap eseri yapmanız yetmiyor, zeyn yani süsleeme kelimesinden gelen tezyinat dediğimiz işi yapmak da gerekir. Bu işler bağımsız ustalar tarafından da yapılabilir. Aynı usta tarafından da yapılabilir. Ben artık tek kişi değilim, bir orkestra şefiyim.

Bir orkestra şefi gibi çalışmak derken ne demek istiyorsunuz?

1998 yılında Tebo Tarihi Eserler Bakım Onarım firmasını kurduk. 10 yıldır çok ciddi rekonstrüksiyon ve restorasyon işleri yapıyoruz. 6 kişilik kadromuzla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bazen oymacılık, bazen sedefkarlık, bazen de kündekarlık yapıyorum. Tasarım işlerinin birçoğunu ben yapıyorum. Bazılarını beraber çalıştığımız mimar dostlarımız.

Kündekarlığı, sedefkarlığı ya da yaptığınız diğer sanatları başkalarına öğretiyor musunuz?

Elbette öğretiriz fakat bu işler haftanın birkaç gününü ayırmanızla öğrenebileceğiniz işler değil. Ben yetiştirmek için çırak bulamıyorum. Bugünün çocukları bu işin yoğunluğunu kaldıramıyor. Belirli bir yaştan sonra da bu sanatla ilgilenen kişi ancak malumat sahibi olur. Bir sanata tam anlamıyla hakim olabilmek için o kültüre sahip olmak gerekir. Bizim sanatımızda çok güçlü bir birikim var, çünkü bizler herhangi bir kültürün değil, Çin�den Viyana�ya, Yemen�den Moskova�ya kadar at koşturmuş bir milletin çocuklarıyız. Bunun anlamı bütün bu coğrafyadan, bu coğrafyalarda yaşayan medeniyetlerden, eski kavimlerden ve birikimlerinden neler sentezlendiyse, Türk�ün bugünkü sanatı içerisinde bu kültürlerin sentezi vardır. Bu sebeple gerekli olan alt kültür derken bundan bahsediyorum. Bizim sanatımız farklı medeniyetlerden, farklı dinlerden etkilenmiştir. Bu sanatların hiçbiri yok olmamıştır, sanatımız tüm bu birikimlerin bir sentezidir. Bu birikimin farkına varan sanatkar, bu işin bilincine sahip olmalıdır. Türk�ün bir kozmik alem anlayışı var, hayat felsefesi var, kullandığı eşyaya bunu yansıtması var. Bizim eski sanatkarlarımızın çoğu ömür boyu eğitim alıyorlardı. Bence bir adamın sanatkar olabilmesi için filozof olması gerekmese de evrene filozofça bakabilmesi gerekir. Bir insanın felsefesinin olması filozof olması anlamına gelmez. �Kişi kendin bilmek gibi marifet olmaz� diye bir söz vardır. Bu sebeple önce kendini tanıyıp, eksiklerini gidererek üretkenliğini arttırmak esas olmalıdır. Sanatımızın derin alt kültürü eserin mükemmelliğini sağlıyor. Elbette ki bugün yapacağımız eserler geçmiştekilerin aynısı olmayacak. Şu an yaşadığımız dünyanın şartları, yaşam anlayışımız, geçmiş ile bir değil. Eğer tarihimizi, kültürümüzü bilirsek ona göre sentezler yaparak yeni yorumlar ortaya koyabiliriz. Bizim sanatımızda da musikimizde de kültürümüzü görebilirsiniz.

Bildiğim kadarıyla bugün kündekari sanatı ile ilgilenen birkaç sanatçı var. Bir sanatçı ve bir öğretim görevlisi olarak sizce kündekari sanatının gelecek nesillere aktarılmasında üniversitelerin payı ne olabilir?

Sadece benim sanatımla değil bu memlekette geçmişten günümüze kadar varlığından haber olduğumuz pek çok sanat var. Bu sanatları icra eden sanatkarların bulunup üniversiteler tarafından ortaya çıkarılması gerekir. İlgili kürsülerde seminerler, dersler vermelerine fırsat tanınmalıdır. Mesela horasan harcı diye bildiğimiz harcın ne olduğunu inşaat fakültesinde öğrencilere uygulamalı anlatmak gerekiyor. Bu harcı yapana da �gel sen bize bu işi anlat� denebilir. Belki bu kişi neyi, nasıl bildiğini anlamadan bu işi yapıyordur. Bu sebeple bu uygulama eğitiminin ardından bilimsel araştırmalar, doktora çalışmaları yapılabilir. Böylece o malzemelerin çağdaş sentezleri ortaya çıkabilir. Ben de İ.T.Ü.�de hocayım, bir mimarlık fakültemiz var ama yıllarca kendimi mimarlık fakültesinden gizledim çünkü oradan benim sanatıma bir ilgi olduğunu zannetmiyoum. Mimar Sinan Üniversitesi

ve Yıldız Teknik Üniversitesi�nden sanatımdan haberdar olanlar oldu. Bu üniversitelerdeki hocalar gelip yaptığım eserleri gördüler hayran oldular, ama bizde de güzel sanatlar fakültesi var, gelin bizim üniversitemizde de seminer verin demediler. Bundan 7 yıl önce Ürdün Hükümeti Belka Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi�ne davet edildim. Mescid-i Aksa�nın minberini yapmamı ve aynı zamanda da üniversitelerinde akademisyen olarak çalışmamı önerdiler. Oradaki koşulları beğenmediğim için bu işten vazgeçtim. Bugün biz kendi kültürümüze, sanatımıza sahip çıkmıyoruz. Şu anda devlet üniversitelerinin bu alanda birşey yapabileceğini sanmıyorum. Belki özel üniversiteler bu alanda bir çalışma yapabilirler. Eğer bir çalışma olursa ders notlarına kadar herşey hazır, hatta elimdeki bazı eserleri üniversitelere verebilir, orada sergileyebilirim. 1985 rakamlarına göre Japonya�da 500 üniversite vardı. İnsanın aklına gelen ilk şey, bu kadar fazla sayıdaki üniversitede neler öğretiliyor. Kağıt katlama sanatının ve çiçek dizme sanatının bir kürsüsü var. Neden Türkiye�deki üniversitelerin herhangi birinde ahşap kürsüsü içerisinde kündekari sanatı ders olarak okutulmasın? Ülkemizde bu güne kadar kültürümüzün yapı taşları, akademik anlamda çok da fazla irdelenmemiştir kanaatindeyim. Japonlar sanatlarının en küçük öğelerini alıp akademik birimlerde inceliyorlar. Bugün kündekari ile ilgili bir doktora çalışması olduğunu sanmıyorum. Oysa bu sahada en azından onlarca doktora tezi yapılmış olmalıydı. Bizde bu sanata özel üniversiteler, özel müzeler ve yerel kuruluşların, vakıfların sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.

Sanatınızda gerçekleştirmek istediğiniz hayalleriniz nelerdir?

Amacım aslında ülkemizde daha önce yapılmış ahşap eserlerin birer reprodüksiyonunu yapmak. Bu sebeple IV. Murat�ın bugün Topkapı Sarayı�nda bulunan tahtının bir reprodüksiyonunu yaptım. İslam Eserleri Müzesi�ndeki eserlerin bazılarının reprodüksiyonlarını yapıyorum. Bu çalışmalarda eserin bire bir kopyasını yapmıyor, kendime göre sanatımı gösterecek farklılıklar ilave ediyorum. Bizim eserlerimiz hiçbir önlem alınmadan dünyada dolaştırılıyor ve birçoğu da kayboluyor. Arzum o ki Kültür Bakanlığı nadide eserlerin birer kopyasının yapılması çalışmalarını başlatsın. Bugün dünyanın değişik yerlerindeki müzelerde sergilenen eserlerin birçoğunun kopyalarının ilgililer tarafından büyük ustalara yaptırıldığını biliyorum, gerçekleri ise farklı yerlerde saklanıyor. Darısı bizim başımıza derken sözümü büyük mutasavvufumuza bırakıyorum. �Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler



4. Murad`ın tahtı peşinde

Sedeften ahşap işçiliğine kadar pek çok zenaatte ustalık gösteren, Türkçe`ye çeviriler yapan Şehmus Okur, bir modern zaman hezarfeni. Okur, 4. Murad`ın tahtını yapıyor.



ÜRÜN DİRİER Beyoğlu Sıraselviler`deki Güllabici Sokağın eski ahşap evlerinden birinde bir hezarfen yaşıyor. Hezarfen Osmanlı`da pek çok konuda ilim irfan sahibi alimlere veya pek çok zanaatte kendini göstermiş olan ustalara denirmiş. Şehmus Okur da, hem sedef hem ahşap işliyor, hem tarihi eserlerin restorasyonlarını gerçekleştiriyor, takı tasarımı da yapıyor, taç eserlerin reprodüksiyonlarını da. Kündekari sanatında da ustalığı var, müzik aleti yapmada da, onarmada da. Su gibi Osmanlıca biliyor, Fransızca ve Farsça`dan dilimize eserler çeviriyor, Türkçe-Japonca sözlük de çıkarmış. Okur, İstanbul Teknik Üniversitesi`nde Türk dili okutmanlığı da yapıyor. Eşyanın ustası oldu Şehmus Okur, koleksiyonerlerin elindeki eserlerin yanısıra, Erbilgin Yalısı, Sultan 2. Abdülhamid`in hokka takımı, Fatih Camii`nin cümle kapısı ve vaiz kürsüleri ve Süleymaniye Camii`nin hırsızlarca parçalanan kapısını da restore etmiş. Tokyo Camii`nin sedef ve fildişi işlemeli kapılarını, Berlin Camii`nin de sedef işlerini yapan Okur, uğruna üniversitedeki yüksek lisansını tamamlamadan bıraktığı sanatına, çocukluk yıllarında dayısının atölyesinde başlamış. İşinin kuyumculukla marangozluk arasında bir yerlerde olduğunu söyleyen Okur, eşyanın ustası olmuş. Ustaya ayıp olmasın Taç eser denen ve döneminin en iyilerinden olan eserlerin reprodüksiyonlarını da yapan Okur, son 4 yıldır 4. Murat`ın tahtı üzerine çalışıyor. Tahtın geçmiş zamandaki ustasına saygısızlık olmasın diye bire bir aynısını yapmayan, ufak tefek farklılıklar koyan Okur, yakında bir sergi açmayı planladığını da belirtiyor. İnce işçilik eserleri eskicilere terkedildi Şehmus Usta, `Avrupa`nın başta Osmanlı olmak üzere Türk kültürünün yansıması olan tarihi eserlere verdiği değer, bizim de kendi kültürümüzü ciddiye almamıza neden oldu. Biz kültürümüzü naylon kap kacakla değiştirmiştik uzun yıllar önce` diyor. İnce işçilik eseri olan bir çok eşyanın ya tavan arasına atıldığını, ya da eskicilere terkedildiğini hatırlatan Şehmus Usta, restorasyon yapmak için geniş bir altyapıya sahip olunması gerektiğini belirterek, `Bir ustanın, Osmanlı`ya ait bir eseri eline almak için tasavvufu bilmesi, Osmanlıca`dan anlaması gerekir. Geçmişimizi oluşturan Selçuklular, Memluklüler ve pek çok Anadolu beyliklerine ait entellektüel birikime de sahip olmalıdır` diyor.



ŞEHMUS OKUR’UN SEMİNERİ (2)
MEDENİYET
Şehmus Okur’un Medeniyet Derneği’nin genel merkezinde verdiği “Dil ve Anlatım” konulu seminerin ikinci oturumu genelde soru-cevap şeklinde geçti:

Soru : Dış dünyaya yönelik algılarımızda kâinat var. Kâinat bize bilgiyi sunuyor, biz de bunu işliyoruz, kavram haline getirip kullanıyoruz. Kâinatın formel olarak ifade edebileceğimiz dili var mı?
Cevap : Kâinatın bir dili var. Taşın, toprağın, çiçeğin, böceğin bir dili var. Hayvan zehirli otları yemiyor, o suyu içmiyor da diğerini içiyor. Bizim o ilmi alıp idrak edebilmemiz için önce cehd etmemiz gerekir. Nesnelerle olaylar arasındaki bağlantıyı keşfettiği zaman insanlar bir şeyler ortaya koyabilir. Her türlü bilgiyi öğrendikten sonra tefekküre devam ederseniz yeni bir şeyler, yeni kelimeler ortaya koyabilirsiniz. Konfüçyüs, “Eğer bir ülkede hükümdar olsaydım, dili herkesin birbirini aynı şekilde anlayacakları hale getirirdim.” demiş.
Soru : Dünyamızın sınırları bildiğimiz kelimeler kadar mı? Bir başka medeniyete ait kelimelerle düşünmek bizi o medeniyete yaklaştırmaz mı?

Cevap : Başka medeniyete ait kelimeleri kullanmaya başlayınca insan kendine yabancılaşır. Bu tıpkı bir kurbağanın ve yılanın yaşantısı gibidir. Yılana özenen bir kurbağa veya kurbağaya benzemeye çalışan bir yılan aslını yitirir, kendine yabancılaşır. İranlılar yumurta yerine “kuş tohumu” kelimesini kullanıyorlar. Walky-Talky dediğimizde kendimize yabancılaşmaya başlayabiliriz. Sağlıklı bir erkek, kadın gibi davranıyorsa ruhsal olarak sağlığı yerinde değil demektir. Kadın olmak istiyor, ama erkek. Erkek kalmak istese kadın hisleri ağır basıyor. Yabancılaşmak böyle bir çatışmaya yol açar. Bu çatışma mutsuzluk ve huzursuzluk getirir. Bir köylü adam soğan ekmek yiyor, bulgur yiyor ve çok mutludur. Çünkü hayatında bir yabancılaşma yoktur. Kendisi gibi yaşıyor, kendisi gibi düşünüyor. Dil dediğimiz mûcize bir araçtır, ancak zamanda ve mekânda birlik bağlayıcıdır. Değişik zaman ve mekânda yaşayan insanları bir araya dil getirebilir. Zaman çizgisinde geçmiş birikimimizle hayatı yorumluyoruz, yarına da aynı birikimle bakıyoruz. Dil, zamanlar üstü bir yapıya sahiptir.

Çin paralarının üzerinde Arap harfleri ile “Çongo Halik Bankasi” yazıyor. Bu durumda Türkçe zamanlar ve mekânlar üstüne çıkabilir. Parada “Jigirmi Yuan” (Yirmi Yuan) kelimesi de görülüyor. Çin parasında Türkçe ifadeler! Peki neden Arap harfleriyle yazılıyor? Şunu bilelim ki harf demek, dil demek değildir. Harf bir şifre, bir semboldür. Çin’in beş eyaleti var, yalnız bir tanesi Türk eyaleti. Uygurlar da Arap alfabesi ile Türkçe konuşuyorlar, Irak’ta Türkmenler de Arapça yazarak Türkçe konuşuyorlar. Osmanlıca ayrı bir dil değildir, bu palavradır. Osmanlıca diye ayrı bir dil yoktur. O Türkçedir. Osmanlı Türkçesidir. Bizi mazimize yabancılaştırmak, geçmişimizden koparmak için malum mihraklarca uydurulmuş bir yalandır. Ne yazık ki bunda başarılı da olmuşlardır.

Bir lisân ile ilim yapmaya başladığınızda o ilmin kendine özgü bir terminolojisinin olduğunu görürsünüz. Bir kelimeyi mademki bilmiyor ve günlük hayatımızda kullanmıyoruz, öyleyse bu Türkçe değildir, diyoruz. Cahilliğimize mazeret uyduruyoruz. Osmanlı Türkçesi, Selçuklu Türkçesi, Özbek Türkçesi, Cumhuriyet Türkçesi, Karahanlılar Türkçesi vardır. Her bilmediğimiz kelimeye Türkçe değildir diyemeyiz.

Entelektüel olmanın birinci şartı eski Türkçe bilmektir. Yoksa turistlerden bir farkımız kalmaz. Sözlük kullanmadan olmaz, anlamını bilmeden okuma olmaz. Cemil Meriç, okuyucu için “mütecessis” kelimesini kullanıyor. Meraklı da diyebilirdi, ama casus gibi bilginin peşinde koşan anlamında bu kelimeyi kullanıyor. Sözlük koleksiyonlarımız olmalı. Başucumuzdan onları hiç ayırmamalı. Cemil Meriç, “Kâmus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kâmus namustur, kâmusa uzanan el namusa uzanmıştır.” diyor. Kâmusa yapılan her müdahale insanların hafıza kayıtlarını silmektedir.

Japonlar bizimle aynı dönemde Avrupa’ya öğrenci göndermişler. Japoncada her şeyin resmi yapılıyor. 300.000 harf vardır. İlkokuldan itibaren dört alfabe öğretiyorlar. Kültür, halk dili ve Latin yazısı gibi alfabeler öğretiyorlar. Japonya’da bir öğrenci ortaokulu bitirirken gazete okuyabilecek hale geliyor. Japonlar uzun yıllar dili kaldıralım mı diye düşünmüşler. Lakin, Japon kültürünü de kaldırmış oluruz gerekçesi ile bu düşünceden vazgeçmişler. Onun yerine dili ıslah etmeyi kararlaştırmışlar.

Osmanlı son yıllarda hep yeniçerilerle uğraşmıştır. Kaç defa kaldırılmaya çalışılmış bin türlü zorluklarla karşılaşılmıştır. En başta, Yahudilerin yeniçeri ocağında söz sahibi olduğu biliniyordu. Padişah, Ermeni ve Rum bankerlerden destek alarak Yahudileri egale etti. Yahudiler intikamlarını daha sonraları Ermeni ve Rumları Türkiye’den sürerek aldılar.

Soru: Bir anlamı ya da meramı ortaya koyarken “anlatan, anlayan ve anlatılan” var. Eğer anlatan ile anlatılan şahıs aynı seviyede değillerse anlaşma nasıl sağlanacaktır? Bu kopukluk ve kargaşa nasıl çözülecektir?

Cevap : Dinleyen ile konuşmacı aynı miktarda kelimeye sahip değilse, konuşmacı karşısındaki insanların anlayacağı şekilde konuşmak zorundadır. Eğer onlara bir şey öğretmek istiyorsa, önce o bilgiyi verip sonra onu kullanarak konuşması gerekir. Mekteplerde yapılan da budur, önce kelime verilir, sonra bu kelimelerden bir kule kurulur. Derdimizi anlatırken dinleyenin seviyesini düşünerek konuşmamız gerekiyor.

Soru : Herhangi bir hükmü ortaya koyarken coğrafyanın ve zamanın önemi ne kadardır? Hz Aişe “Sizin en iyiniz, eli en uzun olanınızdır.” diye bir hadis naklediyor. Bu “en cömertiniz” anlamına geliyor sanırım. Ama “eli uzun olmak” bizde çok farklı anlamlara da gelebilmekte.

Cevap : Çocuklarımıza “Keziban” diye isim takıyoruz, “yalancı” anlamına geliyor Kur’an’da. “Barbaros” diyoruz, “Hayrettin” dururken. “Kırmızı sakal” demektir. Coğrafya ve coğrafyadaki dekorlar dille anlatılıyor. “Yavuz” ismini takmışız çocuklarımıza, “yırtıcı, saldırgan” demektir. Yavuz hırsız, yavuz köpek olur, ama normalde insana bu isim verilmez ki! İnsanlar artık Selim’den illallah getirdiği için bu sert ve haşin padişaha bu lakabı takmışlardır.

Soru : Eşyaya isim koyma noktasında insanların üzerine düşen görevler nelerdir?

Cevap : Eşyaya isim koymak için sürekli tefekkür halinde ve sürekli soru sorar bir halde olmak lazımdır. Okula gelen öğrenciye kapının önündeki çiçek ne renktir diye sorduğumuzda çoğu öğrencinin bunu fark etmediğini görürsünüz. Varlıkları isimlendirmek, işlek zekası olan herkesin boynunun borcudur. Söylemiyorsak beynimizi daha az kullanıyoruz demektir. Gözden kulaktan bütün duyu organlarımızdan milyonlarca bilgi akıyor. Bu bilginin ne kadarını idrak ediyoruz? Daha önce ne kadar kayıtlı ise o kadarını veya cehd ettiğimiz kadarını idrak edebiliyoruz.

Soru : Bir sözcük onunla ilgili bir yaşantı ortaya konduğunda varlığını devam ettirir. O yaşantı ortadan kalkınca mı o sözcük ölür, yoksa o kültür ortadan kalkınca mı? Osmanlı kültürü devam ediyor fakat kelimeler artık kullanılmıyor. Ne dersiniz?

Cevap : Dili besleyen hayat ortadan çekilirse o dil de kaybolup gider. Sabah hangi arkadaşınıza “Sabah-ı şerifleriniz hayırlı olsun” diyorsunuz. Çünkü hayat değişmiştir, hayatın ritmi değişmiştir. Eskiden bir vapurda birbirine yol vermek isteyen kişiler “Buyurun efendim.”, “Hayır, rica ederim, siz buyurun.” diyerek sıralarını verirlermiş. Bu nezaket gösterisi nedeniyle vapurun on beş dakika beklediği olurmuş. Ya şimdi nasıl? Millet itiş kakış, başkasının hakkını gözetmeden ilerlemeye çalışıyor, bunu da gözü açıklık sanıyor.
Soru : Oryantalizm ile filoloji arasında nasıl bir münasebet var?

Cevap : Oryantalizm, sömürgeciliğin ilk silahıdır. Türkiye’de İbranice bilen kimse yok. Bu durumda bizim İsrail’e karşı elimiz kolumuz bağlıdır. Oysa bizlerin sular seller gibi İbranice bilen insanlara ihtiyacımız vardır. İlahiyat fakültesinde bugün, çivi yazısı bilen, İbranice bilen, hiyeroglif yazıları bilen birileri varsa burada mukayeseli dinler tarihinden bahsedilebilir. Aksi takdirde bu mümkün değildir. Böyle bir mazinin evlatları olarak eski Türkçeyi çok iyi bilmemiz gerekir. Oryantalizm, işe dille başlar. Doğunun dilini öğrenmeden kültürünü, dinini, yaşam tarzını öğrenemezsiniz. Her oryantalist aynı zamanda bir filologtur. Bir toplumu değiştirip dönüştürmek dilini değiştirip dönüşmekle aynı anlama gelir. Bu sebeple filoloji ile oryantalizm arasındaki münasebet, üzerinde kafa yorulmaya değer bir konudur.

Hitabet

Bir kitle karşısında konuşurken ilk kural, üstün başın şık ve temiz olmasıdır. Yüzümüzde gözümüzde ikrah edilecek bir şeyimiz olmamalı.

İkinci olarak dikkat edeceğimiz husus insanların gözlerinin içine bakmak olmalı. Gözlerine bakamıyorsak alınlarına ya da baş hizalarına bakacağız. Kürsü tecrübesi öyle kolay değildir. Çıkınca kürsüye 500 volt elektrikle çarpıldığınızı sanırsınız. Bacaklarınız gider gelir şöyle.

Üçüncü olarak da dinleyenlerin seyrek oturmasına müsaade etmeyeceğiz. Çünkü anlama ve dinleme bulaşıcıdır, o nedenle dinleyenleri mümkün olduğunca bir araya getirmeliyiz.

Dördüncü kural, dinleyici gurubunun davranış biçimlerinin hep farklı olduğudur. Konuşmacı bir çoban gibi dinleyicileri kontrol etmek zorundadır. Ergenlik çağındaki öğrencileri fazla enerjilerinden dolayı zabtetmek zordur. Fakat onların da zayıf yönleri vardır. O noktalara yönelerek derdest edilmeleri gerekir.

Beden dilimiz, duruşumuz, bakışımız en az konuşmamız kadar etkilidir. Bu da beşinci kuralımızdır. Sesin kendisinin üzerinde bir mesaj vardır. Burada da sizin anlattığınız konuya hâkim olup olmadığınız hemen ortaya çıkar. Bir saatlik konu anlatacağınız zaman 4 saatlik sermayenizin olması gerekir. Sayı arttıkça dinleyenlerin zekâ seviyesi düşer. Anlatacağınız şeylerin yazılı kaydı olmalıdır. Bu kayıtların kullanışlı olması çok önemlidir. Gözünüzü ayırmaksızın konuşma metnine bakmanız dinleyicinin dikkatini dağıtır. Küçük kartlar hazırlayıp avuç içinizde tutmanız işinizi çok kolaylaştıracaktır.

Altıncı kural, başımızı tutuş şeklimizdir. Burnu çok fazla yukarı kaldırmamak gerekir. Kambur duruş, titrek ses güven kaybettirir. Dinleyicinin hâlini hatırını sormak, onlara tebessüm etmek konuşmacının unutmaması gereken noktalardır. Hitap ettiğiniz kitle bir öğrenci grubu ise işiniz daha zordur. Başlarında kavak yelleri esebilir, bu durumda onları toparlayıp o şekilde konuşmaya devam etmek gerekir.

Yedinci kural, dinleyici ile konuşmacı arasında frekansın tutması meselesidir. Standart bir dil vardır. Kültür ve yazın dili. İstanbul Türkçesi ve Londra İngilizcesi gibi. Ciddi bir bilimsel toplantıda standart dili kullanmak gerekir. Ciddi konularda yöresel sesleri, şiveleri kullanmamak daha isabetli olur.

Türkiye’de ilk önce savaş öğretmenlik kurumuna açılmıştır. Türkiye’de üzerinde en çok oyun oynanan, üzerinde en çok cinayet işlenen kurum öğretmenlik kurumudur. İlk anarşi öğretmenler arasında çıkmıştır. Bir öğretmen olarak şunu üzülerek söylüyorum: Türkiye’de bugün maalesef hiçbir işe yaramayanlar öğretmenlik mesleğini tercih etmektedirler. Seçkin öğretmenler normal bir okula gittiğinde azap çekecektir. Görecektir ki sadece sınıfa girip çıkan birçok öğretmen vardır. Oysa daha yakın zamanlara kadar böyle miydi? Kesinlikle hayır, tamamıyla bize özgü bir durum bu.

Ahmet Haşim, altı ay boyunca Almanya’da geziyor, senatoryumlarda kalıyor. Birçok doktorla tanışıyor, konuşuyor. Neden bu kadar çok doktor var diye de şaşırıyor. Orada kalırken lüks arabalarda, şoförleri ile gelen kişileri görünce onların fabrikatör olduğunu düşünüyor. Gelenlerin öğretmen olduğunu hemşirelerden öğrenince de şaşırıp kalıyor.

Hitabet konusunda dinleyicilerden gelen sorulara Şehmus Bey özetle şu cevapları verdi:

Soru: Bir salon veya sınıftasınız. Bilmediğiniz bir soruyla karşılaştınız. Bu durumda ne yapmak gerekir?

Cevap: Bilmiyorum demek çok faziletli bir davranıştır. “Şu an bilmiyorum, fakat haftaya araştırıp geleyim.” derseniz daha çok saygıyı hak edersiniz.

Soru: Abdulkadir Karahan Hoca, vefat edinceye kadar Urfa şivesi ile konuşuyordu. Onu herkes dinliyordu ve hiç de sorun olmamıştı. Ne diyorsunuz?

Cevap: Bazı insanlar vardır fenomendir. Kendisi ayrı bir olaydır. Onları ayrı değerlendirmek gerekir. Onlar son Osmanlılardı. Mohikanların sonuncusu idi. Onları o şekilde kabul etmek gerekir. Urfa’da konuşurken, oranın şivesi ile konuşmak doğru olur mu? Urfa’da iken olur. Oranın ortamı ile uyum sağlanmış olur. Ama başka bir mekanda, ciddi ve resmî programlarda ağız ve şive seslerini olabildiğince kullanmamak gerekir.

Soru: Konferansta resmi konuşmak mı uygun olur, yoksa daha samimi bir konuşma mı yapmalı?

Cevap: Hitap ettiğimiz kitleye göre tavır almak gerekir. Eğer bir jürinin karşısına çıkılacaksa resmi konuşmak gerekir. Ama halktan bir kesime hitap ediyorsak rahat olmak, arada espiriler yapmak, boncuklar dağıtmak çok iyi olur. Ama bunları araya serpiştirmekte fayda var, yoksa sürekli bu şekilde yapılınca anlamını yitirir, sıkıcı hale gelir.

Şehmus Okur Kimdir?

Şehmus Okur, 1959’da Urfa’da doğdu. Baba tarafı kitaplarla, anne tarafı da ahşap işleri ile uğraşıyordu. Bu sebeple her iki işten de kopamadı. 6 yaşında ahşap atölyesine girdi. Yerleri süpürerek, talaş taşıyarak ahşap işine başladı. Hayatında hiçbir zaman cumartesi pazar sokakta oynayamadı, hâlâ aynı ritimle çalışmalarını sürdürüyor. Üniversiteye kadar Urfa’da kendisine ait bir ahşap atölyesi vardı. Üniversite eğitimini Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Halen İTÜ’de Türk Dili öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Mühendis adaylarına retorik, güzel konuşma ve yazı dersleri veriyor. Sanatı için yüksek lisans eğitiminin ardından akademik kariyeri bıraktı. Eski Türkçeden, Fransızcadan ve Farsçadan edebi çevirileri var. Şu anda hem akademisyenliği hem de sanatını beraber yürütüyor, kısa bir süre sonra da üniversiteden emekli olacak.







İTÜ Türkçe Günleri
TÜ Türkçe Günleri, İstanbul Teknik Üniversitesi, İTÜ Dil ve Tarih Kulübü|Dil ve Tarih Kulübü tarafından düzenlenen etkinliktir. Bugüne dek 3 kez gerçekleştirilmiştir. Geleneksel hale getirilmeye çalışılmaktadır.
İTÜ Türkçe Günleri, İstanbul Teknik Üniversitesi, Dil ve Tarih Kulübü tarafından düzenlenen etkinliktir. Bugüne dek 3 kez gerçekleştirilmiştir. Geleneksel hale getirilmeye çalışılmaktadır. ==Amaç ve Kapsam== Dil ve Tarih Kulübü'nün kuruluş amacına benzer şekilde, İTÜ Türkçe Günleri, Türkçe ve kullanımında görülen düzensiz değişim, yozlaşma ve yabancılaşma konularını işleyen ve bu gidişata karşı ortak bir bilinç getirmeyi hedefleyen, birikime sahip katılımcılarla dinleyicileri buluşturan bir etkinliktir. ==Türkçe Günleri İçeriği== İlki 2004'te gerçekleştirilen Türkçe Günleri etkinliği bugüne dek 3 defa gerçekleştirilmiştir. Bu etkinliklerin programı aşağıdaki gibi yürümüştür: ==İTÜ Birinci Türkçe Günleri (16-20 Şubat 2004)== ===16 Şubat, Pazartesi=== 12.00-12.30
  • Açılış Konuşması
  • Atatürk'ün Türkçe Anlayışı ve Sözleri
  • Karamanoğlu Mehmet Bey'in fermanı
  • Kulüp Başkanı Cihangir Er'in konuşması 12.30-14.00
  • Güncel Türkçe, Feyza Hepçilingirler 16.30-18-30
  • Türkçe Nereye, Yavuz Bülent Bakiler ====17 Şubat, Salı==== 12.10-12.30
  • Bilimin Gelişiminde Dil, Tevfik Uyar 12.30-14.00
  • Basında Türkçe, Rüştü Erata 16.30-18.30
  • Türkçe'nin Gelişim Süreci ve Felsefesi, Doç. Dr. Haluk Berkmen ====18 Şubat, Çarşamba==== 12.10-12.30
  • Türkçe'nin Yüceltilmesinin Önemi, Onur Umur 12.30-14.00
  • Türkçe'nin türetme yeteneği, Prof. Dr. Ahmet Ercan ====19 Şubat, Perşembe==== 12.30-14.00 Açık Oturum: Bilim Dili Katılımcılar:
  • Prof. Dr. Ahmet Ercan(başkan)
  • Prof. Dr. Bülent Sankur
  • İlhan Selçuk 16.30-18.30 Açık Oturum: Türkçe ve İletişim Katılımcılar:
  • Deniz Yiğit(başkan)
  • Doç. Dr. Nilüfer Öcen
  • Şehmus Okur ====20 Şubat, Cuma==== 14.00-16.00
  • Kitle İletişim Araçlarında Türkçe, Hulki Cevizoğlu
  • Sivil Toplum ve Türkçe, Çağrı Tolga, Deniz Yiğit ==İTÜ İkinci Türkçe Günleri (21-25 Mart 2005)== ===21 Mart, Pazartesi=== 16.30-18.00
  • Açılış Konuşması
  • Türkçe'nin İlk Yazılı Belgeleri, Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya ===22 Mart, Salı=== 12.30-14.00
  • Türkçe'nin Ulu Çınarı, Prof. Dr. Aydın Köksal 16:30-18:00
  • Türkçenin Güncel Sorunları, Feyza Hepçilingirler ===23 Mart, Çarşamba=== 12:30-14:00 Bünyamin Aksungur
  • Müzik Dili Türkçe, Bünyamin Aksungur 16:30-18:00 Panel:
  • Gülgün Feyman
  • Deniz Banoğlu ===24 Mart, Perşembe=== 13:00-14:30 Oturum
  • Türkçe Coğrafyasından Esintiler, Metin Özkan 14:30-16:00
  • Türkçe'de Sevda Sözcükleri, Şehmus Okur 16:30-18:00
  • Doğru, Güzel ve Etkili Konuşma, Suna Okur ===25 Mart, Cuma=== 13:00-14:00
  • Sivil Toplum ve Türkçe, Deniz Yiğit 17:00-18:00
  • Ulusal Kimliğimiz - Türkçe'nin Gücü, Türk Dil Kurumu Başkanı: Prof Dr Şükrü Haluk Akalın ==İTÜ Üçüncü Türkçe Günleri (9-13 Ekim 2006)== ===9 Ekim, Pazartesi=== 13:00-15:00
  • Türkçe'nin Bugünkü Durumu, Türk Dil Kurumu Başkanı: Prof Dr Şükrü Haluk Akalın 15:00-17:00 Panel: Gençlik ve Türkçe Katılımcılar:
  • Deniz Yiğit
  • Prof. Dr. Hayati Develi
  • İsa Kocakaplan (Oturum Yöneticisi)
  • Bir İTÜ öğrencisi ===10 Ekim, Salı=== 13:00-15:00 Panel: Türkçe'nin Yarınları Katılımcılar:
  • Alev Alatlı
  • Halil İbrahim Ünsel
  • Şehmus Okur (Oturum Yöneticisi) 15:00-17:00
  • Osmanlı Türkçe'sinin Arapça ve Farsça ile İlişkisi “Esaret mi Terkip mi?”, Ömür Ceylan, Doç. Dr ===11 Ekim, Çarşamba=== DİLDEKİ DEÄ�İŞMELERİN YANSIMALARI-I “MÜZİK, EDEBİYAT” 13:00-15:00 Panel: “Şiir-Edebiyat” Katılımcılar:
  • Bahtiyar Aslan
  • Ali Ayçil
  • Doç. Dr. Fatih Andı (Oturum Yöneticisi)
  • Rekin Ertem 15:00-17:00 Panel: “Müzik” Katılımcılar:
  • Yavuz Yektâ,(Rauf Yektâ Bey'in torunu)
  • Fırat Kızıltuğ (Oturum Yöneticisi)
  • Dr. Saadet Gültaş
  • Prof. Dr. Mutlu Torun ===12 Ekim, Perşembe=== DİLDEKİ DEÄ�İŞMELERİN YANSIMALARI-II “BİLİM, FELSEFE, DÜŞÜNCE” 13:00-15:00
  • Türkçe ve Bilim, Prof. Dr. Zekai Şen 15:00-17:00
  • Felsefe ve Düşünce, İsmet Özel ===13 Ekim, Cuma===
  • Kapanış Konuşması, Prof. Dr. Faruk Karadoğan, İTÜ Rektörü 14:00-17:00 Panel: "Türkçe'nin Terim Türetme Yeteneği ve İTÜ'nün Türkçe'ye Katkısı" Katılımcılar:
  • Prof. Dr. Eşref Adalı
  • Prof. Dr. Yorgo İstefanopulos
  • Prof. Dr. İbrahim Bakırtaş



  • İTÜ Türkçe Günleri Sonuç Bildirgesi

    İTÜ Dil ve tarih kulübü olarak bu yıl ikincisini düzenlediğimiz"İTÜ Türkçe günleri"etkinliğini 21 – 25 Mart 2005 tarihleri arasında İTÜ Ayazağa Yerleşkesi kültür sanat birliği büyük salon'da gerçekleştirdik.
    Etkinliğimiz 21 Mart Pazartesi günü akşamı Prof. Dr. İbrahim bakırtaş ve İTÜ işletme fakültesi dekanı Prof. Dr. Ahmet h. Özok'un açılış konuşmalarıyla başladı. Hocalarımız konuşmalarında Türkçenin öneminden türkçedeki yozlaşmadan ve buna karşı mücadele verilmesinin gerekliliğinden söz ettiler. Açılış konuşmalarından sonra İTÜ - dtk Başkanı Osman ceylan, Türkcan Başkanı deniz yiğit'e, kulübümüzden desteğini hiçbir zaman esirgemediği ve hep yanımızda olduğu için teşekkürlerini ve kulüp adına bir hediyeyi sunarak kendisini"kulübün annesi"ilan ettiğimizi açıkladı. Ardından İstanbul Üniversitesi türkiyat araştırmaları enstitüsü müdürü Prof. Dr. Osman fikri sertkaya"Türkçe'nin ilk yazılı belgeleri"konulu konuşmasını yaptı. Prof. Dr. Osman fikri sertkaya konuşması sırasında perdeye yansıtarak gösterdiği kazılarda bulunan eserlere ait fotoğrafları ve bu fotoğraflara dair anıları seyircilerle paylaştı.
    İkinci günü öğle oturumunda Türkiye'nin ilk bilgisayar mühendisi ve"bilgisayar bilişim yazılım donanım"gibi 2500'den fazla bilişim terimini Türkçemize kazandıran Prof. Dr. Aydın köksal eğitimin Türkçe olmasının önemi konusunda bir konuşma yaptı. Kendi anılarını ve deneyimlerini İTÜ öğrencileriyle paylaşan köksal Türkiye'deki üniversitelerde yabancı dille eğitimin yaygınlaştırılma süreci hakkında gözlemlerini aktararak Türkiye'de Bilim yapılabilmesi öğrencilerin fikirsel ve teknik açıdan kaliteli insanlar olarak yetiştirilebilmesi için her alanda eğitimin Türkçe yapılması gerektiğini vurguladı. Konuşmasının ardından"Dil ve ekin"isimli kitabını imzalayan köksal çıkışta da uzun süre öğrencilerle sohbet etti.
    Akşam oturumunda ytü'de Türkçe okutmanı olan"Türkçe off"kitabının yazarı feyza hepçilingirler Türkçemizin kullanımı konusunda İTÜ öğrencilerine neşeli bir sunum yaptı. Oturumun ardından kitaplarını imzalayan hepçilingirler özellikle gençleri hedef alan çalışmalarda Türkçe konusunda çok hassas olunması gerekirken tam tersine davranıldığını anlattı.
    Üçüncü günü öğle oturumunda müzisyen bünyamin aksungur TÜRK Dünyası'ndan seslendirdiği çeşitli ezgilerle birbirinden binlerce kilometre uzakta olsalar dahi türklerin ortak bir müzik Dili olduğunu bizlere anlattı. Örnekler vererek TÜRK dünyasından yöresel müziklerin benzerliklerinden bahseden aksungur bu bölgelere yaptığı gezilere dair anılarını da İTÜ öğrencileri ile paylaştı.
    Akşam oturumunda Cumhuriyet gazetesi yazarı deniz banoğlu Türkçe'deki yozlaşma ile ilgili bir konuşma yaptıktan sonra öğrencilerle sohbet etti ve öğrencilerin sorularını yanıtladı.
    Dördüncü günü öğlen 14.00'den akşam 18.00'a kadar tam dört oturum gerçekleştirildi. İlk oturumda İstanbul valiliği TÜRK Dünyası koordinatörü metin özkan ve TÜRK cumhuriyetlerinden gelen öğrenciler İTÜ - dtk'nın annesi sayın deniz yiğit başkanlığında bir söyleşi gerçekleştirdiler. Bu söyleşide TÜRK Dünyası'ndan gelen öğrencilerin anıları Türkiye'de yaşadıkları ve duyguları anlatıldı.
    İkinci oturumda İTÜ'de Türkçe okutmanımız ve aynı zamanda kulübümüzün danışmanı olan şehmus okur hocamız"türkçede sevda sözcükleri"başlıklı konuşmasını gerçekleştirdi. Öğrenci arkadaşlarımızın yoğun ilgi gösterdiği konuşmada sayın okur TÜRK destanlarında işlenen aşkı kanuni'nin aşk şiirlerini TÜRK edebiyatında aşkın nasıl kaleme dökülmeye çalışıldığını izleyicilere gösterdi.
    Üçüncü oturumda yine İTÜ'de Türkçe okutmanı olan suna okur hocamız"doğru güzel ve etkili konuşma"başlıklı konuşmasını gerçekleştirdi. Sık yapılan konuşma telaffuz ve anlam hatalarından bahseden okur konuşmasının sonunda öğrencilerin sorularını cevapladı.
    Günün son oturumunda ise şu an haber turk kanalında haber sunucusu olan sayın gülgün feyman İTÜ öğrencileriyle buluştu."Basın - yayında Türkçe"konulu konuşması ve İTÜ öğrencileriyle paylaştığı anılarıyla izleyicilere neşeli dakikalar yaşatan feyman konuşmasının ardından basın - yayın dünyasıyla ilgili kendisine yöneltilen soruları yanıtladı.
    Etkinliğimizin beşinci ve son gününde gerçekleştirilen iki oturumun ilkinde Türkçemizi canlandırma derneği Türkcan Başkanı deniz yiğit ve Başkan yardımcısı Erhan küçükgüzel"sivil toplum ve Türkçe"konulu bir söyleşi gerçekleştirdiler. Bu söyleşide türkçede gözlenen yozlaşmanın duyarlı olan herkesi rahatsız ettiği ve kaygılandırdığı vurgulanarak izleyicilerin de katılımıyla buna karşı neler yapılabileceği üzerinde tartışıldı.
    İkinci oturumda ise TÜRK Dil Kurumu Başkanı sayın Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın İTÜ öğrencileri için"ulusal kimliğimiz – Türkçenin gücü"başlıklı konuşmasını gerçekleştirdi. Konuşmasında Türkçe ile ilgili en güncel resmi bilgileri bizlere sunan Akalın, Türkçenin nasıl yozlaştığı yozlaşmanın belirtileri ve sonuçları ile bu yozlaşmaya karşı TÜRK Dil Kurumu'nun yaptığı çalışmalar konusunda izleyicileri aydınlattı.
    Bu etkinlik sayesinde gördük ki İTÜ'de olsun İTÜ dışında olsun birçok insan Türkçemizin bu şekilde yozlaştırılmasından özünün yitirilmeye çalışılmasından ikinci sınıf bir dilmiş gibi insanların gözünden düşürülmeye çalışılmasından rahatsız. Özellikle Bilim yuvaları olan üniversitelerde olsun gençlerin kişiliklerini oturttukları liselerde olsun derslerin yabancı dilde işlenmesinin bu yozlaşmada çok büyük payı olduğu konusunda herkes hemfikir. Katılımcılarımızın hemen hepsi yabancı dilde eğitimin ne yabancı Dil öğrenmeye ne de eğitimin amacına ulaşmasına bir katkısı olmadığını tam tersine eğitimi baltaladığını ve öğrencileri haksız ve gereksiz yere zor durumda bırakarak eğitim kalitesini önemli oranda düşürdüğünü de dile getirdiler. Bizler de İTÜ Dil ve tarih kulübü olarak"yabancı dilde eğitim"hatasından en kısa sürede dönüleceğini ümit ettiğimizi her fırsatta dile getirdik. Bir hafta boyunca üniversitemize konuk olmuş olan bu kadar aydın ve bilge hocalarımızın ve katılımcılarımızın yorumlarını da duyup dinledikten sonra bu hatadan en kısa sürede dönüleceğine dair inancımız iyice arttı.
    İTÜ Dil ve tarih kulübü olarak etkinliğimizde bizleri en çok gururlandıran şey bizleri kırmayıp teknik Üniversite öğrencilerini aydınlatmak için zamanlarını ayıran hocalarımızın ve bütün diğer çok değerli katılımcılarımızın bu etkinliğimiz ile Türkçe için sarf ettiğimiz emeklerden dolayı için bizleri her oturumda ayrı ayrı kutlamaları oldu. Biz de İTÜ Dil ve tarih kulübü olarak bütün hocalarımıza ve katılımcılara bu çok önem verdiğimiz etkinliğimize konuşmacı olarak katıldıkları bizi ve arkadaşlarımızı engin bilgi ve deneyimleriyle aydınlattıkları için teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ayrıca izleyici olarak katılan tüm arkadaşlarımıza ve Türkçe okutmanlarımıza da Türkçe konusundaki hassasiyetimizi bizimle paylaştıkları ve etkinliğimize katılarak bizleri destekledikleri için teşekkür ediyoruz.






     
      *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1123702 ziyaretçi (2427775 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
     
    => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
    haberler haberler


    Google Arama
    Sitemde Arama
    Yaşam ve İnsanlar

    İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
    Namaz Kılan Minik ile burakesc
    GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc