Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İİN KOŞANLARIN YERİ***
  İntihara İtilen Subay b. Muttalip YILDIRIM
 









Namaz kıldığı ve eşi başörtülü olduğu için
TSK’dan atıldı. Özel sektörde bulduğu işten de attırıldı.   Dayanamayıp canına kıydı. 

Evet O,Yaşzede Binbaşı Abdülmuttalip Yıldırım'dı.
Geçenlerde ağabeyi ile tanışma fırsatım oldu.
O'da eski bir asker,
hayat görüşleri farklı da olsa kardeş...
Zihnimdeki soruların cevabını
ondan öğrenmeye çalıştım.
Bir suikaste kurban gitmediğini,
intihar öncesi terasta yalnız olduğunu
ve atladığını gören şahitler varmış.

Peki neden..? dedim...Neden intihar etmiş..?
Konuşmanın zor olduğu,kelimelerin boğaza düğümlendiği,gözlerin buğulandığı bir söyleşi...

İşsiz bırakılmıştı,
Üstelik emekli maaşı da kestirilmişti,
Eşi ve üç çocuğu O'nun eline bakıyordu,
Fakat O çaresizdi,
Sıkıntılar her gün daha bir büyüyor,
dağ gibi üstüne üstüne geliyordu...
Yine bir gün akşam eve geldi,
boynu bükük,eli boş...

Çocuklarından biri, bir ihtiyacını dile getirdi,
Fakat,alabilecek parası yoktu.
Hanımıyla göz göze geldi,

''Keşke dedi,keşke
bu günü göreceğime ölseydim.''


Bu, onların duyduğu son cümleleri olacaktı,
nereden bilsinler.
Yatsı namazını kılıp evden çıktı,
...Ve bir daha dönmedi,dönemedi...


Düşünüyorum,
İşsiz,aşsız bırakılmış,onuru zedelenmiş binlerce Yaş'zede,
Benzer sıkıntıları elan yaşıyor.
Her an tetikteyim ve endişeliyim...Sanki..!


Merak ediyorum,
Siz, endişe duymuyor musunuz..?!
Özellikle, Yaş'zedelere umut verenler...
Her geçen saniye,hayat ve gönüllerde bir şeyleri yok ederken...
Lütfen,acele edin...

 


Mustafa 
HACIMUSTAFAOĞULLARI


ABDULMUTTALİP YILDIRIM BİNBAŞININ ACIKLI HİKAYESİ 
 

Önce ordu inançlı subaylardan ve astsubaylardan temizlendi. Namaz kılan ve eşi tesettürlü olan herkes "disiplinsizlik" bahanesiyle ordudan atıldı; sorgusuz sualsiz, mahkemesiz savunmasız. Son yüzyılın en kapsamlı yargısız infazına kurban gitti 3.000'i aşkın YAŞ'zede.

"Disiplinsiz" diye ordudan atılanlar, TSK'nın en disiplinli unsurlarıydı. Bunu, tek tek onları dinleyince, haklarında yazılan başarı hikâyelerini okuyunca, aldıkları üstün hizmet ödüllerini ve başarı sertifikalarını görünce anlıyordunuz. Hele bu insanları tanıyıp onların ahlak, gayret, liyakat ve ehliyetlerine vakıf olunca, kendi kendinize şöyle demeden edemiyordunuz: "Bu yalnızca bu insanlara haksızlık değil, bu ülkenin altını oymaktır".

Ne oldu da halkı Müslüman olan bu ülkenin ordusunda İslam dinini yaşamak sorgusuz sualsiz kapı önüne konulmayı gerektiren bir suç oldu? 28 Şubat müdahalesiyle hızlanan bu yargısız infaz süreci, sistematik bir temizleme operasyonuydu. Pirincin içinden taşı ayıklama değil, taşın içinden pirinci ayıklama operasyonu...

YAŞ'a başkanlık eden Başbakan Gül ve Erdoğan, yargısız infaza karşı çıktıkları için kararların altına muhalefet şerhi düştüler. Bu bile sakil bir görüntüydü. Ortada bir haksızlık vardı, fakat ülkenin başbakanının bu haksız kararları engellemeye gücü yetmiyordu. Dahası, katılmadığı kararların altına imza atmak zorunda bırakılıyordu.

Askeri vesayet rejimi dedikleri tam da bu olsa gerekti. Ve ülke bu sakil durumdan kurtulduğu gün, askeri vesayet rejimi olmaktan da kurtulacaktı anlaşılan.

Yaşzede subay ve astsubaylar, inançlarından dolayı atılmaktan muztar olmadılar. Zira başarılı, ehliyetli ve liyakatli insanlardı zaten. Çoğu birkaç dil bilen, alanında iyi yetişmiş, altın kuyusuna düşse üstüne bir tanesi yapışmayacak kadar dürüst, çalışkan ve başarılı bu insanlar özel sektörde havada kapılırdı. Öyle de oldu. Fakaaat…

Onları yargısız infazla kapı önüne bırakanlar, bununla teskin olmamışlardı anlaşılan. Oysaki yargısız infaza tabi tutulan bu insanlar, o güne kadar verdikleri hizmet karşılığında elde etmeleri gereken sosyal güvenceden mahrum bırakılıyorlardı. Mesela, müzmin hastalığı olan çocuğunu ve eşini tedavi ettiremiyordu. Bunlara öyle bir fatura çıkarılıyordu ki, bunun anlamı "Sizi diri diri gömeceğiz"den başkası değildi.

Bununla da yetinmedi sürek avcıları. Bu insanlar sivil hayatta birer iş buldular. Geldiler, onları işe alan özel ve tüzel kişilere baskı yaptılar. Onları işten çıkarmalarını istediler. İşverenlerin çoğu korktu. Zaten mağdur olan bu insanları bir daha mağdur ettiler. Bu arada ailesini geçindiremediği için ailesi parçalananlar oldu. Tedavi ettiremediği için ailesinin bir ferdini kaybedenler oldu. Hatta cinnet geçirerek intihar edenler oldu.

Bu, insanı öldürmekle teskin olmayıp, cesedinin üzerinde zıplamaya benziyordu.

Örnek mi istiyorsunuz? Örnek çok, cidden çok. Ben sadece Muttalip Binbaşı'ya yapılan zulmün kısa hikâyesini anlatayım:

Muttalip Binbaşı'yı ta üsteğmenliğinden beri tanırdım. Dört dörtlük bir hanımefendi olan eşi ve dünyalar güzeli çocuklarıyla mutlu bir aile reisiydi. Vatanseverlikte ordu içinde onun gibi kaç tane çıkar, bilmiyorum. Mütedeyyin bir Anadolu evladıydı. Namazında niyazında bir insandı. Eşi tesettürlüydü. Tüm suçu buydu. YAŞ kararıyla emekliliğine ramak kala ona bile fırsat vermeden kapı önüne koydular. Bir çırpıda 20 yıla yakın hizmetinin üzerini çizdiler.

Son görev yeri olan ilde önce belediyede kendine bir iş buldu. Onu yargısız infazla kapı önüne bırakanlar, bunu yeterli bulmamışlardı. Belediyeye baskı yaptılar. Yapılan bu baskının hikayesini hem bu baskıların yapıldığı yetkililerden, hem de merhumun kendisinden dinlemiştim. Gerçekten hiçbir insafa, vicdana, izana sığmazdı.

Baskılara dayanamayan belediye, Muttalip Binbaşı'yı ikinci kez kapının önüne koydu. Bu kez de özel sektörde iş buldu. Anlaşılan o ki, birileri onu açlıktan öldürmeden bırakmayacaklardı. Girdiği özel sektörde de rahat vermeyip işverenini 'uyardılar'. İşveren içi kanaya kanaya kapı önüne koymak zorunda kaldı Muttalip Binbaşıyı. Bu kadar zulme kimin psikolojisi dayanırdı ki onunki dayansın. Sonunda cansız cesedini yerde buldular.

YAŞ mağdurlarının her birinin acı bir hikâyesi var. "İrtica" dosyalarıyla karartılan hayatların her biri bir ayrı dram. Bu mağdurların milletin vicdanında ne derin yaralar açtığının çetelesini kim tutabilir?

Asıl soru şu: PKK'yı birinci tehdit olmaktan çıkarıp yerine İslam'ın kod adı gibi kullanılan "irtica"yı koyanlar veya koyduranlar, bunu bu günleri hazırlamak için mi yaptılar? Ordunun savaş kabiliyetini bunun için mi yok ettiler?

YAŞ kararlarıyla açılan yaralar, haber yasaklarıyla tedavi edilir mi dersiniz? Dahası, 24 yıl görev yapmış ilk genelkurmay başkanı beş vakit namazlı biri olan Cumhuriyet ordusunda, namaz kılmayı yargısız infaza tabi bir suç haline getirenler, şimdi kime hizmet etmiş oldular?

Biri bu sorulara cevap versin, yoksa işimiz YAŞ.

Sami HOCAOĞLU



YAŞ mağdurunun maaşı ailesine

Eylül 18, 2011Yorum bırakın

 

 


 

Namaz kıldığı ve eşi başörtülü olduğu için TSK’dan atıldı.
Özel sektörde bulduğu işten de attırıldı. Dayanamayıp canına kıydı.
12 Eylül referandumunun ardından Yüzbaşı Yıldırım’ın eşi,
kıdemli albay emeklisi maaşı almaya hak kazandı.

YAŞ kararlarıyla 1997 yılında ordudan atılan subay ve astsubaylar,
askeriyeden atıldıktan sonra yaşadıklarına dayanamayıp intihar eden

Yüzbaşı Abdulmuttalip Yıldırım’ın mezarını ziyaret etti.

“Bu acı hikayeyi herkesin bilmesini istediklerini”

ifade eden Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER)
Kayseri Şubesi Başkanı Kemal Mete,

Yüzbaşı Yıldırım’ı ihraca götüren süreci anlattı.

“Rahmetli Yüzbaşı Yıldırım,

28 Şubat döneminde Urfa’da görev yaparken
eşi başörtülü olduğu ve kendisi de namaz kıldığı için
YAŞ kararıyla ordudan ihraç edildi”

diyen  Mete
“Arkadaşımızın çileli hayatını biliyoruz.
Arkadaşımız, TSK’dan ihraç edildikten sonra
geçimini sağlamak için Urfa Belediyesi’nde alt seviyede de olsa bir işe başladı.

Bir süre sonra dönemin baskısı sonucunda
belediyedeki işinden çıkartıldı.

Uzun süre işsiz kalan
ve hiçbir birikimi de bulunmayan arkadaşımız
ailesinin zaruri  ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale düştü.

Bunalıma giren arkadaşımız
Urfa Öğretmenevi’nin çatısından atlayarak intihar etti.

Geride dul bir eş ve
3 çocuk bıraktı”

dedi. Mete,

“12 Eylül referandumu sonucunda

YAŞ mağdurlarına haklarının iade edilmeye çalışıldığını,

intihar eden Yüzbaşı Yıldırım’ın haklarının da ailesine iade edildiğini
ve Bursa’daki eşinin kıdemli albaylıktan emekli maaşı alacağını söyledi.

KAYNAK :
 http://www.stargazete.com/politika/yas-magdurunun-maasi-ailesine-haber-382846.htm


*********************************
BEKİR GÜDEK KARDEŞİMİZİN
RAHMETLİ YÜZBAŞI ABDÜLMUTTALİP YILDIRIM İÇİN YAZDIĞI
YAZISI İSE ŞÖYLE

(Yukarıdaki yazı aşağıda linki bulunan habere aittir.
Daha önce yayınlandığından değişiklik yapılmamaıştır)

http://www.haberajans.com/habereGit.php?haberUrl=http://www.haberler.com/yas-magduru-yuzbasi-sivil-hayattaki-isinden-de-2997631-haberi/


    Yukarıdaki internet adresinde
Rahmetli Muttalip Binbaşı ile ilgili haberi okuyunca,

M. İSLAMOĞLU’nun
16.10.1997 Yeni Şafak gazetesinde Rahmetliye ithafen yazdığı,

“GÜLE GÜLE KÜHEYLAN”

adlı makalesi hatırıma geldi.

Makaleyi siz çok kıymetli dostlarla paylaşmak istedim.

Adı geçen makale
M. İSLAMOĞLU’nun

“ŞAFAK YAZILARI” adlı eserinin
167. sahifesinde mevcuttur.

Makaleyi, siz değerli dostlarımın temiz yürekleriyle baş başa bırakıyorum.

Allah’a emanet olunuz. Vesselam… 

                                                                                       



   “GÜLE GÜLE ‘KÜHEYLAN”

 
   Ben oyumu felakete veriyorum şeyda
   Sana dönük yanımda çengiler mat oluyor
   Saadet-zedelerin morga çevirdiği bir dünyada
   Bana alevden kostümlerle dans etmek düşüyor
   Ve şeyda ben oyumu felakete veriyorum
 
 
Tam 5 yıl önce tanımıştım onu.
O zaman yüzbaşı rütbesini taşıyordu.

Ta Pınarhisar’dan kalkar,
en az iki saat tutan yoldan
her pazar ailece Kur’an derslerine gelirdi.

      Görev yaptığı kurumun kurumu ona sinmemişti.

Hep canlı,
hep heyecanlıydı.

Onu da defter-i divane yazmıştılar;

bir saç-ı Leyla’ya vurgundur deyu.


Üniforması ona insanlığından zerre kadar birşey kaybettirmemişti;

yani imanından ve İslam’ından.

Aksine o,

sabrı bir hayat biçimine dönüştürmüştü;

sabrı, yani direnişi.  


Her gelişinde bana hüzün satar,

onun yerine umut alır giderdi.


Umuda çok ihitiyacı vardı.


Çünkü,

inancından dolayı gördüğü korkunç baskılara karşı yılmaması
buna bağlıydı.   


O müebbed muhacirdi.


Onu sürgünden sürgüne yolluyorlar,


böyle yıldırmaya çalışıyorlardı.


Bir kezinde onu

Seyrani’nin
kendisini sürgün etmekle tehdit eden Sultan Abdülmecid’e




cevaben söylediği şu dizelerle teselli etmiştim:



     Bozmak mümkün ise aklım bikrini

   Boz da bakir iken dul gönder beni

   Hakk’ın mekanından özge bir mekan

   Bulmak mümkün ise bul gönder beni



    Sanırım 96’nın Kasım’ıydı.
Ziyarete gelmişti.

Onu gördüğümde içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim.

Yanılmamışım.

Erbakan’ın imzaladığı

Yüksek Askeri Şura ihraçları arasında o da varmış.


Uğradığı bu mağduriyet onu

psikolojik bunalıma sürüklemişti.


İstanbul’a tedavi görmeye gelmişti.   


Binbaşı Muttalip,

bir ömür hizmet verdiği kurum tarafından,

azıtılan bir kedi gibi

kapının onüne konuluşundan daha çok,


o muş’um ihraçları imzalayan

elin sahibine gücenmişti.

Bu hüzün onu depresyona sürüklemişti.

Buna rağmen metanetini koruyordu.

Hiç kuşkusuz bu zor zamanlarda

en büyük desteği değerli eşinden alıyordu.   




Onu en son,

Temmuz ayında Urfa’ya ziyaretim sırasında gördüm.


Balıklı Göl’de bizi karşılayıp

Belediye bahçesinde

Urfa’nın ünlü patlıcan kebabını ikram etmişti.

Belli etmek istemese de

hayli sıkıntılı ve dertliydi.


Onuruyla oynayanları affedemiyordu.


Onun onuruyla oynayanlar
ekmeğiyle de oynamış,


belediyede çalıştığı gerekçesiyle

kazanılmış hakkı olan

emeklilik maaşını bloke etmişlerdi.


Bütün bu olumsuzluklara rağmen

etrafında
hiç de küçümsenmeyecek sayıda genç toplamış,

onlarla ilgileniyorlardı.

“Hocam, bunlar talebem,



hocalarının hocasını görsünler diye getirdim”


diyerek tek tek tanıştırmıştı.  


  Şimdi onlar öksüz kaldı.


Binbaşı Muttalip,



girdiği son depresyonun şokundan çıkamayıp,


çok ama çok sevip
ömrünü yoluna adadığına şahid olduğum
Rabb’ine yürüdü.  



  Ve onurlu bir akrep gibi
iğnesini sırtına batırarak gitti.


Umulur ki mazurdur.


Onun etrafına ateş çemberi yakanlarsa

onun gerçek katilleridir.


Katiller tutuşturdukları ateşle başbaşa kaldılar.  




 Vurulduktan sonra da koşan atları bilirsin ‘Küheylan’
 Dünyayı yakarlar ama külü yakamazlar ‘Küheylan’
 
  

 Hadi, güle güle git.







*******************************
YİRMİNCİ YÜZYILDA BİR OSMANLI SUBAYI
 
Rahmetli Bnb. Muttalip Yıldırım ile
Trakya’da aynı garnizonda
1989’dan itibaren
beş yıl kadar çalıştık.


O, yirminci yüzyılda yaşayan tam bir Osmanlı Müslümanı idi.


Onda gıpta edip de Bende olmayan
pek çok hasletlerinden bir kaçını anlatmak istiyorum.

 Yolda,
çarşıda pazarda
nerede olursa olsun
ağlayan bir çocuk gördüğü zaman

hemen ilgilenir susturmaya çalışırdı.

Üzerinde o anda ne varsa
çocuğa verirdi.


Güzel bir kalem,
kalemlik, para, şeker…

ne varsa verirdi.

Çocuğun akan burnunu kendi mendiliyle silerdi.


Çocuğu susturur



mutlu eder ve yoluna devam ederdi.


 Misafir olduğu evlerde

büyüklerden ziyade küçük çocuklarla
veya gençlerle ilgilenirdi.


Çocuk kaç yaşında ise

o yaşa iner

aynı dil ile konuşur

ve saatlerce muhabbet ederdi.


Hatta ben bazen onun

çocukların boyutundan çıkmamasına sıkılırdım

--komutanım biraz da bizimle ilgilen

--biz de buradayız derdim.



 Evine sık sık tanıdık tanımadık misafir alırdı.


Yolcu,
misafir,
satıcı,
terhis olmuş asker,
asker ziyaretine gelmiş aileleri bulur
evine götürür yemek yedirir, otogara kadar uğurlardı.


Trakya ‘da ilk tanıştığımız gün
evinin anahtarını
eşimle bana teslim ederek

-dilediğiniz kadar evimiz sizindir

diyebilecek kadar ailesiyle birlikte
misafirperver birisiydi.


Ev bulup taşınıncaya kadar
bir kaç gün evinde kendi evimiz gibi bizi ağırlamışlardı.



 Birlikteki odasına

istirahat saatleri dışında iken giderdim

çünkü mesai saatlerinde özel ziyaretleri sevmezdi.


Ziyaretçilerine

birlik çay ocağından gelen

her çayın veya meşrubatın
parasını kendi cebinden öderdi.


Özel işlerinde
devletin kalemini ve kâğıdını
ve hiç bir şeyi kullanmazdı

. Kendi çantasında taşıdıklarını kullanırdı.



 Cemaat,
parti,
dünya görüşü ayrımı yapmazdı.


İnançlılarla da inançsızlarla da

aynı samimiyetle konuşurdu.


Fikir alışverişini çok severdi.


Kızmadan ve kızdırmadan

saatlerce tartışmayı bilen birisiydi.
 



Bir gün  nöbetimde
birlik dahilindeki bir korulukta
alkol içen bir kaç asker yakalamıştım.

Rahmetli nöbetçi amiri idi.
Askerleri kendisine teslim ettim.

İyi bir ceza verip mahkemeye sevkedeceğini düşünüyordum

fakat hiç de öyle yapmadı.

Askerlerle uzun uzun konuştu.

Dertlerini dinledi.

Askerler ister
doğru
ister yalan söylesin

anlattıklarına çok üzüldü


neredeyse cebindeki parayı çıkarıp
askerlere hibe edecek kadar
duygulandı.


Bir daha içki kullanmayacaklarına dair

söz aldı ve onları gönderdi.


“Komutanım askerler seni kandırdılar”

dedim.

--“Olsun, farkındayım” dedi.


 Dost ve arkadaş çevresi çok

Trakyadan sonra bir daha görüşmek nasip olmadı. Son yılları hakkında bilgim yok fakat benim tanıdığım Binbaşı Muttalip kendi yaşamına kendi iradesiyle son verecek bir insan değildi. Olayın ardında kendi iradesini aşan dış müdahalelerin olduğuna ve ölümünün onun intiharı değil şehadeti olduğuna tam inanıyorum.



 Allah rahmet eylesin.Kemal GÖKDOĞAN

kemalgokdogan@gmail.com
esin.kemal@hotmail.com 

Evet O,Yaşzede Binbaşı Abdülmuttalip Yıldırım'dı.
Geçenlerde ağabeyi ile tanışma fırsatım oldu.
O'da eski bir asker,hayat görüşleri farklı da olsa kardeş...
Zihnimdeki soruların cevabını ondan öğrenmeye çalıştım.
Bir suikaste kurban gitmediğini,intihar öncesi terasta yalnız olduğunu ve atladığını gören şahitler varmış.
Peki neden..? dedim...Neden intihar etmiş..?
Konuşmanın zor olduğu,kelimelerin boğaza düğümlendiği,gözlerin buğulandığı bir söyleşi...
İşsiz bırakılmıştı,
Üstelik emekli maaşı da kestirilmişti,
Eşi ve üç çocuğu O'nun eline bakıyordu,
Fakat O çaresizdi,
Sıkıntılar her gün daha bir büyüyor,dağ gibi üstüne üstüne geliyordu...
Yine bir gün akşam eve geldi,boynu bükük,eli boş...
Çocuklarından biri, bir ihtiyacını dile getirdi,
Fakat,alabilecek parası yoktu.
Hanımıyla göz göze geldi,
''Keşke dedi,keşke bu günü göreceğime ölseydim.''
Bu, onların duyduğu son cümleleri olacaktı,nereden bilsinler.
Yatsı namazını kılıp evden çıktı,
...Ve bir daha dönmedi,dönemedi...


Düşünüyorum,
İşsiz,aşsız bırakılmış,onuru zedelenmiş binlerce Yaş'zede,
Benzer sıkıntıları elan yaşıyor.
Her an tetikteyim ve endişeliyim...Sanki..!


Merak ediyorum,
Siz, endişe duymuyor musunuz..?!
Özellikle, Yaş'zedelere umut verenler...
Her geçen saniye,hayat ve gönüllerde bir şeyleri yok ederken...
Lütfen,acele edin...

 


Mustafa 
HACIMUSTAFAOĞULLARI

 

   
YORUMLAR :

Emre Ahlatlı







Pts 14 Oca 2008, 02:02  


Muttalip Binbaşının Dramı,

Muttalip Binbaşı 28 şubat sürecinde Ordudan atılan subaylarımzıdan dı. Suçu Eşinin başörtülü olmasıydı.

Ben Muttalip Binbaşı ile askerliğimi yaptığım dönmede tanışmıştım.O zaman Üsteğmendi. Gayet efendi birisiydi. Sevilen sayılan bir subaydı. Genç olmasına rağmen taşkın hiç bir davranışı yoktu. Kimseye dini telkinde bulunduğuna tanık olmamıştım. Sadece devre arkadaşları dinci falan diye takılırlardı. Banada içki içmediğim için Humeynici derlerdi . İthamdan öte şakalaşmaydı bu sözler. Neyse ben terhis oldum,aradan 10 yıl geçmişti.

Duydum ki Muttalip Binbaşı Ordudan atılmış, Sonra bir belediyemizde işe girmişti. Peşini bırakmamışlar , belediye'ye baskı yapmışlar.İşten attırmışlar.Evliyidi Çocukları vardı. Sonra özel sektörden bir işyerine girdi. Ekip peşini bırakmamş Muttalip binbaşının , firma sahibini tehdit etmişler,ordan da işten atılmıştı,açlığa mahkum edilmişti eşi ve çocuklarıyla birlikte. Bir gün gezetelerde Muttalip Binbaşının betona çakılmış haberirni okudum..Bunalıma girip canına kıymıştı.

 

 





Orhan Kınık







Pzr 29 Hzr 2008, 01:24  


 

 

İrticadan kasıt nedir? Bugüne kadar irtica adı altında dindar insanlar rahatsız edilmiştir. Bugüne kadar iritca söyleminde bulunan insanların amaçlarını biliyoruz. İslama direk saldırma cesaretinde bulunamayanlar ''irtica'' kılıfına sarılmaktadır.

Müretci dedikleri insanlar hiç bir zaman bu devlete silah çekmemiş, kurşun atmamıştır.. Hiç bir anarjik olayda rol almamıştır. İrticacı dediğiniz insanların çocukları her gün şehit düşüyor bu topraklar için.

Hayali bir irtica avına çıkanlar, illizyon yapıyor. 28 şubat sürecinde irtica avına çıkanlar hortumcu bankaların yönetimine girmişti. Şu İrtica nedir bir tarif edinde bizde bilelim.

 

 

.Muttalip binbaşıyı duydunuz mu hiç siz? Muttalip binbaşı ile aynı kışlada Günaydoğuda görev yaptım ben. Kışlada en küçük bir siyasal duruş sergilediğini görmedim. Namazını düzenli olarak kılan eşi tesettürlü birisiydi. Tek suçu da bu idi. Ordudan atıldı. BELEDİYEYE GİRDİ ORDANDA ATTIRDILAR. Özel sektörde iş buldu orayı da tehdit ettiler oradan da attırdılar. En son canına kıydı

 

 

 




 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1123626 ziyaretçi (2427232 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc