Create Your Own Countdown

Google

   
  *** İYİLİK İİN KOŞANLARIN YERİ***
  İskilipli Atıf Hoca
 

Atıf Hoca’yı asıp şapka giydirdiler
İskilipli Atıf Hoca'nın idama götürülüş hikayesi..
06.12.2011 - 12:25
4 Şubat 1926 Perşembe sabahı. Görevli 'Muhammed Atıf' diye bağırdı. Hoca ağır adımlarla, dualar mırıldanarak sehpaya yürüdü. Kılıç Ali'nin öfkesi ise bitmemişti.
10 SENELİK SÜRGÜN CEZASI İSTENİYORDU
2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi (savcı) Necip Ali(Küçüka) bey tarafından okunan iddianamede tek idam isteği, Babaeski müftüsü Ali Rıza efendi hakkındaydı. Atıf efendi ise, 10 senelik sürgün (kürek) cezası istenen mazlumlar arasındaydı. Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu (ertelendi).
'SARIKLILAR GELSİN' DİYE ANONS EDİLDİ
Ertesi sabahın (3 Şubat 1926) ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl Mahkemesi'ne götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı. Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında "sarıklılar gelsin" dedi.
Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. 10 dakika sonra sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi. Ardından da karar açıklandı: "(...) Frenk Mukallitliği ve Şapka adındaki kitabı yazdığı ve muhtelif bölgelere göndererek halkı isyana teşvik ettiğinden dolayı 7/12/1341(M.1925)tevkif edilen Fatih Dersiamlarından Hoca Atıf (..) ve diğer arkadaşları haklarında yapılan muhakemeleri neticesinde: İskilipli Atıf ve Babaeski eski Müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben(asılarak) idamlarına... karar verildi." Kararın açıklandığı an, Hoca'nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından Tahiru'l-Mevlevi aktarıyor: "Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız." Posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca'nın evine hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim ediyordu: "Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir."
'HASIR ŞAPKALI ZAT BAĞIRIYORDU'
Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir tanıklığını şöyle anlatıyor: "Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca'yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu."
"SAKIN AĞLAMAYIN"
Ve 4 Şubat 1926 Perşembe... Sabahın ilk saatleri... Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı... Metin bir şekilde, dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf efendi, kelime-i şehadetle, bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve "yevme tüble's serair" (bütün sırların açığa çıkacağı gün) olarak Kur'an'da bildirilen dar-ı ahiretin özel bir bekleme salonu olan şehadet kapısını çalıyordu. O gece, rüyasına girdiği hanımına "Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun" diyordu...
Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza hoca idama götürülürken.
HUKUK KATLİAMI YAPILDI
Hiç şüphesiz Atıf Hocanın yargılama süreci skandallar zinciriyle doluydu.İlk skandal, İskilipli Atıf Hoca'nın Şapka Kanunu'nun çıkmasından 1,5 yıl kadar önce bastırdığı kitapçıktan yargılanıp idama mahkûm edilmiş olmasıydı. İkinci skandal ise bir gün önce Savcı Necip Ali'nin 3-15 yıl ağır hapis cezası istediği İskilipli Atıf Hoca'yı, mahkeme başkanının, son anda idama mahkûm etmiş olmasıydı. Böylece hem bir kanunun geçmişe doğru işletilmesi gibi temel bir hukuk kuralının ihlali, hem de savcının talebinden derece değil, mahiyet itibarıyla "farklı" bir ceza verierek hukuk da katledilmişti.
RÜYADA DAVET ALINCA MÜDAFASINI YIRTARAK ÇÖPE ATTI
Necip Fazıl Kısakürek "Son Devrin Din Mazlumları" adlı eserinde özetle şunları yazmıştı: Mahkeme Reisi maznunlara hitap etti: Yarın müdafalarınızı hazırlayınız! Maznunlar, mıhlı hapishaneyi boyladılar. Yatsı namazından sonra Atıf Hoca yatağına oturdu ve müdafaasını yazmaya başladı. Bir aralık, günlerdir uykusuz, sabahlara kadar namaz ve niyazla vakit geçiren Atıf Hoca hafifçe daldı. Giyimli olduğu halde, başı taş duvarda, ellerinde yarım kalmış müdafaası, gözleri yumulu, kendinden geçti. Arkadaşı Tahir-ül-Mevlevî bu manzaraya bakarak mırıldandı: Zavallı âlim ve fazıl, büyük bir adam! Bu muydu ilim ve faziletinin mükâfatı? Atıf Hoca'nın uykusu uzun sürmüyor.. Yüzünde derin ve ince bir tebessüm.. Ne o hocam çabuk uyanıverdin? Atıf Hoca sakin: Uykudan murad hasıl oldu! Yani?... Yani beklediğim rüyayı gördüm.
Atıf hoca doğrulmuş ve müdafasını karaladığı kağıtları elinde büzmüştür: Kainatın fahrini gördüm. Bana 'yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğruşayorsun' dedi. Ne diyorsun? Beni idam edecekler Allah'ın sevgilisine kavuşacağım.. Rüyanın sadık olduğuna hiç şüphem yok."
KILIÇ ALİ'NİN ÖFKESİ ASMAKLA DİNMEDİ
Son anlarında kurbanının yanında bulunmayı adet edinmiş bulunan İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali'nin ilk işi, Atıf Hoca'nın idamının hemen ardından sarığını çıkarttırmak olmuştu. Bununla da yetinmeyen Klıç Ali, son nefesini veren İslam alimine darağacındayken elindeki şapkayı giydirmişti. Hafız Cevdet Soydanses ve Dr. Rıza Nur bu durumu şöyle anlatıyor: "İskilipli Hocanın asılmasında tam boynuna ilmek geçirilirken, Kılıç Ali de sarığı alıp başına bir şapka geçirmiş. ...Ve küfürler etmiş. Zavallı bu şekilde saatlerce teşhir edilmiş."
AİLESİNİN YAŞADIĞI BÜYÜK DRAM
Atıf Hoca'nın yeğeni Bahaddin İmal,"Hoca'nın eşi Zahide hanımla, kızı Melahat, idamından sonra İstanbul'dan İskilip'e geldiler. Zahide hanım köyde hanımlara Kur'an okuttu. Kızı Melahat, babasının evden götürülmesi ile akli dengesinde gelgitler yaşamış. 'Bu halim doğuştan değil. Babamı gözlerimin önünde evden alıp götürmeleri büyük bir korku meydana getirdi. Bu hâl yaşadıklarımın eseri' demiş" diye anlatıyor.
'GÖRDÜĞÜM MANZARA BENİ MIHLADI'
ATIF Hoca'yı idam sehpasında görenlerden biri de, yakın arkadaşı Tahir ül Mevlevi'dir. Tahir bey, sabah namazı sonrası eski Meclis binasının önüne gelince, gördüğü manzarayı şöyle anlatır: "Birdenbire gözüme ilişen manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da iki vücut çekilmişti (Atıf Hoca ve Ali Rıza efendi).Elimde olmadan gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı (taziye konulu kaside beyti) olan:'Uluvvün fi'l hayati ve fi'l memat / Le-hakkun ente ikdü'l mucizat' (Sen hayatta da, ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü






12/4/2010 - Kılıç Ali’nin oğlu
babasının cinayetlerini itiraf etti-2
 
Kılıç Ali Kurtuluş Savaşı kahramanlarımızdan Kars,Kocaeli,Gemlik gibi önemli cephelerde kahramanlıklar gösteren Çılgın Türkler kitabında da anlatıldığı gibi 4 önemlicepheden birinin komutanlığını yapan Deli Halit Paşa ( Halit Karsıalan)  yı mecliste sırtından vurarak öldüren birkişi olduğu bizzat Cemal Kutay  tarafındanda kitaplarında anlatılmaktadır.(Sitemizdeki bir yorumdan alıntıdır.)
-----------
Genel olarak Cemal Kutay'ı severek okurum.
Lakin gerçekleri de söylemek gerek.
Bakınız....
Atatürk'ün ağzından uydurulanlar
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=346.msg463#msg463
------------
Ana başlıktaki yazıya yorum yapmış idim.
Bu yorumuma atıf olması amacı ile paylaşılmış olduğunu sandığım bir yazıyı başka bir anlatımla belirtmeye çalışan başka bir yazıyı da okurların dikkatine sunmak istedim.
Çünkü,konu hakkında yapılan yorumların neden olduğu yanlışlıkları zaten yorum kısmında vermiş idim.
Yeniden vermeme gerek olmadığını sanıyorum.
İşte değişik anlatımla aynı amacı göreceksiniz.

"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
----------

5000 idam gerçekleştiren travma

Dengir Mir Mehmet Fırat'ın, "Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır" sözleri Kemalistleri kızdırdı. Yapılan devrimlerin travma olmadığını savunanlar İstiklâl Mahkemeleri'nin kurduğu darağaçlarında asılan 5 bin insanın mahkeme zabıtlarını neden açıklayamıyorlar!

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın, "Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır" sözleri dogmatist Kemalistleri kızdırırken; Vakit'e konuşan tarihçiler, "İstiklal Mahkemeleri ve irtica tartışmalarıyla geçen yakın tarihimizle yüzleşmek zorundayız. Bu tartışma topluma 'psikolojik terapi' etkisi yapacaktır" dediler.

"AMAÇ GEÇMİŞLE BAĞI KOPARMAKTI"
Türkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı Mehmet Doğan, Fırat'a gösterilen tepkinin dogmatizm olduğunu kaydederek, "Türkiye'de bir tür Atatürk kültü oluşturuldu ve dogmatist bir taassupla yakın tarihe ilişkin en ufak bir tartışmaya izin verilmiyor. Travma tıp dilinde, 'kırılma' demektir. Kemalist devrimler de tarihimizde geçmişle bağımızı koparan bir kırılma etkisi yapmıştır ki amaçlanan da budur. Ancak Türkiye'de din adına birtakım saçma sapan sözler bile ciddiye alınıp tartışılırken bu kırılmaya ilişkin en ufak bir tartışmaya tahammül edilemiyor. Sayın Fırat'a gösterilen tepki Türkiye'de düşünce özgürlüğünün olmadığının son örneğidir. Bu tavır nedeniyle en çok bilmemiz gereken yakın tarihimiz hakkında en az bilgiye sahibiz. Hollandalı tarihçi Eric Jan Zürcher'in dediği gibi Ortodoks Kemalist tarih anlayışı gittikçe katılaşıyor. Ancak yaşananları sonsuza dek gizlemeleri mümkün olmayacak. Travma olmadı da İstiklal Mahkemeleri niçin kuruldu, İskilipli Atıf'ın, Mevlevi İbrahim Hakkı Efendi'nin ve binlerce insanın başına gelenler nedendi?" dedi.

"ŞAPKA İÇİN ADAM ÖLDÜRÜLDÜ, Bu DEMOKRASİ Mİ"
Osmanlı Araştırma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akgündüz de Fırat'ın sözlerinin gerçekleri yansıttığını, ancak AK Parti aleyhinde devam eden süreçte Anayasa Mahkemesi'ni etkilemek için apaçık gerçeklerin speküle edildiğini söyledi. Akgündüz, dünyanın hiçbir yerinde Kemalistlerin kafasındaki gibi bir "Mustafa Kemal" imajı olmadığını kaydederek, "Türkiye'de de eğer 5816 sayılı kanun olmasa insanlar farklı görüşlerini daha rahat ifade edebilirler. Bana bir TV kanalında sorulmuştu; 'Atatürk'ü seviyor musun' diye. Ben sunucuya, 'Bu soruyu sormaya senin hukuken hakkın yok, benim de gerçek düşüncelerimi söylemeye hakkım yok' dedim. Türkiye'de işadamı yeşil sermaye suçlamasından, siyasetçi partisinin kapatılmasından, öğrenci okuldan atılmaktan, yazar hapsedilmekten korkuyor. Travma sözü az bile. Kendisini Batıya beğendirmek için insanlara zorla şapka giydirmek isteyen bir zihniyete demokrasi mi diyeceğiz" diye konuştu.

DEVRİMLER HALKA RAĞMEN YAPILDI
Türkiye'deki dönüşümün kitlelerin çıkışından kaynaklanmadığını belirten Prof. Dr. Şerif Mardin de "Türkiye'de Din ve Siyaset" adlı kitabında devrimler için şu tesbitlerde bulunuyor: "Türk devrimi, Fransız devrimi gibi kitlelerce desteklenen bir hareket değildi; Türk devriminin ilk aşaması olan Türk Bağımsızlık Savaşı, nefret edilen bir işgalciye karşı direnişi temsil ettiği sürece alt sınıflardan epey destek gördü. Oysa devrimcilerin sivil amaçları yani Türkiye'nin politik ve toplumsal modernleşmesi halkın talepleriyle paralelleştirilmiş değildi. Türkiye'deki dönüşüm kitlelerin çıkışından kaynaklanmadı. Konu daha da kuşkucu bir bakışla ele alınsa ve kitle katılımı kitlelerin seçkinler tarafından harekete geçirilişi olarak görülse bile devrim bir kitle görüntüsü olarak nitelenemez."

DEVRİMİN AMACI TRAVMADIR
Prof. Dr. Doğu Ergil ise, "Bütün devrimler travma yaratır. Sadece bizim devrimle ilgili değil ki bu. Zaten devrim de travma yaratmak için yapılır. Yani eski rejimi yeni bir rejimle değiştirmektir. Bu zaten yeterince travmatiktir. Amacı da; sarsarak toplumu değiştirmektir. Ancak bizde devrimin sonucuna, ne kadar başarılı olup olmadığına bakmaktansa devrimin kendisini kutsallaştırıyoruz. Ve onu tartışılmaz kılıyoruz. Halbuki her devrimin, ne kadar başarılı olduğuyla ölçülmesi lazım. Yapılıp yapılmamasıyla değil, biz şimdi hiç konuşturmuyoruz. Yani devrimin üzerimizde yaratmış olduğu travma konuşulamayarak devam ediyor." dedi.

"ADETA TOPLUMUN KİMYASI BOZULDU"
Genç Birikim Genel Yayın Yönetmeni ve Tarihçi Ali Kaçar da, travmadan da ziyade toplumun kimyasının bozulduğunu kaydetti. Kaçar, "Adına devrim dedikleri şeyler ülkede geri dönüş meydana getirdi. Saltanatın kaldırılmasından itibaren insanlara 'Kelleler kopartılacaktır' denilerek korku salındı. Devrimler, halkın iradesini yansıtan değil, aksine tepeden inmeci bir zihniyetle yapıldı. Adeta toplumun kimyası bozuldu. Bir gecede telgraf çekilip medreseler kapatıldı. Ülke tamamen Batıya bütünüyle bağımlı hale getirilen bir sisteme dönüştürüldü" diye konuştu.

"HER DEVRİM, TEHLİKELİ VE SANCILIDIR"
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Necmettin Tozlu ise, "Bütün devrimler sarsıcıdır. Hiçbir devrim normal değildir. Sarsmak demek insanlar üzerinde ruhen ve fiziken geleceğe ilişkin tereddütler ve tehlikeli bakışlar oluşturmaktır. Bu bütün devrimler için geçerlidir. 'Travma yaratmadı' demek fazla mantıklı değil, fazla bilimsel değil." dedi.

KÜLTÜR BİRİKİMİ YOK EDİLDİ
"Yanlış Cumhuriyet" adlı kitabında 1928 yılında çıkarılan Harf Kanunu'na değinen Araştırmacı Sevan Nişanyan, Harf devrimiyle okuma yazma oranının düştüğüne dikkat çekerek, "Harf devrimini izleyen yıllarda gazete satışlarında görülen ve yaklaşık yirmi yıl boyunca telafi edilemeyen düşüş ise, harf devriminin okur-yazarlık oranını artırmak şöyle dursun, azaltmış olabileceği ihtimalini akıllara getirmektedir" şeklinde yaşanılanları özetliyor.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ GERÇEĞİ
Devrimlerin temelini güçlendirmek ve devrim karşıtlarını sindirmek için kurulan İstiklal Mahkemeleri ise yaşananların travmadan daha öte bir durumda olduğunu gösteriyor. Prof. Dr. Ergün Aybars da "İstiklal Mahkemeleri" kitabının önsözünde İstiklal Mahkemelerini şöyle anlatıyor: "İstiklal savaşında asker kaçakları, casus, bozguncu, vatana ihanet suçlularını yargılamak, iç güvenliği sağlamak amacıyla kurulmuş bulunan 14 İstiklal Mahkemesi ve Cumhuriyet'in ilanından sonra Türk inkılabının gerçekleşmesini sağlamak için kurulan 3 İstiklal Mahkemesi'nin görevleri ve etkileri görülmeden 1919-1927 yılları arasındaki dönemi açıklamak mümkün değildir."

İBRAHİM HAKKI EFENDİ'NİN MEZARI AÇTIRILDI
İstiklal Mahkemelerinin nasıl bir zulüm makinesi olduğuna çarpıcı bir örnek de Mevlevi İbrahim Hakkı Efendi'nin başına gelenler. Erzurum'dan Erzincan'a gelen İstiklal Mahkemesi, burada da darağaçları kurdu.  Sultan Abdülhamid ve Sultan Reşad dönemlerinde sarayda vaizlik yapan İbrahim Hakkı Efendi, Milli Mücadele yıllarında bizzat faaliyette bulunmuş ve yerleştirilmek istenen rejimi daha 1921 yılında fark ederek, dindar insanları uyarmıştı. Sırf bu yüzden İstiklal Mahkemesi, İbrahim Hakkı Efendi'ye gıyabında idam cezası verdi. Fakat Erzincan'da olmadığı için bu ceza infaz edilemedi. İbrahim Efendi, hakkındaki idam kararı haberini aldığı günün ertesi sabahı namazını kılarken ruhunu teslim etti. Çocukları babalarının vefatını Şark İstiklal Mahkemesi'ne bildirdiler. Ölüm haberinin doğru olup olmadığını araştırmak için köye gelen Müfreze, İbrahim Hakkı Efendi'nin yaşadığı Kemah ilçesine bağlı Müşekrek Köyü'ne gelip merhumun kabrini açtırdı.

İSKİLİPLİ ATIF HOCA NİÇİN İDAM EDİLDİ?
1925-26 yılları, 'devrim karşıtı eylemlere' karşı kurulan İstiklal Mahkemelerinin ölüm makinesi gibi çalıştığı bir dönemdi. İskilipli Muhammed Atıf Hoca'nın idamı da bu dönemde gerçekleşti. Hoca, 1924 yılında, batıcılığı eleştiren "Frenk Mukallitliği ve Şapka" isimli küçük bir risale yazdı. O günlerde Maarif Vekâleti tarafından takdirle karşılanan Hoca, kitabın yayımlanmasından 1.5 yıl sonra çıkarılan şapka kanunu sonrasında kanuna direnenlerin, davranışlarını bu kitaba dayandırmaları üzerine tutuklanarak, sorgulandı. Kitap, kanundan 1.5 yıl önce yazıldığı için Giresun İstiklal Mahkemesi Hoca'yı suçsuz buldu, ancak komiserlik serbest bırakmadı. Ardından başkanlığını, şimdiki Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt'ün dedesi Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya'nın yaptığı Ankara İstiklal Mahkemesi olaya el koydu ve göstermelik bir muhakemeden sonra Hoca 4 Şubat 1926'da idam edildi.
************
İşte 'travma'nın belgeleri
"Devrimler travmaydı" sözlerini rejim meselesi yapan CHP ve malum çevrelere en güzel cevabı tarihçiler veriyor. Tarihçi Yazar Cezmi Yurtsever'in, cumhuriyet dönemine ilişkin araştırmaları devrimin nasıl bir travma olduğunu bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. 
 
Kendisine ait www.cezmiyurtsever.com isimli internet sitesinde, kuruluş yıllarında devrim adına çıkartılan kanunların ve düzenlemelerin nasıl bir travmaya neden olduğunu belgeleriyle ortaya koyan Tarihçi Yazar Cezmi Yurtsever, "Camilerin satıldığı bir dönem yaşandı Türkiye'de" başlığı altında ilk olarak cami ve mescitlerin akıbetini şöyle işliyor:

'CAMİ KIYIMI' FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN
http://www.habervaktim.com/cami_kiyimi.php

Travmanın mimarları Masonlar mı?
"Türkiye'de 1924 yılında çıkarılan Tevhidi Tedrisat Yasası ve onu izleyen 1935 tarihli Vakıf taşınmazlarını elden çıkarma yasa uygulamaları çerçevesinde 3 bini aşkın cami ve mescit satıldı, özelliğine son verildi. Cami ve mescit satma işlemi İstanbul, Bursa, Maraş, adana, Antep, Urfa ve Konya'da İslam/Osmanlı izlerini ortadan kaldırmak için yapıldı. İstanbul'daki Ayasofya camisinin de kapatılmasında aynı amaç vardır. Camilerin satılması olayının perde arkasında Türkiye'yi 'Batılı-Laik devlet' olarak şekillendirmek isteyen Masonik zihniyet mensupları vardı. Çünkü o dönemde Türkiye'nin yönetimi onların elinde idi."

Resmi tarih fırıldakları bu gerçekleri açıklayabilir mi?
Sitede "Türkiye'nin yakın dönem tarihine 1935-50'li yıllar arası "camilerin satılması" konusu eklenebilir mi?" sorusuna ise şöyle bir cevap veriliyor: "Yakın dönem Türkiye tarihinde yıllar süren 'Cami satma', 'Osmanlı'dan kalan arşivleri yakma ve yok etme' devri ve olayları yaşanmıştı. Bunu kimler niçin yapmışlardı? 'Türk milletinin tarihinden kültüründen inancından koparılmasını isteyenler' olarak cevap verebiliriz. Osmanlı bu coğrafyada 600 yıla yakın süre hükmünü/varlığını sürdürdü. Ama Osmanlı en zayıf zamanında bile kendi temel inanç değeri olan camilerini satmamıştı. Ama Türkiye Devletini şekillendirenler bir şekilde Türk insanının kulaklarını çınlatan ezan seslerinin susması için camileri satmaya ve yıkmaya başladıkları bir dönemi yaşatmışlardı. Osmanlı çöktüğünde Türkiye devletine 5000 civarında cami ve mescit bırakmıştı, ama 1935 yılında başlayan 'camilerin satışı, vakıf taşınmaz mallarını tasfiye etme, hazineye gelir sağlama' çalışmaları sonucu 3 bini aşkın dini eser yok edilmişti! Resmi tarihin fırıldakları bu gerçekleri hiç açıklayabilirler mi!" 

Atatürk'ün cenaze namazı
Travma bununla da bitmedi. Atatürk'ün ölümünde bile aynı acı tablonun yaşandığı yine tarihçilerin verdiği bilgiler ışığında ortaya çıkıyor. Travma öyle bir boyuta ulaştı ki, birileri Atatürk'ün cenaze namazının kılınmaması gerektiğine kadar vardırıyor durumu. Yurtsever'in sitesinde de konuyla ilgili şu ayrıntılar veriliyor:

ATATÜRK'ÜN CENAZESİNDEN GÖRÜNTÜLERE ULAŞMAK İÇİN TIKLAYIN
http://www.habervaktim.com/ataturk_cenaze.php

Makbule Hanım'ın ısrarı
"Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Hanım'ın tartışması sonucu cenaze namazının kılınması gündeme alındı. Atatürk'ün cenaze namazının kılınmaması gerektiği görüşlerini kumandan Cemil Cahit Toydemir, Fahrettin Altay'ın kulağına fısıldamıştı. Atatürk'ün cenaze namazı 'kaçak-göçek' bir şekilde kapalı kapılar ardında garip bir şekilde kıldırılmış oldu. Cenaze namazının kılındığını hiç kimsenin bilmemesi için fotoğraf ve film çekimine de yasak getirilmişti."

Masonların parmağı
"Laik Cumhuriyetin inşasını görev bilen 'masonlar' Atatürk'ün cenaze namazının kılınmasından bile rahatsız idiler. Cenaze töreni boyunca eller duaya kalkmadı, 'Allahuekber' sesleri de duyulmadı."

Ve hatıratlardaki gerçekler
Bir başka nokta ise şöyle: "Atatürk, 1938 yılı mart ayı içinde hastalığı kamuoyuna yansıdı. Aynı yılın mayıs ve izleyen aylarında onun tedavisi için çok sayıda yerli ve yabancı doktor tedavisi ile ilgilendi. Ağustos ayı içinde karın şişliğine çözüm bulmak için "SALİGRAN" adı verilen zehirli madde içeren cıvalı sülfür iğnesi/ilacı verildi. Karın şişmesinin kaynağı olan yerden kilolarca su alındı. Eylül ayı içinde de Atatürk vasiyetnamesini yazdırdı. Kasım ayı başlarında Atatürk, komaya girmişti. 9 Kasım günü gözlerini açtığında etrafına bakınarak sön sözlerinin 'Aleykümüsselam' olduğunu olaya tanıklık eden Kılıç Ali hatıralarında anlatıyor. 'Allahın selamı üzerinize olsun' anlamına gelen sözlerdi bunlar."

10 Kasım'dan sonra ne oldu?
"Ve 10 Kasım 1938 günü sabah saat 9.05'te Atatürk'ün ölüm olayı gerçekleşti. Bundan sonra yaşananları resmi tarih hep saklamayı tercih etti. Atatürk öldüğünde Dolmabahçe'de ordu adına cenaze işlerinden görevli olarak Kurtuluş Savaşımızın ünlü Süvari Kolordusu Kumandanı Fahrettin Altay Paşa vardı. Cenazenin saray salonunda katafalka konması, meşalenin yanması ve askerin ihtiram duruşu gibi konular görev kabul edilerek titizlikle yerine getiriliyordu. Ve Atatürk'ün ölümünün üzerinden günler geçmeye başladı. 11 Kasım günü İsmet İnönü, acil bir askeri darbe yaparak Hükümeti ele geçirdi. Cumhurbaşkanı oldu. 18 Kasım günü gizli bir el Dolmabahçe Sarayındaki Atatürk heykelinin yerinden sökülerek bir hurdacıda parçalanması emrini verdi. Saraya yaklaşan kamyona yüklenen heykel hurdacı tarafından paramparça edildi. Ve ölümden sonra 19 Kasım 1938 günü Atatürk'ün cenaze namazı kılınmış oldu!"

Cenaze namazının kılınmasını kimler istemiyordu?
Cezmi Yurtsever, konuya ilişkin tespitlerinin son bölümünde, kendisine Atatürk'ün ölümü esnasında yaşananları anlatan Taylan Sorgun'un 'İmparatorluk'tan Cumhuriyete' isimli kitabından sayfalara da yer veriyor ve 'Atatürk'ün cenaze namazının kılınmamasını kimler niçin istemiyordu bunu bilmek lazım' uyarısını yineliyor.
Engin Kaşdaş
*************
Not:Tüm bunlarla ilgili paylaşımlarım daha evvel yayınlanmış idi.
İlgisini çekenler bloğumda ATATÜRK başlığı altında bulabilirler.A.Dursun
**********************
Bazı KAYNAKLAR:
Köstebek
Dr. Necip Hablemitoğlu
Yıl 1925. Büyük Atatürk, genç Cumhuriyetin yurttaşlarına ve dış ülkeler şu tarihi mesajı veriyordu: “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz”… Yıl 2002. Türkiye Cumhuriyet, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını yaşıyor…Geçtiğimiz yüzyılın başında, İngiliz işbirlikçisi Derviş Vahdeti, Sait Molla, Dürrizade Abdullah, İskilipli Atıf gibi mürtecilerin tasfiyesi üzerini Cumhuriyet kurulmuştu. Bugün, küreselleştiği iddia olunan dünyada, gerçek anlamda küreselleşen Türkiye vatandaşı mürteciler, İngiltere’nin yanı sıra, ABD, Almanya, Libya, Suudi Arabistan gibi ülkelerden yönetilmeye, yönlendirilmeye devam ediyorlar…
http://ahmetdursun374.blogcu.com/muhtemelen-yasaklanacak-kitaplar/7407936
--------
V. Murat, 1710 yılında Şibanoğlu Şahruh'un kurduğu Hokan Hanlığı'nın 1868'de Rusya tarafından ortadan kaldırıldığını duymuşmuydu acaba? Taşkent ve Yesi şehirlerine de sahip olan bu Türk Hanlığı'nın toprakları, B
alkaş Gölüne kadar uzanıyordu. Ne ilginçtir ki, bir taraftan Said-i Nursî ve İstiklâl Mahkemeleri'nce idam edilen İskilipli Atıf Hoca; diğer taraftan Ziya Gökalp ve Fevzi Çakmak 1876 yılında doğmuşlardı. İskilipli Atıf Hoca hızlı zamanlarında Sünnî'lik dışındaki bütün inanışları batıl olmakla niteliyordu:
'Ehl-i Sünnet vel cemaat mezhebi haktır. Bundan başka mezhepler hep batıldır. Doğru değildir. Ehl-i Sünnet vel cemaat itikadı, Cenab-ıHakkın Kur’an-ıKerim ve Peygamberin(sav) hadis-i şerifleriyle beyan buyurdukları
müstakim, doğru yol olup bu itikatta olanların itikatlarında bozukluk yoktur.'
Said-i Nursî, Kıyafet Kanunu'na da karşıidi. Fes, sarık gibi şeylerin yasaklanıp şapka giyilmesini, kravat takılmasını, pantolon giyilmesini gâvur taklitçiliği olarak görüyordu.
İskilipli Atıf Hoca'nın 'fetvalarıyla' coşmuş, o da kendi fetvalarınıveriyordu:  ”Bir Müslüman şiar (simge) ve alamet-i küfür addolunan (sayılan) bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri (müslüman olmayanları) taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an (dinen) memnûdur (yasaktır.)”
http://ahmetdursun374.blogcu.com/osmanli-bizlerden-gizlenen-osmanli-tarihi-6/2421816
---------
Iskilipli Atif Hoca , Islam Teali cemiyetinin baskan yardimcisi olmak ve isgal yillarinda bu cemiyet vasitasiyla milli direnise karsi yayinlar nesretmek sucundan yargilandi ve asildi. Bu cemiyet isgal yillarinda cemiyet baskani ve seyhulislam Mustafa sabri efendinin kaleme aldigi Kuvayi Milliye karsiti bildiriler yayinlamis ve Anadolu'da ucakla atarak halka milli mucadele karsiti propaganda yapmistir.
Asagida bir link veriyorum , 26 Eylul 1919 tarihinde bu cemiyetin Ikdam gazetesinde yayinladigi bir bildiriyi bulacaksiniz;
http://ahmetdursun374.blogcu.com/cemiyet-teali-i-islam-cemiyeti/3620062
----------
Atıf Hoca 1924 yılında 'Frenk Mukallitliği ve Şapka' adlı kitabını neşretmişti. Yani kanunun kabulünden evvel. Kitabı yayımlamadan önce Maarif Vekâleti'ne göndermiş, basılması için izin almıştı. Bu, körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/ataturk-devrimleri/809787
--------
Mehmet Şevket Eygi   
Ulemadan İskilipli Atıf efendinin, Şapka Kanunu'ndan önce yayınlamış olduğu "Şapka Meselesi ve Frenk Mukallitliği" adlı kitabından dolayı idam edildiğini unutmadık.
Bediüzzaman Said Nursî, 1925'ten 1960'taki vefatına kadar sürgünde yaşadı, sürüm sürüm süründürüldü.
---------
Necip Fazıl, Son Devrin Din Mazlumları adlı kitabında, Atıf Hoca'nın yazdığı kitaplar yüzünden asıldığını söyler. Geçen günlerde Murat Bardakçı ise durumun böyle olmadığını, Atıf Hoca'nın Kuvay-ı Milliye'ye karşı geldiğinden asıldığını söyledi.
Bardakçı'da sizler için en az Necip Fazıl kadar muteberdir.
haydi çıkın işin içinden bakalım.
Kim doğru söylüyor.
Unutmadan;Tahir-ul Mevlevi'nin hayatını okursanız orada da aynı şekilde idam edilişinin gerekçesini bulacaksınız.
-----
Cemiyet-i Müderrisin YA DA Teali-i İslam Cemiyeti:
TEÂLÎ-İ İSLÂM Cemiyetinin işbu beyannamesini nazar-ı dikkat ve ehemmiyetle okuyunuz!
Abdurrahim Rahmi Zapsu
Abdurrahim Rahmi Zapsu (d.  1890 Başkale, Van Türkiye).
Soyu baba tarafından Abdülkadir Geylani, ana tarafından Abbasi sülalesine dayanmaktadır. Kürt Talebe Ümit Cemiyeti ve Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucusudur.
Said-i Nursi'nin hem talebesi, hem silah arkadaşıdır. Abrurrahim Zapsu'nun Şeyh Said İsyanı'nın iki numaralı ismi olduğu belirtilmektedir. Bu yüzden sürgün yemiş, hapis yatmıştır.
Necip Fazıl Kısakürek'in öncülüğünde kurulan Büyük Doğu Cemiyeti'ninin de kurucu üyeliği, İstanbul'da, Dicle Talebe Yurdu'nun yöneticiliğini de yapmıştır.

Abdurrahim Zapsu, Bedirhan Aşireti lideri Bedirhan Paşa'nın torunlarından Arusî Şeyhi M. Aziz Çınar'ın kızı Hidayet Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten üç çocuğu olmuştur. Kızı Hale,  Musa Anter'le  evlenmiştir. Oğlu Mustafa Pertev, 'Masey Ferguson' traktörlerinin Türkiye'deki imalatçısı Uzel ailesinin kızı Gaye Uzel ile hayatını birleştirmiştir. Bu evlilikten  Cüneyt Zapsu doğmuştur.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/cemiyet-teali-i-islam-cemiyeti/3620062
---------
SELAHATTİNİ EYYUBİ'NİN TORUNLARI KÜRTLER UYANIN


 
  *** SİZİ KUTLUYORUZ *** BUGÜN 1113164 ziyaretçi (2391025 klik) MİSAFİRİMİZ OLDUNUZ ***  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haberler haberler


Google Arama
Sitemde Arama
Yaşam ve İnsanlar

İstanbul Servisleri Neden Pahalı ? burakesc
Namaz Kılan Minik ile burakesc
GİMDES Helal Gıda Ramazan Buluşması burakesc