Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İ«İN KOŞANLARIN YERİ***
  Mustafa PEHLİVANOĞLU
 



HAKİMDEN ŞOK İTİRAF!.. ÜLKÜCÜ PEHLİVANLI'YI DENGE OLSUN DİYE ASTIK!..




Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu idam edilecekti. Saat 01.00 sularında Ulucanlar Kapalı Cezaevi'ne gittik. Odada savcı dışında adli tabip, cezaevi müdürü, din görevlisi ve Adalı'nın avukatı Mehdi Bektaş vardı.
15 Ocak 2007 Pazartesi 15:04
Hiç pişman değilim ama unutamadım
 
12 Eylül döneminde 40 kadar idam kararı veren eski Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan, anılarını ilk kez SABAH'a anlattı. İdam cezalarının uygulanmaya başladığı ilk gece iki infaza katılan Kayacan, eve gittikten sonra bir süre sanki asılan gençler karşısına çıkacakmış gibi hissetmiş. İdam kararı vermekle ölümleri görmenin çok farklı olduğunu söyleyen Kayacan, hâkimliği boyunca hiç kalem kırmamış.

'Karar vermekle ölümü görmek çok farklı'
40'a yakın idam kararı veren eski Sıkıyönetim Mahkemesi Hakimi Ali Fahir Kayacan, anılarını anlattı. 12 Eylül'den sonra idamın uygulanmaya başladığı gece iki infaza katılan Kayacan, "Pişman değilim, ama unutamıyorum," diyor.
 
Saddam Hüseyin'in idam görüntüleri, Türkiye'de unutuldu zannedilen, ama darağacına gidenlerin yakınlarının asla unutamadığı idam anılarını yeniden canlandırdı. "Saddam ölümü hak etti mi, etmedi mi? İdam yapılmalı mı?" tartışmaları da sürüyor. Peki bir insan, 'yasa gereği' de olsa bir başka insanın ölümüne karar verirken, üstelik o ölümü izlerken neler hisseder? 12 Eylül askeri darbesinden sonra 40'a yakın idam kararına imza atan emekli hakim Ali Fahir Kayacan, hissettiklerini ve yaşadıklarını anlattı. Kayacan, 30 yaşında genç bir Hava Üsteğmen Hakim olduğu sırada idamlara katılmış. 12 Eylül'den sonra önce solcu Necdet Adalı, ardından da denge sağlanması için ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun idamına karar verilmiş. Şimdi avukatlık yapan Kayacan, o geceyi şöyle anlatıyor: "1980 ihtilalinin ilk infazı 8 Ekim gecesi gerçekleşti. 
 
Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu idam edilecekti. Saat 01.00 sularında Ulucanlar Kapalı Cezaevi'ne gittik. Odada savcı dışında adli tabip, cezaevi müdürü, din görevlisi ve Adalı'nın avukatı Mehdi Bektaş vardı. Pehlivanoğlu ile Adalı da Mamak Askeri Cezaevi'nden alınıp ayrı ayrı arabalara konuldu. Önce odaya Adalı çağrıldı. Elleri arkadan kelepçeliydi, üzerinde kendi kıyafetleri vardı. İnfaz savcısı, kendisine yapılacak işlemleri anlattı. Doktor, 'Bilinci yerinde,' dedi. Ben hüküm özetini okudum. Son arzusu mektup yazmak oldu. Savcı mektubu ailesine vereceğini söyleyince, 'Bunun garantisi ne?' gibi bir soru sordu. Savcı da 'Tabii ki niye vermeyeyim?' dedi. Avukatı, 'Bana verilsin. Müvekkilimin endişesi var,' dedi. Ama yasa, buna müsaade etmiyordu. Adalı, sonunda ikna oldu. Mektubunu yazıp verdi."
 
'HOCA İÇİNDEN DUA ETTİ'
Dini telkin istemeyen Adalı için hoca yine de içinden dua okumuş: "Mektup ailesine de verildi. Adalı dini telkin istemedi, ama hoca içinden ona dua okudu. Adalı'ya kolsuz, dizlerine kadar, V yaka, beyaz, basitçe dikilmiş bir giysi giydirildi. Karar özeti, bir kartona yazılıp, iğneyle bu giysiye zapt edildi. 'Efendim düğmeyi açabilir miyiz, biraz sıktı da,' dedi. Biraz sonra olacak şeyi düşününce, şaşırıyorsunuz. Darağacının altına çelik bir büro masası konmuş, üzerinde de bir sandalye bulunuyordu. Adalı infaza giderken, Avukatı Mehdi Bey, bir isim verdi ve Adalı'ya 'Selam söyle,' dedi. Bu, 1970 döneminde öldürülen THKO'lu Kadir Manga'ydı. Mehdi Bey, Adalı'dan Manga'ya selam söylemesini istemişti.
 
Adalı, sehpaya çıktı. Cellat ipi boynuna geçirdi. O vaziyette, slogan attı. Cellat sandalyeyi çekince önce ipin ucunda döndü. Boyu uzundu. Ayağı sandalyeden sonra masaya değer gibi oldu. Daha çok acı çekmesin diye masayı da çektiler. 15 dakika beklendi. Doktor saate baktı ve 'Tamam,' dedi.' Kayacan, yasalar uygulansa da katıldığı idam görüntülerinden çok etkilenmiş: "Ne olursa olsun gözünüzün önünde biri ölüyor. Etkilenmemek mümkün değil. İdam kararı vermekle uygulamayı görmek çok farklı." Solcu gençlerden Adalı'nın infazından sonra denge sağlanmak için idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu'nun ipe gidiş anını da şöyle anlatıyor: "Odadayken, Mustafa Pehlivanoğlu'nu çağırdılar. Onun da son arzusu ailesine mektup yazmak oldu. Dini telkini kabul etti. Ondan sonra ben hükmü okudum. Pehlivanoğlu, savcılıkta itiraflarda bulunmuştu. Ben hükmü okuduktan sonra bana 'Efendim ben o kadar yardımcı da oldum,' dedi. Ona infaz hükmünün değiştirilmesinin mümkün olmadığını anlattım. Pehlivanoğlu da sehpada slogan attı."

Sibel HÜRTAŞ/ ANKARA




Mustafa PEHLİVANOĞLUNUN Annesi Zeynep PEHLİVANOĞLU Anlatıyor
O gün ziyaret vardı bizi zor görüştürüyorlardı. Zaten kaçıp yakalandıktan sonra görüştürmüyorlardı. Sıraya girdim ne zorluk çekildiğini biliyorsunuz askerler adalının ailesi. Pehlivanoğlunun ailesi…
Bağırdılar bize sonra geldiler size görüş yok dediler siz evlerinize gidin dediler. Ben ordan ta kapıya gittin yaslandım döndük tekrardan acaba içeride bir şey var mı diye şüphelendim. Can Özbay’a gidim dedim. Cana vardım. Böyle böyle dedim durum. Şöyle bir düşündü. Ben bir irtibat kurayım dedi. Dur dedi adam telefonla araya araya birini buldu. Ordan kendi arkadaşlarından birini gönderdi Mustafa’ya burada amcayın haberi yok. Bern de avukatla gitmekte ısrar ettim ağlıyorum tabi Mamak karakoluna gittik.
Gel gör ki avukat olarak gönderilen adam istihbaratın görevlisi. Can bey avukat gönderilsin diye müracaat edince onlarda kendi adamlarını göndermişler bende gidim dedim ama. Sonra gittik oraya o diyor teyze geçmiş olsun öbürü diyor geçmiş olsun . bir de baktım Nurettin Soyer arabayla geldi. O çocuklardan Allah razı olsun o gün yaptıkları iyiliği unutamam ben çıktım dışarıya önünde durdum. Bağırdım dedim ki doğru söyle mustafanın cezası idamıydı yoksa başka bir şey miydi vallahi dedi yedi sene falandı cezası.
Peki dedim bu kötülüğü kim ortadan kaldıracak haksızlığı kim örtecek benim çocuğuma ceza verenlere Allah da ceza versin . bağırmışım çağırmışım kendimden geçmişim tabi o ceza size yeter demiştim. Sizde biliyorsunuz ki çocuğum Balgat katili değil. Can beni tutmuş götürmüş bir kenara avukat diye gönderdikleri adam haber getirdi. Anam bana saat yollasın abi sigaran var mı demiş oğlum sigara bile vermemişler yavruma.. anam bana saat göndersin demiş döne döne. Hemen kolumdaki saati yavruma versinler diye çıkardım.
Çamaşır falan koymuştum… fenalaştım Can Özbay’ın yazıhanesine gittik . düşünüyorum ne yapacağız aklıma baki tuğ geldi. Araya araya bulduk baki tuğun evini içeri girdik generaller felan oturuyorlardı. Bayağı büyük adamlar vardı. Oturmuşlar konuşuyorlardı biz de içeri girdik can özbay baki bey dedi beni gösterdi tanıttı baki bey hiç mi bir çaremiz yok dedim. Bir şey söyleyemeyeceğim dedi şuanda hiçbir şey söyleyemem dedi. Dizlerimi bağı çözüldü.
Eve geldik tabi gelir gelmez televizyonu açtık televizyonda bizim çocukları söylüyorlar tam anlayamadı bir şeyler söylüyor da ama ne olduğunu bilemedim infaz minfaz gibi laflar etti ama çocukları hemen televizyonu kapattılar . ağlamaktan kendimi tutamıyorum ki. Ertesi gün sabah oldu. Daha medet bekliyorum. Oktaya dedim (Mustafanın abisi) gel gidelim Seyfettin Ercan . (mustafanın avukatı) daha Seyfettin Ercan’dan medet bekliyorum adamlar ancak para alıp yemeyi bildiler. Başka bir şey görmediler seyfettinin yazıhanesine vardık kapı kilitli çocukları duruyor iki tane çocuk. Yandaki yazıhaneden iki genç çıktı Seyfettin yok mu diye sorduk. Çocukların elinde gazete vardı bizim kim olduğumuz u sordular cevap vermeye kalmadı. Oktay ben Mustafa Pehlivanoğlunun kardeşiyim dedi.
Gazeteyi kaçırdılar bizden. Oktay görmüş gazeteyi. Oktayla aşağı indik arabaya bindik Oktay son sürat eve gidiyor. Yavrum yavaş git kurbanın olayım yavaş ol dediysem de Oktay dinlemiyor bir an önce eve varak diyor da başka bir şey demiyor. Eve geldik çocuk arabayı durdururken sonra kendi attı yere ben hem ağlıyorum hem dua ediyorum. Şaşırdım neye uğradığımı bilemedim. Ben duymadım diye her yolu deniyorlar ama bildim, bildim artık… ne kadar zaman geçti bilmiyorum dalmışım uyumuşum hafiften bir ferahlık bir senirlik evimize sanki nur yağmış gibi. Bütün oda yemyeşil zümrüt yeşili bir boya ile boyanmış vallahi böyle Allahım Yarabbi yeşil boya da vurmadık bu nasıl iş böyle iyice afalladım hemen eüzü besmele çektim. Abdestimi aldım namazımı kıldım.
Sabah namazının iki rekatını kıldım ikinciye gelince bir ağırlık çöktü kılamadım Allahın hikmeti işte tövbe çektim durmadan. İşte yavrum böyle sabah oldu. Öğrendim her şeyi. Amcan erkende8n çıktı evden doğru Can Özbaya gitmiş. Böyle böyle olan oldu giden gitti bari şu oğlanın mezarına varayım demiş. Ben nasıl bulurum oğlumun mezarını diye sormuş. Dur Necmi amca diyorlar şöyle otur falan diyorlar. Azıcık oyalıyorlar. Sonra mezarlığa gidiyorlar. Mümkün değil içeri girdirmiyorlarmış can bir taraftan itiraz etmiş amcan birinin yakasını tutmuş, ben babasıyım demiş nasıl olur da bana oğlumun mezarını göstermezsiniz demiş. Tam bu esnada karşıdan bir albay geliyormuş. Mezarlık müdürüne demişler ki bunları yıkamadan üstleriyle başlarıyla atacaksın demişler.
Mezarlık müdürü bunu söyleyene vermiş veriştirmiş onu söyleyeni de biliyordum. Aklıma gelmiyor. Bir astsubay olsa gerek. Sen kim oluyorsun buraya kadar size ait bundan sonrası bana ait. Güzelce yuduruyor müdür. Yıkattırıyor, tertemiz mezara koyduruyor. Neyse onlar gidiyorlar Necmi amcan müdüre çıkıyor, tabi amca sen hiç merak etme senin evladın bizim evladımız bizzat tertemiz başında durdum yıkattırdım tertemiz mezara koydum. Bunu bildiğimizden bir tanesinin evladı böyle oldu bir de senin evladın böyle oldu. Ne mutlu senin gibi babaya diyorlar.
Hocalar sarılıp sarılıp elini öpüyorlar. Neyse bunlar gidiyorlar mezarı görüyorlar. Necdet Adalının mezarı bizim mezarın arasını beş mezar açık bırakmışlar. Bizim mezar yolun kenarında. O gün evin içi sivil polisine kadar kalabalık ve doluydu. Tabi biz bilmiyoruz hiç kapıları kapatmayın sonuna kadar açık tutun dedim. Allaha şükür kim itiyorsa buyursun gelsin çok afedersin elin gavuru da gelsin. Utanacak hiçbir şeyimiz yok. Neyse gelen iden kalabalık epey oldu.
Sonraki günlerde çocuklara dedim ki beni de götürün oğlumun mezarına kardeşinin başı da yandı hep beraber mezara gittik. Sanki o an yani mezara varınca biri anne ağlama… Hiç ağlama diye telkinde bulunuyordu. Gözümden bir damla olsun yaş gelmedi. Şöyle bir bakınca ama teselli veren çok oldu. Etraftan laflar çoğaldı zamanla ileri geri konuşanlar oldu. İşte şöyle etmişler böyle yumuşlar kefensiz namazsız koymuşlar diyenler oldu. Bende Can Özbaya gittim dedim ki ben bu mezarı açtıracağım. Kimi demiş dili sarkmış kimi demiş kötü kokuyormuş.
Yarabbi dedim bana sabır ver. Şu şom ağızların payını vereyim. Ondan sonraki mezarlık müdürüne çıktım. Cana dedim ben bu mezarı açtıracağım yaptıracağım ölmeden önce. Zeynep sen dayanamazsın dediler. Nasıl olsa bir taş bağrıma koydum, bir daha koyarım dedim. Mezarlık müdürüne çıktım ben Mustafa Pehlivanoğlunun annesiyim dedim. Ben size çok büyük ricaya geldim kabul ederseniz. Neye kabul etmeyelim siz bizim annemizsiniz dedi. Allah razı olsun. Dedim ki insanlar ileri geri konuşuyor onlara tahammülüm kalmadı. Adamcağız şöyle bi düşündü dedi ki Anneciğim sen açtıracağın zaman bana gel bende başında dururum, ne gerekiyorsa yaparız.
Ertesi gün gittik. O mezarlık müdüründen tut da işçilerine varıncaya kadar oradaydılar ve mezarın başında durdular. Ahmet Çelik’in annesi kız kardeşi bizim Sevinç de vardı. Eve de haber verdim. Necmi amcanız da geldi. Ahmet Çelik’in annesi yemin ettirdi bana. Kurana el bastırdı. Abdestini bozma dedi, dua et sadece ağlamak yok. Dedi. Söz verdim. Vermesem ne yapacağım ki. Mezarı açan çocuklar bir taraftan ağlıyordu, bir taraftan açıyorlardı. Bir de mezar açıldı ki tek iki tane sinek çıktı o kadar mı güzel kokarmış… o kefeni bir damlacık bozulaydı.
Limon sarısı, limon kabuğu.. Nasıl kirli sarı var ya işte o kadar sararmış yavrumun kefeni. Hele bir yerinde çürüme olaydı pis bir koku bulunaydı. Çocuğumda asla bir şey yok. Yüzü açıldı ben aşağı eğilemedim. Kardeşi eğildi ve baktı. Kendimi zor tutuyorum. Tertemiz mis gibi kokan bir mezara orada rastladım işte. O mezarı açanlar o mezarcılar mezarlık müdürü ve herkes şunu söyledi Allah’ım bu ne güzel şehitmiş. Biz hayatımızda böylesi bir şeyi görmedik dediler. İşte böyle yavrum…. Oradan çıktık geldik.
O hali.. Yatan Mustafa’mı nasıl unuturum. O nurlu tertemiz ve örselenmemiş yüzü… Kefeni pak. Kendi de öyle… ben taş oldum dayandım. Otuzüç yaşındaki abisi dayanamadı gitti. O da gitti…
Mustafa PEHLİNAOĞLUNUN CEZAEVİNDEN KIZ KARDEŞİNE YAZDIĞI MEKTUP 12.02.1980 Mamak Askeri Cezaevi
Bismillahirrahmanirrahim
Kıymetli kardeşim Sevinç
Bacım, hasretle gözlerinden öperim. Nasılsın, iyi misin. Ben çok iyiyim, koç gibi yatıyorum. Ne mutlu ki vatanını, milletini seven, Allah yolunda mücadele için içeri düşen ve yine de yılmayıp Allah için mücadele eden ber abiye sahipsin. Bunun için hiç bir zaman ağlamanızı istemiyorum.
Size, bugüne kadar hiç anlatmadığım bazı şeyler anlatacağım. 10 gün Emniyet Sarayı'nda kaldım. Ceyrana bağladılar, her yerimden falakaya yıktılar. Yetmiyormuş gibi bir de tavana asıp ayaklarımın altında ateş yaktılar. Böyleyken ben ağlamadım ve sabredip her şeyi Cenab-ı Allah'a bıraktım. Sizin de bir daha ağladığınızı duymayacağım tamam mı?
Bize düşmanlık yapan Allah'ından bulur. Bunu unutma. Kimin ne yaptığını çok iyi biliyorum ve onlara istediğim kötülüğü de yaptırırım ama her şeyi Allah'a bırakıyorum. Kimseye kin gütmeyin.
Mustafa PEHLİVANOĞLU.
Mustafa PEHLİVANOĞLU’nun idam edilmeden hemen önce yazdığı mektubu sizlere sunmadan şunları söylemek istiyorum. Bu mektubu tatlı su mücahidleri, günümüzün yeşil kuşak projesinin ürünleri, İslamiyetin üzerinden tüccarlık yapanlar, milliyetçililiği islamla bağdaşlaştırmayıp kendi zihniyetlerinden başkalarını müslüman görmeyen zihniyetin sahipleri, hocaları amerika’da kendileri burada senaryo yazanlar türkün tarihini bilmeyip türküm diyemeyenler de okusun ve sizler mazisini unutup başka yerlerde makam bulup ikbal ve istikbal adına ülküdaşlarını satanlar ülkücülüğü gençlik hevese sayan kravatlı bol janjanlı kartvizitlere sahip olan beyler siz d iyi okuyun bu mektubu... bu mektup bizim nişamezdir...
MUSTAFA PEHLİVANOGLU'NUN İDAMINDAN ÖNCE ANASINA VE BABASINA YAZDIĞI MEKTUP
Sevgili anneciğim ve babacığım, sizler beni bu yaşa kadar büyüttünüz ve yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı işlemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin.
Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakkın ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah'ın huzuruna çıkacağım.
Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah'ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah'tan bulsunlar. Şunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa'lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah'a inananlarındır.
Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Sizden ricam ağlamayın. Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı. Hakkım varsa, hepinize helal olsun, siz de helal edin.
Son olarak, abime, yengeme, yiyenime, bacıma selam eder, haklarını helal etmelerini dilerim. Nişanlıma da selam eder, Cenab-ı Allah'ın mutlu bir yuva kurması-için ona yardımcı olmasını dilerim.
Oğlunuz Mustafa
 


Cmt 12 Eyl 2009, 20:09  

Halil ESENDAĞ ve Selçuk DURACIK idamında bulunan imam anatıyor

--------------------------------------------------------------------------------

İDAM SEHPALARINDAN HAKK'A YÜRÜDÜLER...

İzmir’de Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi. Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi...

Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara. ALLAH’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:

“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında

-ALLAH’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum. Onlar infaz edilirken

-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim...

Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime gelip,

-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.

Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.

-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...

Orada bulunanların çoğu onlarla helalleşti. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,

-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de,

-Elhamdülillah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,

-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu ALLAH’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.

-Az sonra ALLAH’a kavuşacaksınız, dedim.

-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...

Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...

İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.

-ALLAH’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona da,

-Halil, ALLAH’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle başını sallayarak,

-Biliyorum Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü. Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a bir şeyler söyledi. Cellat, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellat, tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona da Yasin okudum.

Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı. Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda,

-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür ediyordu; bunlar ise,

-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyordu…”

Mehmet Karanfil


 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1198991 ziyaretçi (2651546 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc
Bu web sitesi Łcretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
‹cretsiz kaydol